Connect with us

Türk Tarihi

SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ

Published

on

Türk Ordusu’na son darbeyi indireceklerini hayal eden Yunanlılara verilen sert cevap:
SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ
23 Ağustos-13 Eylül 1921 tarihleri arasında 22 gün ve gece devam etmiştir. 23 Ağustos-13 Eylül 2025 günleri, Sakarya Meydan Muharebesi’nin 104. yıl dönümüdür.

Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça, terk olunamaz. Onun için küçük, büyük her cüzütam, bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her cüzütam, ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki cüzütamın çekilmeye mecbur olduğunu gören cüzütamlar, ona tabi olmaz. Bulunduğu mevzide nihayete kadar sebat ve mukavemete mecburdur.”

Birinci ve İkinci İnönü savaşlarındaki başarısızlıkları, Yunanlıları kolay yutulmayacak bir Türk kuvvetiyle karşılaştıkları kanaatine vardırmıştı. Daha hazırlıklı bir harekata girişmek için Yunan başkomutanı Papulas, Atina’ya kadar gitmiş, oradan gerekli yardım ve talimatı almıştı.

Papulas, Birinci ve İkinci İnönü savaşlarındaki yenilgiyi, kısa hedefli bir keşif taarruzu olduğunu söyleyerek örtbas hevesine kapılmıştı.
Londra’ya giden Yunan Başvekilini, İngiliz Başvekili Lloyd George sıkıştırıyor, Yunan ordusunun bir an önce Mustafa Kemal kuvvetlerini yok etmesini istiyordu. Böylece kolayca Boğazlara sahip olacak ve Osmanlı İmparatorluğunu parçalayabilecekti. Bunun üzerine Yunanlılar yeniden üç sınıf askeri silah altına alarak gerekli silah ve malzemeyi de Asya orduları kumandanının emrine vermişti.
Fakat Yunan Genelkurmayı ile siyasetçileri arasında görüş bakımından büyük bir anlaşmazlık vardı.

Yunan devlet adamları, “Büyük Yunanistan” hülyası peşindeydiler. Ordu ise eldeki kuvvetle geniş Türk arazisi içinde bu ideali gerçekleştirmenin imkansızlığını öne sürüyordu.

ESKİŞEHİR-KÜTAHYA SAVAŞI

Yunanlıların hazırlıkları karşısında Güney cephesi komutanı olan Refet Paşa, yeni bir savunma hattı düşüncesini ileri sürerek ordunun bu hatta Yunanlıları karşılamasını istiyordu. Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ise bu fikre karşıydı. Mustafa Kemal Paşa durumu yerinde incelemek üzere Genelkurmay Başkanıyla beraber Güney cephesine giderek durumu incelemiş, Refet Paşa’yı oradan alarak Milli Savunma Bakanlığına getirmiş ve Güney cephesini de kaldırarak buradaki kuvvetleri Garp cephesinin emrine vermişti.

Batı cephesindeki ordumuz, bütün gayretlere rağmen ancak 52.000 kişiye çıkarılabilmiş, 421 ağır makineli, 162 top, pek az cephane ile bu bölgeye getirilebilmişti. Ordunun ikmal kolları, kağnı arabasıyla deve ve hayvan kollarına bağlıydı.

Yunanlılar ise devamlı olarak ana yurtlarından yeni kuvvetler getiriyorlardı. Düşman ordusu 8 Temmuz 1921’de iki tümenle Bursa’dan harekete girişti. Yunanlıların uygulamak istedikleri plan, Türk ordusunu kuşatıp yok etmekti.

14 Temmuz 1921’de bu bölgede en kanlı savaşlar yapılmaktaydı. 16 Temmuz’da Kütahya ve Altıntaş bölgesinde Türk ve Yunan orduları boğaz boğaza ve diş dişe varan bir ölüm kalım pençeleşmesinin bütün dehşetini yaşadılar.

4.tümen komutanı olan Nazım Bey, kuvvetlerinin geri çekilmesine razı olmamış elinde tabancasıyla birliklerinin önüne düşerek:
– Ya Yunanlılar, ya beni diye Nasuhçal bölgesinde Yumrutepe’ye doğru at üzerinde saldırmıştı. Düşmana pek az kalmıştı ki, hain bir kurşun bu yiğit kumandanı atından düşürmüş fakat yaralı halinde bile, emrindekilere hücum emri vermeye devam etmişti.

17 Temmuz’da ordumuz, Yunanlıların kuvvetli saldırıları karşısında Eskişehir-Seyitgazi hattına çekilmek zorunda kaldı. Düşmanla aramızda büyük kuvvet farkı vardı. Yunanlıların üstün kuvvetleri karşısında bu bölgede daha fazla kayıp vermemek üzere ordunun Sakarya gerisine çekilmesine karar verildi.

Eskişehir, Kütahya, Afyon, tamamen Yunanlıların eline geçmişti. Durum gerçekten nazik bir hal alıyordu. Uzun çalışmalar sonunda meydana getirilen ordu, yok olmak tehlikesi ile karşı karşıyaydı.

 

YUNAN ORDUSUNUN HEDEFİ: ANKARA

Eskişehir-Kütahya savaşlarıyla, İnönü savaşlarının öcünü alan Yunan ordusu, çekilen Türk ordusunu takip etmeyerek hükumetinin vereceği kararı beklemekle, çok şeyler kaybetmişti. Ordu genellikle Anadolu içerisinde yayılarak güçten düşmeyi göze alamıyordu.

Durumu incelemek ve kesin bir karar vermek üzere 27 Temmuz’da Kütahya’da bir savaş meclisi topladılar. Bu toplantıya Kral Konstantin, başbakan Gunaris, Mili Savunma Bakanı Teodokis ve Yunan hükumetinin askeri danışmanı Stratikos, ordu komutanı general Papulas, ordu kurmaybaşkanı Rallis katılmışlardı.

Ortada iki düşünce çarpışıyordu. Ordu komutanı ve onun kurmay heyeti, Ankara yönünde geniş ölçüde yapılacak bir ileri hareketin, kazançlı olmayacağı düşüncesindeydiler.

Yunan devlet adamlarıyla onların askeri danışmanı ise, yeni kurulan Türk ordusunun mutlaka yakalanıp yok edilmesi ile Batı Anadolu’nun geniş bir kısmının Yunan ordusu tarafından ele geçirileceği fikrini savunuyorlardı.

Kralın huzurunda yapılan bu toplantı dağılırken, ordu komutanı general Papulas, ordunun önceden hazırladığı bir raporu da savunma bakanına sunmuştu. Bu raporda Türklere karşı girişilen harekatın son bulduğu, Türklerin artık toplanamayacağı ve Türk ordusunun bir daha Eskişehir önlerine gelemeyeceği görüşü savunuluyordu.

TÜRK TEPKİSİ

Türk ordusunun Sakarya gerisine çekilmesi, Anadolu’da ve T.B.M.M’nde tepkilere yol açmıştı.
Mustafa Kemal nutuklarında bunu özetle öyle anlatır:
“Mecliste bilhassa muhalifler, nutuklarla feryada başladılar. “Ordu nereye gidiyor? Millet nereye götürülüyor? Bu hareketlerin elbette bir mesulü vardır; o nerede? Onu göremiyoruz!” “Muhalif milletvekillerinden biri, Mustafa Kemal için ordunun başına geçsin dedi. Bu teklife katılanlar çoğaldı. Aksi fikirde olanlar da vardı. Ordunun tamamen dağıldığına inananlar, Mustafa Kemal’i ordunun başına geçirmekle ona en büyük sorumluluğu yüklemiş olmak politikasını güdüyorlardı.”

4 Ağustos 1921’de yapılan gizli toplantıda Mustafa Kemal Paşa “T.B.M.M.’nin kullandığı salahiyeti fiilen kullanmak şartıyla Başkumandanlığı kabul ediyorum.” şeklinde bir önerge verdi.
Mecliste muhalifler ayaklanmıştı. “Başkomutanlık veremeyiz. Başkomutan vekili olmalıdır. Başkamutanlık meclisin manevi şahsiyetinde kalmalıdır. Meclisin sahip olduğu yetkiler kimseye verilemez!” sesleri yükseliyordu. Uzun süren tartışmalardan sonra Başkomutanlık yetkisi kanunu çıkmıştı. Bu kanunun ikinci maddesine göre kendisine verilen yetkiler şunlardı:
“Başkomutan, ordunun maddi ve manevi kuvvetlerini azami surette arttırmak, yöneltmek ve idaresini bir kat daha kuvvetleştirmek hususunda T.B.M.M.’nin buna bağlı yetkilerini meclis adına kullanmaya mezundur.” Bu maddeye göre Başkomutanın verdiği emirler, kanun niteliğinde olacaktı. Genelkurmay ve Milli Savunma ona bağlanmıştı.

Bu yetkiler üzerine Başkomutan, 7, 8 Ağustos 1921 tarihlerinde Milli Tekalif Emri adı altında on emir yayınladı. Başkumandan, bu ölüm kalım savaşına bütün milletin gücüyle katılmasını isteyerek, karşı akımı durdurmak teşebbüsüne girişmişti.

SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ

Yunanlılar, İngilizlerden aldıkları savaş malzemesiyle, üç kuvvetli kolordu halinde Anadolu’nun ortasına doğru ilerlemeye karar vermişlerdi. Yunanlılar bu savaşa 88.000 er, 300 top, 20 uçakla katılıyorlardı. Bizim kuvvetlerimiz ise 40.000 piyade, 177 top, 2 uçaktan ibaretti. Böylece düşman bir mislinden bile üstün bir durumdaydı.

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın emrinde, Genelkurmay Başkanı olarak Fevzi Paşa, Mili Savunma Bakanı olarak da Refet Paşa bulunuyordu. Garp Cephesi komutanlığında İsmet Paşa, kurmay başkanlığında da Asım Gündüz bulunmaktaydı.

Başkumandan, ordu ve millete şu bildiriyi yayınlamıştı:
“Büyük Savaş’tan çıktığımız en zayıf zamanımızda, tekmil memleketi çiğnemek ve bütün ahaliyi mahvetmek için üzerimize hücum eden düşmanlara karşı milletçe birleştik ve pek kıymetli ordular meydana getirdik. Muhtelif ve müteaddit cephelerde emsalsiz fedakarlıklarla milletin hukukunu müdafaa eden ve İnönü’nde Yunanlıların istila ordularını iki defa tepeleyen ordularımız, o kadar azim ve imanla savaştılar ki, düşmanlar yalnız Garp cephemizdeki ordumuza karşı kralları başlarında olduğu halde, bütün Yunan ordusunu Anadolu’ya getirmeye mecbur oldular.
Garp cephesinde meydana gelen son savaşlarda, bu düşman ordusunu çok korkunç kayıplara uğrattıktan sonra, ordumuzun büyük kudret ve gücünden hiçbir şey kaybetmeden, bugünkü duruma geldik. Bugün düşman ordusu asıl kaynaklarından ve üslerinden uzaklaşmış bir vaziyette karşımızdadır.
Bütün kahramanlık meziyetleri ve yüksek vasıflarını en çetin savaşlarda tanıdığım ordumuzun tedbirli yüksek komuta heyeti ve fedakar subaylarına ve kahraman erlerine, dedelerimizden bize kalan meziyetleriyle yücelen bütün milletime sesleniyorum!
Memleketin kaderine el koyan Büyük Millet Meclisi, bugün beni başarıya ulaşmamız için büyük bir yetkiyle Meclis Reisliğinden başka orduların Başkomutanlığında da görevlendirdi.
Sizlere bu beyannameyi yazdığım dakikadan itibaren büyük Tanrıma sığınarak güvenle büyük ve şerefli vazifeyi yapmaya başlamış bulunuyorum.
Bana bu vazifeyi vermiş bulunan Meclisin ve bu Mecliste temsil edilen milletin kesin iradesi, davranışımın esasını teşkil edecektir.
Hiçbir sebep ve suretle tadiline imkan olmayan bu kesin iradeyle behemehal düşman ordusunu imha eylemek ve bütün Yunan silahlı kuvvetlerinden kurulu olan bu orduyu ana yurdumuzun harim-i ismetinde boğarak kurtulmak ve istiklalimizi elde etmektir.
Memleket ve milletin maddi ve manevi bütün kuvvetlerinin, neticenin alınması yoluna sevk ve yönelmesi için hiçbir tedbir ve teşebbüste müsamaha edilmeyecek, ne zemin ve zaman ile ve ne de vatan mefhumu karşısında teferruattan ibaret kalan diğer düşüncelerle bağlanılmayarak düşman ordusunun yok edilmesinden ibaret olan gayenin elde edilmesi için gerekli her şey yapılacaktır.
Bu beyannamenin ta erlere kadar bütün ordu mensubu ile bütün memurlara ve halka tebliğini rica ederim.”
T.B.M.M. Reisi
Başkomutan
Mustafa Kemal

Mustafa Kemal Paşa’nın Başkomutan olması, ordudaki bütün subay ve komutanları çok sevindirmişti.

Mustafa Kemal Paşa, Garp cephesinin karargahı olan Malıköy civarındaki Alagöz köyüne gelerek Türkoğlu Ali Ağa’nın evinde kurulmuş olan karargaha indi.

18 Ağustos’ta Türk ordusu bütün noksanlarını tamamlayarak Sakarya gerisinde Yunan saldırılarını karşılayacak duruma gelmiş bulunuyordu.

Yunanlılar, Eskişehir-Kütahya savaşında püskürttükleri Türk ordusunu takip etmemekle ne büyük hata ettiklerini çok sonra anladılar.

23 Ağustos’ta Yunanlılar sol kanadımızdaki Malgaldağı’na saldırıya geçtiler. O gece de, Beylikköprü güneyindeki geçitten Sakarya’yı aşarak 2.tümenimizin orada bulunan taburuna saldırdılar. İlk olarak 24 Ağustos sabahı Beylikköprü bölgesinde kanlı Sakarya savaşları başlamış oluyordu.

Türk ordusu düşman taarruzunu kahramanca karşılamıştı. Üstün düşman kuvvetleri karşısında çok defa cephenin sarsıldığı olmuş, Kızılırmak gerisine çekilme fikri ortaya atılmıştı. Bu düşünceler karşısında Başkumandan, kumandanlarına şu tarihi emri verdi:
“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça, terk olunamaz. Onun için küçük, büyük her cüzütam, bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her cüzütam, ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki cüzütamın çekilmeye mecbur olduğunu gören cüzütamlar, ona tabi olmaz. Bulunduğu mevzide nihayete kadar sebat ve mukavemete mecburdur.”

Türk ordusu Mustafa Kemal’in bu emri altında yurdunu canla başla savunuyordu. Sakarya savaşı, bir subay savaşı olmuştu. Yetişmiş askerlerimizi, Balkan Savaşı’nda, Büyük Harbin, 9 cephesinde kaybetmiştik. Genç askerlerimizi vatan müdafaasında gayrete getirmek için subaylardan birlik yaparak en önemli yerlerde saldırıya giriştiğimiz gibi bütün birliklerde de takım, bölük, tabur, alay kumandanları, ellerinde tabancaları, birliklerinin önünde düşmana karşı saldırılar yaparak savaşıyorlardı. Bu yüzden çok subay kaybettik. Yaralılar Ankara’ya trenle getiriliyordu. Mebuslar bile istasyona yaralı taşımak için koşuyorlardı. Birçok okul, hastahane haline getirilmişti. Ankara halkı evlerinden yatak, yorgan taşıyor, sargı bezi, pamuk veriyordu. İstanbul’la irtibat yokluğu, ilaç ikmalini de imkansız kılmıştı. Ankara’dan top sesleri duyuluyor, Yunan uçakları istasyon ve Samanpazarı’na uçaksavarımız olmadığından bomba atma cesaretini gösteriyordu.

KADER SAVAŞI

Bütün dünya basınının gözü Sakarya Savaşı’na çevrilmişti. Türk ulusunun kader savaşıydı bu.

Mustafa Kemal ilk cepheye gittiği gün, yanında Genelkurmay Başkanı ve Garp Cephesi Komutanı olduğu halde savunma mevziini terk ederken, attan düşerek bir kaza geçirmişti. Düşme sırasında göğsüne gelen sivri kaya parçası bir kaburga kemiğinin kırılmasına sebep olmuştu. Fakat biraz sonra atına atlayarak Alagöz köyündeki karargahına gitmişti.

YUNANLILAR GELİYOR

24 Ağustos’ta Duatepe’ye ilerleyen Yunan birlikleri, fazla kayıp verdirilerek geri püskürtülmüşse de, başka bölgede ilerlemeyi başararak Yıldıztepe ile Ilıca’yı ellerine geçirmişlerdi.

26 Ağustos’ta Yunanlılar demiryolunu aşarak Karailyas sırtlarına kadar geldiler. Savaşlarda her iki tarafın kayıpları da ağır olmuş, 20 saat kadar süren çarpışma sırasında süvarilerimiz iki otomobil ile 200’den fazla kasaplık hayvan ele geçirerek, düşman gerilerinde endişe yaratmıştı. 26 ve 27 Ağustos’ta başlayan savaş, 28 Ağustos gecesine kadar sürdü. Gece Yunanlılar şiddetli saldırılar sonunda Beştepeler’i ele geçirdiler. Sol kanadımızı geri almak zorunda kaldık. İhtiyat kuvvetlerimizi buraya sürerek bozulmuş olan cephe düzeltildi.

KANLI SAVAŞLAR

Aynı gece Yunanlılar, albay Kazım Bey’in birlikleri üzerine de yüklendiler. Sabaha kadar ateş, bomba, süngü süngüye ve boğaz boğaza yapılan savaşlar sonu, her iki taraf da büyük kayıplar verdi. Fakat Yunanlılar umduklarını bulamamışlardı.

29 Ağustos’ta Yunan saldırıları özellikle merkez cephesinde biraz başarıya ulaşabilince, buradan da çekilmek zorunda kaldık.
30 Ağustos günü ise bütün cephede karşılıklı topçu ve piyade atışı yapılırken düşman yeni kuşatmalara kalkışıyordu.

31 Ağustos’ta düşman kuvvetleri Duatepe’ye saldırarak süngü hücumu ile burasını ele geçirince, kuvvetlerimizi Basritepe’ye çektik.

ŞEHİT TEĞMEN

1 Eylül’de düşman Duatepe’den Basritepe’ye saldırarak sağ kanadımızı çökertmek istedi. Bu bölgeyi az bir kuvvetle savunuyorduk. Burayı savunan teğmen Ahmet’in şehit düşmesi karşısında bütün ordu üzülmüş, fakat Basritepe düşmanın eline geçmekten kurtarılmıştı.

Eylül ayı Yunanlılar için hiç de uğur getirmemişti. Anadolu’nun kurak havası, sıcağı, Yunan ordusunu susuzluktan kavurmuş, ikmalini güçleştirmişti. 2 ve 3 Eylül’de de sonuçsuz taarruzlarına devam ettiler. 4 Eylül’de albay Kazım’ın mürettep kolordusuna yüklendilerse de, üstün kuvvetlerle saldırmalarına rağmen, bir sonuç alamadılar. Yaptığımız karşı saldırı sonucu siperlerimizin önü Yunan cesetleriyle dolmuştu. Boğuşma gece yarısına kadar bütün şiddetiyle sürdü. 5 Eylül’de merkez kuvvetlerimize saldırdılar. Yunanlılar, 5 Eylül’de Ankara’da verdikleri randevuyu gerçekleştirmek istiyorlardı. Fakat Yunan birlikleri moralman bir çöküntü içindeydiler. Yapılan gözetlemelerden bazı ikmal kollarının geri çekildiği bile öğrenilmişti.

9 Eylül’de Başkomutan Garp cephesi komutanıyla beraber Zafertepe’ye gelerek ertesi günü için bir taarruz düzenlediler. 10 Eylül’de Yunanlıların sol kanadına bir karşı- taarruz yapılacaktı.

Albay Kazım (Özalp)’ın komutasında meydana getirilen bir kuvvete 1, 17. piyade ve 1.süvari tümenleriyle 23, 15, 47.tümenler de, gece yürüyüşleriyle bu bölgeye aktarılmıştı. 10 Eylül sabahı topçu ateşi yardımıyla başlayan taarruz Duatepe’ye doğru gelişmekteydi. Bu taarruz öğleden sonra Yunanlıların çok güvendiği ve tahkim ettikleri Duatepe’yi ellerinden alacak, taarruz güçlerini kırarak, yenilgilerini kabul ettirerek çekilmelerini sağlayacaktı.

YUNANLILAR ŞAŞKIN

Taarruz, Yunanlıları iyice şaşırtmıştı. Çekilme yollarının kapatılacağından korktukları için, bütün birlikleri bir umutsuzluk kaplamıştı.

Yunan ordusu nihayet Eskişehir-Afyon hattına çekilme kararı almış, bol cephaneli geri birliklerinin himayesinde, çekilme yollarına koyulmuşlardı. Buna meydan vermemek için de birliklerimizin saldırıya geçmesi bu ricatı adeta kaçış haline sokmuştu.

RİC’AT

13 Eylül’de Yunanlılar Sakarya nehrini aşarken bir hayli kayıp verdiler. Bu firar sırasında da, ahlaksızlıkların en büyüğüne baş vurarak köylerimizi yakmaktan, köylülerimize saldırmaktan çekinmediler.

13 Eylül’de 22 gün ve gece aralıksız süren hayasız bir saldırı son bulmuş, Türk süngüsü yenilmeyeceğini bir kere daha dünyaya ispat etmişti. Bu savaşta 8.000’den fazla şehit ve 17.000 yaralı vermiştik. Yunanlıların kaybı ise 12.000 ölü, 23.000’den fazla yaralıydı.

MAREŞALLIK

Bu zafer, bütün memlekette çoşkun bir sevinç yaratmıştı. T.B.M.M. Mustafa Kemal Paşa’ya 19 Eylül’de GAZİLİK ve MAREŞALLIK rütbesi vermişti.

Yunan orduları, Eskişehir-Kütahya savaşındaki başarılarından cesaretlenip, Ankara üzerine ileri harekata karar vermişti. Türk süngüsü buna, 22 gün ve gece süren kanlı ve kahramanca bir savaşta “hayır” dedi.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Türk Tarihi

TÜRK MİLLETİ

Published

on

 (Dün-Bugün-Yarın)

1. Ergenekon’dan Çıkış Sahnesi (Bozkurt – Dağlar – Atlı Savaşçılar)

Sembol

  • Ergenekon: Kapalı kaderden açık tarihe geçiş
  • Bozkurt: Yol gösterici kolektif bilinç
  • Dağlar: Kapanmış tarih, kuşatma, zorluk
  • Atlı savaşçılar: Hareket, fetih, irade, özgürlük

Anlam

Ergenekon anlatısı yalnızca bir “çıkış” miti değildir; yeniden doğuşun arketipidir [kök örneğidir].


  Türk milleti burada:

  • Yok olmayı kabul etmeyen,
  • Mecburiyet karşısında irade üreten,
  • Tarihi kader olarak değil mücadele alanı olarak gören bir özne olarak betimlenmektedir.

Atlı figürler:

  • Yerleşik pasifliği değil,
  • Dinamik varoluşu temsil eder.

Bozkurt:

  • Bir hayvan değil,
  • Milletin sezgiye dayalı aklıdır. Yani akıl + sezgi + kolektif hafıza.

Değer (Dünü Temsil Eder)

  • Özgürlük
  • Direnç
  • Birlik
  • Kök bilinci
  • Töre

Bu sahne Türk milletinin ontolojik [varlık bilimi] başlangıç bilincidir.

2. Ateş – Meşale – Kitap  (Bilgi, Aydınlanma, Medeniyet)

Sembol

  • Ateş: Dönüştürücü güç
  • Meşale: Bilinçli aydınlanma
  • Kitap: Hafıza, akıl, birikim, hukuk, eğitim

Anlam

Bu bölüm, Ergenekon’daki ham gücün, artık medeniyet gücüne dönüşmesini temsil etmektedir.

Ateş burada yıkıcı değil;

  • Arındırıcı
  • Aydınlatıcı
  • Kurucu

Kitabın içinden yükselen ateş:

  • Bilginin statik değil,
  • Canlı ve dönüştürücü olduğunu göstermektedir.

Bu, Türk tarihinin:

  • Sadece savaşan değil,
  • Devlet kuran
  • Hukuk, bilim ve teşkilat üreten yönünü simgelemektedir.

Değer (Bugünü Temsil Eder)

  • Akıl
  • Bilim
  • Eğitim
  • Devlet geleneği
  • Kültürel süreklilik

Burada “bugün”, modern Türk kimliğinin:

  • Mitten kopmadan,
  • Aklı merkeze alan aşamasıdır.

3. Türk Bayrağı (Hilal – Yıldız – Kırmızı Zemin)

Sembol

  • Hilal: Devamlılık, medeniyet, koruyuculuk
  • Yıldız: Bağımsızlık, yön, kaderin merkezinde olma
  • Kırmızı: Kan, fedakârlık, direniş

Anlam

Bayrak bu görselde:

  • Ne sadece devlet sembolü,
  • Ne de yalnızca ulusal işarettir.

Ateşin içinden yükselmesi şunu anlatır:

Bu devlet, bu millet, kolay doğmadı.”

Bayrak:

  • Ergenekon’daki çıkışın,
  • Kitaptaki bilginin,
  • Meşaledeki aydınlanmanın somut ve siyasal ifadesidir.

Değer (Bugün ve Yarını Birleştirir)

  • Egemenlik
  • Bağımsızlık
  • Ortak kader
  • Devlet bilinci

4. Kompozisyonun Bütünü (Zamanlar Arası Süreklilik)

Bu görsel doğrusal bir tarih anlatmaz; sarmal bir tarih bilinci kurar.

Dün

  • Ergenekon
  • Bozkurt
  • Atlı savaşçılar
  • Var olma mücadelesi

Bugün

  • Kitap
  • Meşale
  • Akıl ve eğitim
  • Devlet organizasyonu

Yarın

  • Ateşten doğan bayrak
  • Süreklilik
  • Bilinçli güç
  • Kendi kaderini tayin eden millet

Buradaki en kritik mesaj şudur:

Türk milletinin geleceği, köklerini inkâr ederek değil köklerini bilinçle dönüştürerek mümkündür.

5. Sonuç

Bu görsel:

  • Ne romantik bir özlemdir
  • Ne de bir milliyetçi slogan

Bu görsel:

  • Mit + Akıl + Devlet üçlemesinin görsel bildirisidir.

Türk milletini:

  • Sadece geçmişiyle övünen değil,
  • Bugünü anlayan,
  • Yarını inşa etmeye muktedir bir varlık/özne olarak konumlandırmaktadır.

Continue Reading

Türk Tarihi

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]

Published

on

Yaşamakta olduğumuz bugünü anlamak için en yakın tarihimizin türlü evrelerini incelemek ve öğrenmek zorundayız. Çünkü kırk yıl önceki, Türk yaşayışı ve düşünüş biçimi ile bugünkü arasında büyük farklar vardır. Bugünün gençlerinin, yaşadıkları yıllarla ölçülen bu geçmişe, bir daha dönmemek için, ulusça çekilen ıstırapları en iyi bilmeleri gerekir.

Tarih, bugünkü kurumların aslını inceleyerek, onları iyice anlamak fırsatını verir. Bu inceleme, en yakın dünümüzden başlayarak, mümkün olduğu kadar gerilere doğru gidilerek yapılır. Çünkü asıl o zaman olayların derin sebepleri anlaşılabilir. Fakat şuna dikkat etmek yerinde olur ki, geçmişin bugünü anlatmasından ziyade, bugünkü durum geçmişi daha iyi açıklar. Bugün gördüğümüz olayların tarihteki ilk izlerini ve kuruluşunu bilmek ise, bugünü daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Onun için tarih okumak ve bilmek, hemen herkes için ve her meslek için, lazımdır.

Konu olarak, üzerinde durmak istediğim konu, İstiklal Savaşımızda tarih bilgisinin birçok sorunları halletmekte ve kamuoyunu hazırlamakta nasıl bir faydası olmuştur? Bunu belgelere dayanarak açıklamaya çalışacağım.

Atatürk, İstiklal Savaşımızın Başkumandanı, Bü­yük Millet Meclisi’nin Başkanı sıfatıyla Cumhuriyetimizin kurucusudur. İstiklal Savaşımızda ulusal birlik O’nun etrafında toplandı. Orduyu askeri dehasıyla yöneterek zafere ulaştırdı. Bir taraftan da Büyük Millet Meclisi’nde bütün hukuki kuvvetleri topladı. Ulusa, ülkeye ait her sorunun hallini Büyük Millet Meclisi’nden çıkarttı. Ankara’da, 23 Nisan 1920 tarihinde toplanan bu Meclis tarihimizin en buhranlı sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Burada fikirler ve zihniyetler ekseriya çok farklı olmuştur.

İşte Atatürk’ün de Meclis’e, kâh başkanlık ederken gösterdiği otorite ile kâh kürsüde söz söylerken, hitabet, siyaset, ilim ve fen bakımlarından da, üstün kuvvetini sezmemek mümkün değildir.

İnönü, bir makalesinde bu mesele için şöyle der:

Atatürk’ün cemiyet [toplum] ile söyleşmek ve onunla iş görmek hevesi bu memlekette pahası ölçülmez iyilikler yapmıştır. 1919 İhtilali’ne girdiğinden itibaren, fikirlerini kongrelere, heyetlere ve fertlere anlatmaya çalışıyor. Nihayet çetin silah hareketleri ile hallolunacak muğlak [çapraşık] davalar için, her şeyden evvel cemiyeti ikna etmeye, yani cemiyet yapmaya teşebbüs ediyor. Bu zihniyetin en büyük eseri 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meydana gelmesi olmuştur. Harp ve ihtilal içinde bulunan bir milletin meselelerini Meclis ile idare etmek kolay bir iş değildir. Atatürk’ün cemiyet içinde yer tutmak ve çalışmak hassasıdır [özelliğidir] ki, bu temiz ve çetin idareyi bize temin etmiştir.

Atatürk İstiklal Savaşı esnasında beş büyük sorun ile uğraşmış ve mücadele etmiştir: 1.Askeri cephelerde, 2.Yabancı devletlere karşı güdülen siyasette, 3.0smanlı hükümetine karşı, 4.Büyük Millet Meclisi’nde, 5.Halkı, fikirleri ile hazırlamada.

Bütün bunlara etkisi olan bir konu üzerinde duracağım: Tarih bilgisi.

Atatürk, tarihi, kendi ifadesine göre okul sıralarındaki derslerinden itibaren, çok severdi. Bütün hayatının her devresinde çeşitli tarih kitapları okumuştur. Benim de tanık olduğum, sırf tarih üzerindeki çalışmaları, bu bölüm konusunun dışında kalıyor. Çünkü bu yazılarımda bundan önceki devreyi ele alacağım.

Atatürk İstiklal Savaşımızın türlü safhalarının belgelerini Nutuk kitabında toplamış ve olaylar hakkındaki düşünceleri kendisi tarafından açıklanmış ve tespit edilmiştir. Nutuk örneğine az rastlanan bir tarih belgesidir.

Atatürk, askeri olaylar için harp tarihi bilgilerinden, bunlara kendi hayatındaki deneyimlerini de katarak yararlanmasını bilmiştir.

Şimdi yazılı belgeler üzerinde bir sıralama yapalım:

Atatürk Meclis’teki konuşmalarında tarihten örnekler verir. Ülkeyi dolaşırken, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular, en heyecanlı konuşmalarını oluşturur.

28 Eylül 1925’te Atatürk Samsun’dadır. İstiklal Ticaret Mektebi’nde bir toplantıda nutuklar veriliyor; Atatürk onlara cevabında tarihten söz ediyor ve diyor ki:

Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir [geçmişe sahiptir]. Milletimizin hayat-ı asarını [yaşadığı yüzyılları] düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil [denk] olan, Büyük Türk devrine kavuşturur.

Bu sözleriyle Atatürk, Anadolu tarihindeki Türk varlığını, bin yıllık bir geçmişe dayatıyor. Bu yurda sahip oluşu tarih bilgisiyle kuvvetlendiriyor ve derinleştiriyor. Ondan sonraki sözler daha geneldir. Büyük Türk devrine işaretle yetiniyor.

Yine aynı nutkun bir başka noktasında, o toplantı da bir öğretmenine tesadüf ettiği için, en yakın geçmişten söz ediyor:

Bilirim ki bugünkü intibahı [uyanışı] düne, maziye medyunuz [geçmişe borçluyuz]. Her halde babalarımızın, analarımı­zın ve mürebbilerimizin [eğiticilerimizin], ruh ve dimağlarımı­zın [bilincimizin] inkişafında feyizli tesirleri [gelişmesinde verimli etkileri] vardır.

İzah etmek istiyorum ki ilk ilham, ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından terbiyesinden alınır. Bu ilhamatın mahzar-ı inkişaf [esinlerin gelişmeye değer] olması millet ve memlekete büyük ve derin alaka yaratan fikir ve duygularla, her an takviye olunmak [sağlamlaştırmak] lazımdır. Bu fikir ve duyguların membaı [kaynağı], bizatihi [özünden] memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne [eğilimine] temas etmek, onun icabatına hasır-ı mevcudiyeti [gereklerine varlığını vakfetmeyi], hareket düsturu [ilkesi] bilmek, hakiki yolda yürüyebilmek için yegâne esastır.

Atatürk 1927’de söylediği Büyük Nutuk‘ta, ise eski tarihten de örnekler almıştır. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülme şeklini birçok yerlerden örnekler alarak, bir tarihi mantık zinciri dâhilinde yapıyor. Şu satırları Nutuk ‘tan alıyorum:

Hayat demek, mücadele, müsademe [uğraşma] demektir. Hayatta muvaffakiyet [başarı], mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, manen ve maddeten kuvvete, kudrete istinat eder [dayanır] bir keyfiyettir [durumdur]. Bir de insanların meşgul olduğu bütün mesail [sorunlar], maruz kaldığı bilcümle mehalik [tehlikeli durumlar], istihsal ettiği muvaffakiyetler [elde ettiği başarılar], maşeri [ortaklaşa], umumi bir mücadelenin dalgaları içinden tevellüt ede gelmiştir [doğmuştur].

Bu hayat düsturundan sonra tarih konusuna geçiyor ve diyor ki:

Akvam-ı Şarkiyye’nin [Doğu ulusları], akvam-ı Garbiyye’ye [Batı ulusları] taarruz ve hücumu, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Akvam-ı Şarkiyye meyanında [arasında], Türk unsurunun başta ve en kavi [güçlü, zorlu] olduğu malumdur. Filhakika Türkler, kablelislam [İslam’dan önce] ve ba’delislam [İslam’dan sonra], Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilalar yapmışlardır. Garb’a taarruz eden ve istilalarını, İspanya’ya, Fransa hudutlarına kadar temdit eden [uzatan] Araplar da vardır.

Fakat her taarruza karşı daima, mukabil [karşı] taarruz düşünmek lazımdır. Mukabil taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı emniyete şayan tedbir bulmadan hareket edenlerin akıbeti [sonu) mağlup ve münhezim [bozguna uğramış] olmaktır, münkariz olmaktır [tükenmektir]. Garb’ın, Araplara mukabil taarruzu Endülüs’te acı ve şayan-ı ibret [ibret alınması gereken] bir felaket-i tarihiye [tarihi felaket]   ile başladı. Fakat orada bitmedi. Takip, Afrika şimalinden [kuzeyinden] de devam etti.

Mustafa Kemal burada Attila’nın Fransa ve Batı Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

Selçuk Devleti enkazı üzerinde teşekkül eden Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Şarki [Doğu] Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere irca-ı nazar edelim [bakışlarımızı çevirelim]: Osmanlı tacdarları [padişahlar] içinde, Almanya’yı, Garbi [Batı] Roma’yı zapt ve istila ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olanlar vardı.

Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslam âlemini bir noktaya raptederek [bağlayarak] sevk ve idare etmeyi düşündü. Bu emelin şevkiyle Suriye’yi, Mısır’ı zapt etti. Halife unvanını takındı. Diğer bir sultan da, hem Avrupa’yı zapt etmek, hem âlem-i İslam’ı hükmü ve idaresi altına almak gayesini takip etti.

Garb’ın mütemadi [sürekli] mukabil [karşı] taarruzu, İslam Âlemi’nin hoşnutsuzluğu ve isyanı ve böylece cihangirane tasavvurlar ve emellerin, aynı hudut içine aldığı muhtelif unsurların adem-i imtizaçları [uyumsuzlukları], binnetice [sonuçta] emsali [benzerleri] gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da, tarihin sinesine tevdi etti.

diyerek tarihin bütün devirleri üzerinde açıklamalar yapıyor.

Atatürk, güttüğü siyaset için, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinden iki suretle faydalanmıştır:

1. Osmanlı İmparatorluğu’nun, yaşamakta olan bazı lüzumsuz ve zararlı teşkilatını yıkmak isterken, onların kuruluş tarihlerini anlatmak ve bu suretle ömürlerini bitirmiş olduklarını belirtmek. Aynı zamanda bu örneklere tarih boyunca bakarken, onlar gibisini kurmamak. Demek ki bu noktada iki esas vardır: Bugün, bir teşkilatı yıkıp yenisini kurarken, eskisinin kuruluş ve gelişimini bilmek. Gelecek için, yenisi kurulurken, onun kötü taraflarını almamak.

2. Manevi kuvveti tazelemek ve cesaret vermek için, ulusal benliğin üzerinde durarak tarihten yararlanmak. Ülkeyi kurtarmak girişiminde ilerlerken, ulusun yeteneklerini, tarihten örnekler getirerek kuvvetlendirmek, manevi kuvveti yükseltmek.

27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya ilk gelişinde şehrin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadaki şu sözlerini okuyalım:

Cihanın malumudur ki Devlet-i Osmaniye pek vasi [geniş] olan ülkesinde bir hududundan diğer hududuna ordusunu sürat-i fevkalade ile [fevkalade hızlı] ve tamamen mücehhez [donanımlı] olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce, hüsnü-i iaşe ve idare ederdi [iyi besler ve yönetirdi]. Böyle bir hareket, yalnız ordu teşkilatının değil, bütün şuabat-ı idariyenin [yönetim kollarının] fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delalet eder.

İşte Mustafa Kemal’in bu sözleri, daha ilk mücadele yılında ulusun kuvvet ve kudretine işaret ederek ulusun yeteneklerini cesaretlendirmek içindi.

28 Ağustos 1925’te İnebolu’da halk ile konuşma yapıyor ve onlara şöyle hitap ediyor:

Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatte medenidir… Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.

diyor ve evvela bir tarihi gerçeği belirtiyor. Sonra da yeni devrimlerin benimsenmesi için telkinlerde bulunuyor.

Şimdi yukarıda birinci olarak ayırdığımız kısmın üzerinde bazı örnekler verelim… 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de [Türkiye] İktisat Kongresi toplanmıştır. Mustafa Kemal orada şunları söyler: “Tarih, milletimizin itila [yükselme] ve inhitatı [çöküş] esbabını [sebeplerini] ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır.

Kapitülasyonların Lozan Antlaşması’nda ne kadar çetin münakaşalardan sonra kaldırıldığını biliyoruz… Ve O, kapitülasyonlar üzerinde konuşurken şu tarihi safhaları anlatır:

Fatih zamanında Cenovalılara verilen imtiyazlarla [ayrı­calıklarla] açılan yol, kendisinden sonra daima tevessü etmiştir [genişlemiştir]. Bu imtiyazat, bu istisnaiyet [ayrıcalıklar ve istisnalar], hükümetin en kuvvetli, en azametli zamanında vuku buluyordu, mahza bir Müsaade-i Şahane [padişahın izni], bir İhsan-ı Şahane [padişahın lütfu] olmak üzere vuku buluyordu.

Cümleniz hatırlayabilirsiniz: Kanuni Sultan Süleyman, Venedikliler ile ticaret taahhüdüne girişmeyi, kendi şerefine ve izzet-i nefsine mugayir [aykırı] buldu. Zira onun zihniyetine göre muahede [antlaşma] yekdiğerine müsavi [eşit] milletler arasında yapılırdı. Venedik halkı, Osmanlı Devleti’ne müsavi [eşit] olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya esiri vaziyetinde idi. Binaenaleyh, Zat-ı Şahane [padişah] böyle bir muahede yapamazdı. Fakat ona müsaadatta bulundu [izin verdi]. İşte bu “müsaade” kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Hâlbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi bir kale içinde muhasara olunan [kuşatılan], bütün esbap-ı vesait-i tedafüiyesini [savunma araçlarını] kullandıktan sonra arz-ı teslimiyete mecbur olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi padişahımızın müsaadesi diye tercüme ederek kullanmış bulunuyorlar.

Bir başka örnek: Başkumandan Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasındaki zamanda, İslam tarihi okumaktadır. Her vesile ile rastladığı kimselere bu tarihten sualler sormakta ve kamuoyunu hazırlamaktadır.

Büyük Taarruz neticesinde askeri zafer tamamlanmış ve ülke düşman kuşatmasından kurtarılmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde, 1 Kasım 1922’de çok önemli bir mesele üzerinde çetin müzakereler cereyan etmektedir. Çünkü zafer kazanan Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında, ihaneti sabit olan İstanbul Hükümeti de, Barış Konferansı’na çağrılıyor. Atatürk karar veriyor: “Saltanat hilafetten ayrılacak. Bu suretle, Osmanlı hanedanından devlet reisi olan zat, yalnız din reisi yani halife olarak kalacak.” Gazi Mustafa Kemal’in savaş esnasında okuduğu İslam tarihinin manası şimdi anlaşılacaktır.

Bu meselede Meclis’teki durum, çok karışıktır ve fikirler henüz istenildiği kadar olgun değildir. Heyecanlı ve tarihi bir oturum olan bu toplantıda, bilimsel kanıtlar istenmektedir. Atatürk bu vesile ile tarihten büyük ilham almıştır. Oradaki beyanatı, hilafetin tam tarihini anlatır. Halifeliğin kökenini, görevlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet başkanlığı ile birleşmesini. . . Kısacası bu uzun açıklama bir tarih dersidir, fakat aynı zamanda Meclis’te bulunanların fikirlerinin kendi kararına uymasını sağlamıştır. O açıklamalarında, İslam tarihi içinde halifeliğin geçirdiği devirleri anlattıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na geçişini şu şekilde açıklar:

Selçuk Devleti’nin idaresinde teşeddüt [şiddet] hâsıl olması üzerine Türkler 699 tarih-i hicride Selçuk Devleti yerine, Osmanlı Devleti’ni ihyaen tesis eylediler [yeni bir güç olarak kurdular]. Bu devletin ulularından Yavuz hazretleri 924 tarih-i hicride, Mısır’ı zapt eylediği zaman, orada idam eylediği Mısır hükümdarlarından başka unvanı olan bir zat buldu. Halife sıfatının böyle bir şahsı-ı aciz tarafından kullanılması, âlem-i İslam için şin olduğuna şüphe etmediğinden, o sıfatı, Türkiye devletinin kuvvasına [kuvvetlerine] istinat ettirmek [dayandırmak], ihya ve i’la eylemek [canlandırmak ve yüceltmek] üzere aldı.

Osmanlı Devleti ki 699’da teessüs etmişti [kurulmuştu], Hilafet’i aldığı tarihten ancak elli sene sonrasına kadar tarih-i cihanda [dünya tarihinde] devr-i i’tila [yükselme devri] denilen ve muvaffakiyet-i mütevaliye [üst üste başarılar] ve azime ile mali olan, takriben üç asırlık bir devir yaşadı. Ondan sonra inhilal [dağılma] başlıyor. Devri inhitatın [çöküş devrinin] her safhası Türkiye Devleti’nin hudutlarını biraz daha darlaştırı­yor. Türk milletinin maddi ve manevi kuvvetlerini biraz daha fazla taksim ediyor, devletin istiklalini [bağımsızlığını] darbeliyor, arazi, servet, nüfuz ve haysiyet-i millet azami bir süratle mahv ve heba oluyor. Nihayet Al-i Osman’ın otuz altıncı ve sonuncu padişahı Vahdettin’in devri saltanatında Türk milleti, en derin hufre-i esaretin [esaret çukurunun] önüne getiriliyor.

Atatürk, Vahdettin’in hıyanetinden ve şahsi saltanatın zararlarından söz ettikten sonra, katiyetle şunları söylüyor:

Artık, milletin, en makul ve en meşru ve en insani salahiyetini istimal etmek [kullanmak] zamanı geldiğine tereddüt kalmamıştır. Tarih-i cihanda bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osmanlı devleti tesis eden ve bunların hepsini hadisat [olaylar] ile tecrübe eyleyen Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında, bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında memur olduğu, kabiliyet ve kudretle ahz-i mevki etti [yer aldı]. Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün efradı [bireyleri] tarafından müntehip [seçilmiş] vekillerden terekküp eden [oluşan] bir Meclis-i Ali’de [Yüce Meclis’te] temsil etti. İşte o Meclis, “Meclis-i Aliniz”dir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu makam-ı hâkimiyetin hükümetine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Bundan başka bir makam-ı saltanat, bundan başka bir Heyet-i Hükümet yoktur ve olamaz.

Bu sözleri ile Mustafa Kemal, demokrasi esaslarına dayanan yeni Türk devletinin resmen temelini atmış bulunuyor. Bunun neticesinde ilk adım olarak, saltanat kaldırılmış ve hilafet ayrılmıştır. İkinci adım bildiğimiz gibi, 3 Mart 1924’te hilafetin de lağvedilmesidir. Atatürk hilafet meselesini Büyük Nutuk’unda açıklarken şöyle diyor:

Halka sordum, bir devlet-i İslamiye olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini [yetkisini] tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin istiklalini, milletinin hâkimiyetini muhildir [bozar]. Millete şunu da ihtar ettim ki, kendinizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi dünyanın vaziyetini tanımaktaki gafletle, gafillerce uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler artık yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.

Bu suretle halifelik, ömrünü bitirmiş bir teşekkül olarak Büyük Miller Meclisi’nin kararı ile tamamen kaldırılmıştır. Meclis, tarihten aldığı derse göre, bunun · yerine bir yenisini de koymamıştır.

Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki Atatürk, tarih bilgisine çok kuvvetli olarak sahip bulunuyordu. Hayatının her devresinde tarih okumuştur. Tarihin yeni keşifleriyle de derinden ilgilenmiş ve Türk Tarihi bilimine yepyeni bir yol açmıştır. İstiklal Savaşımız sıralarında ise türlü fırsatlarda söylediği sözlerde tarih, bazen ulusal bir heyecan kaynağı oluyor, bazen de, tarihi bilimsel bir konu olarak eline aldığında, en büyük yetki ve açıklıkla konuşuyor. Tarih, yasalaştırmak istediği meseleler için dayanak noktası oluyor. Tarihten deliller getirerek, ikna edici örnekler veriyor, neticelerini gösteriyor. Bozulmuş kurumları yıkarken, onların tarihte geçirmiş oldukları evrelerin bilinmesiyle, ömürlerinin tamam olduğuna inanıyor. Onun için kendisi, bir devlet başkanı olmuştur, fakat asla bir ‘halife’ olmak istememiştir. Çünkü tarihte ve uygulamalarda, siyasi hayat için, halifeliğin büyük bir rolü olmadığını biliyordu. O, yalnız Türklüğün birliğini temin ederek bu devleti kurdu. Panislamcılığın, Pantürkçülüğün birer hayal olduğunu ve tarihte asla gerçekleşmemiş olduğunu anlamıştı. Hayaller ve imparatorluklar peşinde gitmeyi asla istememiştir ve böyle hayalleri milletine telkin etmemiştir. Atatürk, bütün devrimlerinde olduğu gibi, bunda da yapılabilecek işlerin sınırını aşmamıştır.

Bu örnekleri Atatürk’ten aldım, bütün nutuklarını taradım, tarihten bahsettiği kısımlardan bazılarını topladım ve göstermek istedim ki, bir devlet kurucusunun, bir büyük siyaset adamının kişiliğinde, kararlarında tarih bilgisi ne büyük rol oynar ve ulusun kaderini nasıl değiştirebilir?

Tarih bilmenin büyük faydaları her sahada tecrübe edilmiştir. Tarih, siyaset adamlarına lazımdır. Bir kumandanın en çok bileceği şeylerden biri “Harpler Tarihi”dir; her ilim adamı, uğraştığı sahanın tarihini iyi bilirse, yeni keşifler için kendisini o kadar hazır bulur; edebiyatçı tarihten konu ve örnekler alır, bir mimar eski tarihi anıtlardan ilham alırsa, kendisi de bunlar gibi büyük eserler yapabilir. Velhasıl tarihin girmediği saha ve lüzumlu olmayan meslek tasavvur edemiyorum. Ulusal yurt tarihi ise, her bilgimizin temelini oluşturmalıdır.

Yazımı Atatürk’ün, 28 Eylül 1925’te Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde, daima tazeliğini ve dinamizmini koruyan düşüncelerini anlatan şu sözleriyle bitirmek isterim:

Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayatta muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir [en gerçek yol gösterici bilimdir], fendir, ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir [sapkınlıktır]. Yalnız, ilim ve fennin, yaşadığımız her dakikada safhalarının tekâmülünü idrak etmek [evrelerinin gelişimini anlamak] ve terakkiyatını zamanında takip eylemek [ilerlemesini zamanında izlemek] şarttır.

 [*] Bu konferans 1 Aralık 1944’te DTCF’de, 8 Ocak 1945’te Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, 31 Mayıs 1966’da ise Kayseri Halkevi’nde verilmiştir.

[Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Yeni Baskıya Hazırlayan: Arı İnan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s.125-137]

Continue Reading

Türk Tarihi

İstanbul’un İtilaf Devletleri Tarafından Fiilen İşgali (13 Kasım 1918)

Published

on

Giriş

13 Kasım 1918’de İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul Boğazı’na girişi, Osmanlı tarihinin son döneminin en kritik olaylarından biridir. Mondros Mütarekesi imzalanmış olsa da, İstanbul’a uygulanan fiilî işgal, mütareke hükümlerinin ötesine geçen bir kontrol mekanizması yaratmıştır. Bu olay, yalnızca askerî hâkimiyetin kurulduğu bir an değil; Osmanlı yönetiminin meşruiyet kaybı, şehir düzeninin dönüşümü, sosyal moral çöküşü ve eşzamanlı olarak milli direniş fikrinin doğuşunu simgeleyen bir dönemeçtir.

Bu çalışma aşağıdaki sorulara cevap aramaktadır:

İşgale giden yolda hangi diplomatik, askerî ve psikolojik mekanizmalar rol oynamıştır?

13 Kasım 1918, Osmanlı egemenliği açısından hangi kırılmayı temsil etmektedir?

Fiilî işgal ile resmî işgal arasında nasıl bir fark vardır ve tarih yazımı bu ayrımı neden sıklıkla göz ardı etmektedir?

İşgal İstanbul’un toplumsal hafızasında nasıl bir iz bırakmıştır?

Bu olay, Millî Mücadele’nin fikri zeminini hangi açılardan tetiklemiştir?

1. Mondros Mütarekesi’nin Siyasal Anatomisi ve İşgale Giden Süreç

1.1. Eleştirel Tarih Yöntemi Açısından Mütareke Maddelerinin Yorumu

    Mütarekenin 7. maddesi, belirsizliği sebebiyle diplomatik genişletmeye en açık maddedir. İngiliz belgeleri “İstanbul’un düzeni tehlikede” yorumunu meşru kabul ederken, Osmanlı heyeti bu maddeyi yalnızca savaş bölgeleri için geçerli görmüştür.

    Burada “metin ile niyet” arasındaki boşluk işgale zemin hazırlamıştır.

    1.2. Boğazlar Sorununun Uluslararası Boyutu

    Boğazların kontrolü, İngiltere’nin 19. yüzyıldan itibaren benimsediği deniz üstünlüğü stratejisinin çekirdek unsurudur.

    • İngiltere: Boğazların uluslararasılaştırılması
    • Fransa: İstanbul üzerinde kültürel nüfuz
    • İtalya: Akdeniz’de denge unsuru
    • Yunanistan: “Megali Idea” bağlamında fırsat arayışı

    İstanbul, yalnızca Osmanlı Devleti için değil, Büyük Güçler arası hegemonya mücadelesinin kesişim noktasıdır.

    1.3. Osmanlı Devleti’nin Yapısal Çöküşü

    1918 sonbaharında Osmanlı’nın:

    • bütçe açığı,
    • ordunun dağılması,
    • gıda krizi,
    • bürokratik çöküş,

    gibi yapısal sorunları işgale zemin hazırlamıştır.

    Eleştirel tarih yöntemi bu noktada “işgal”i yalnızca dış müdahale değil, iç zayıflığın sonucu olarak da ele alır.

    2. 13 Kasım 1918: İtilaf Devletleri Donanmasının İstanbul’a Girişi

    2.1. Donanmanın Kompozisyonu

    İngiliz arşivlerine göre Boğaz’a giren filo:

    • 22 İngiliz
    • 12 Fransız
    • 17 İtalyan
    • 4 Yunan
    • Yardımcı gemiler

    toplam 55–61 gemi arasında değişmektedir.

    Bu güç gösterisi yalnızca askerî değil, psikolojik bir şok stratejisidir.

    2.2. Tanıklıklar: Mustafa Kemal ve İstanbul Halkı

    Mustafa Kemal’in Haydarpaşa’da gördüğü manzara karşısında söylediği:

    “Geldikleri gibi giderler.”

    ifadesi, askeri liderlik psikolojisi açısından bir “direniş çerçevesi” inşa etmiştir.

    Halide Edib ise bu günü “şehrin ruhunun esir alındığı gün” olarak tanımlar.

    2.3. Şehir Sosyolojisi Açısından İşgalin Tasviri

    İşgal günü:

    • Galata Köprüsü’nde toplanan kalabalığın sessizliği
    • Tophane rıhtımına indirilen birlikler
    • İstanbul polisinin pasifize oluşu
    • Pera’daki gayrimüslim cemaatlerin temkinli kutlamaları

    gibi unsurlar şehir sosyolojisinin “eşzamanlı çoklu duygular” barındıran yapısını ortaya koyar.

    3. Vaka Analizleri: İşgalin Çok Boyutlu Etkileri

    Vaka 1: Osmanlı Yönetim Aygıtının Çöküşü ve Tevfik Paşa’nın Görevlendirilmesi

    Tevfik Paşa’nın getirilmesi İngilizlerin “ılımlı, denetim altına alınabilir hükümet” arayışıyla uyumludur.

    Bu, klasik sömürge stratejisinin bir türüdür: Yerel yönetimi tamamen devirmeden etkisiz kılmak.

    Vaka 2: Polis Teşkilatının Yeniden Düzenlenmesi

    İngiliz subayları polis merkezlerinde denetim noktaları kurmuş, atamalara müdahale etmiş, “güvenilir” görülen isimleri öne çıkarmıştır.

    Bu durum fiilî işgalin “hiyerarşi kırma stratejisi”dir.

    Vaka 3: Basının Kontrol Altına Alınması

    Peyam-ı Sabah gibi gazeteler İngiliz yanlısı çizgiye evrilmiş; İleri ve Yeni Gün gibi gazeteler baskı altına alınmıştır.

    Bu, modern anlamda enformasyon savaşının erken bir örneğidir.

    4. Fiilî İşgal – Resmî İşgal Ayrımı: Tarih Yazımı Eleştirisi

    Türk tarih yazımında “öğretim kolaylığı” gerekçesiyle İstanbul’un yalnızca 16 Mart 1920’de işgal edildiği aktarılır. Ancak:

    • egemenlik kaybı,
    • idari müdahale,
    • askerî sınırlama,
    • polis ve basın kontrolü,

    ölçütleri dikkate alındığında 13 Kasım 1918 tam nitelikli bir fiilî işgaldir.

    Eleştirel tarih yazımı, devletlerin “resmî söylem”leri ile arşiv gerçekleri arasındaki farkı açığa çıkarır.

    5. İşgalin Psikolojik ve Toplumsal Etkileri

    5.1. Moral Çöküş ve Mill Kimliğin Yeniden İnşası

    İşgal, İstanbul halkında:

    • yenilmişlik,
    • belirsizlik,
    • öfke,
    • utanç,
    • milliyetçi uyanış

    gibi duyguları aynı anda tetiklemiştir.

    5.2. Aydınlar Üzerindeki Etkiler

    Ahmet Emin Yalman, Halide Edib, Celal Nuri gibi yazarların günlüklerinde:

    • “Öfke”
    • “Aşağılanma”
    • “Direniş gerekliliği”

    temaları baskındır.

    5.3. Millî Mücadele’nin Psikolojik Kaynağı

    Mustafa Kemal’in 1918–1919 arasında İstanbul’da yaptığı temaslar, işgal psikolojisinden doğan direniş enerjisini Anadolu’ya taşıyan bir “fikri köprü” oluşturmaktadır.

    Sonuç: 13 Kasım 1918’in Tarihi Konumlandırılması

    Bu makalenin kapsamlı analizi göstermiştir ki:

    • İstanbul’un işgali diplomatik, askerî, psikolojik ve idari boyutları olan çok katmanlı bir harekettir.
    • 13 Kasım 1918, 16 Mart 1920’den bağımsız düşünülemez; ancak bu ilk tarih egemenlik kaybının başlangıcıdır.
    • Bu olay, milli kimliği yeniden kuran bir “travmatik başlangıç anı”dır.
    • Millî Mücadele’nin ruhu, bu işgal gününde şekillenmiştir.

    Kaynakça

    Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar I, M. E. B. Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1977, s. 54-57

    Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü I, TTK Yayınları, TTK Basımevi, Ankara, 1993, s. 24-26

    Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele I (Mutlakıyete Dönüş 1918-1919), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004, s. 79-114

    Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul 1918-1923, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008.

    Zekeriya Türkmen, “İstanbul’un İşgali ve İşgal Dönemindeki Uygulamalar (13 Kasım1918-16 Mart 1920)”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: XVIII, Temmuz 2002, Sayı: 53, s. 319-372

    Abdurrahman Bozkurt, “İstanbul’un İşgali”, Atatürk Ansiklopedisi

    https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/690/%C4%B0stanbul’un-%C4%B0%C5%9Fgali

    Continue Reading

    En Çok Okunanlar