Connect with us

Türk İstiklâl Mücadelesi

Mustafa Kemal Paşa’nın Sivas Kongresi’ni Açış Konuşması (4 Eylül 1919)

Published

on

GİRİŞ

Bilindiği üzere, tarihî olayların iki yüzü vardır: Birincisi, herkes tarafından kabul edilen görünen gerçek yüzü; ikincisi, pek bilinmeyen, daha doğrusu üzerinde yeterince durulmayan, ancak o olayları hazırlayan, geliştiren ve sonuçlandıran safhaları, aşamaları ve yönlerini içeren görünmeyen yüzüdür.

Sivas Kongresi’nin 106. yıldönümü münasebetiyle bu son derece önemli tarihî olayı, Mustafa Kemal Paşa ve yakın çalışma arkadaşı (daha sonra Denizli Milletvekili olan) Mazhar Müfit [KANSU] Bey’in gözlemleri ve tespitleri çerçevesinde, perde arkasıyla, günü gününe yaşanan hatıraların ışığında ve biraz da sohbet lezzetiyle farklı bir görünüm hâlinde açmaya, [Sivas Kongresi’nin Açılışı Öncesinde Halkın Hissettikleri, Sivas Kongresi’nin Açılışı, Mustafa Kemal Paşa’nın Sivas Kongresi’ni Açış Konuşması, Sivas Kongresi Çalışmaları] günlerini yeniden yaşama ve yaşatma yolunda karınca misali gayret göstereceğiz!..

—***—

 Sivas Kongresi’nin Açılışı Öncesinde Halkın Hissettikleri

 4 Eylül 1335 [1919]

Öğle vakti.

Bugün saat ikide büyük Sivas Kongresi açılacak. İlk gece, yani, Sivas’a muvasalatımız [varışımız] tarihi olan 2 Eylül’ü 3 Eylül’e bağlayan gece, yeni odamızda uyuyarak bütün yorgunluğumuzu çıkarmış olacağız ki, dün sabah erkenden çarşıya ve Sivas’ı gezmeye çıktım. Bu sabah da bu gezmelerime ve halk ile temaslarıma devam ettim. Sivas’ta çok elektrikli bir hava var. Bu elektrikli havayı yapan üç vaziyettir:

1) Hürriyet ve İtilafın ve İstanbul’daki çeşitli muhalefetin entrikaları ve İstanbul hükûmetinin propagandası.

2) Millî mukavemet ruh ve fikrinin halk ekseriyetine hâkim oluşu ve Sivas Kongresi’ne millî iradenin tecellisi yolunda büyük bir inanla bağlanılması.

3) İstanbul’dan gelen bazı delegelerin bütün kurtuluş çare ve tedbirlerini ecnebi himayesinde ve manda fikrinde aramaları ve bu hususta telkinlere başlamış olmaları.

Bununla beraber, Sivas yaylasının öz evlatları istisnasız millî iradenin akışı istikametinde his ve fikirlerini belirtmiş bulunuyorlar.

Hemen temas ettiğim bütün yerliler en kuvvetli bir inan ve iman hissiyle millî mücadele ruh ve şuuruna bağlı bulunuyorlar. Bilhassa Şekercizade İsmail Efendi isminde bir zatla tanıştım. Beni dükkânına götürdü. Beraber kahve içtik. Dükkânda daha birçok Sivaslı tanınmış kimseler vardı. İsmail Efendi beni, fikirlerimi, ileri durum hakkındaki düşüncelerimizi iskandil ederken ben de onun his, düşünce ve fikirlerinde Sivas halkının düşünceleri hakkında bir sondaj yapmış oldum.

Gerek İsmail Efendiyi, gerek dükkânındaki bütün Sivaslıları fevkalade hamiyetli, vatansever, millî davaya ve mücadele azmine inanmış ve hazır buldum.

İsmail Efendi:

– Günlerdir, Mustafa Kemal Paşa Hazretlerini bekliyorduk. Erzurum’ dan hareketleri ve yolda bulundukları duyulunca, halk meserrete [sevince] gark oldu. Hele ayın ikisinde burada bulunacakları belli olunca, halkın meserretine, cuşu huruşuna [neşesi ve ahengine] payan yoktu. Tabii gördünüz: Atı olan atı ile faytonu olan faytonu ile yaylısı olan yaylısı ile ve ayağına güvenen ayağı ile kendisini Kılavuzun tepesine attı. Çarşıdaki dükkânlar kapandı, herkes yollara döküldü. Sivas’ta yapılan bu muazzam istikbal Kemal Paşa’nın şahsında millî mücadeleye ne muazzam ölçüde bağlandıklarını göstermeye yeter bir tezahürdür.

Dedi, Kamil Efendi ismindeki bir başka tacir de şunları ilave etti:

– Müftü Abdürrauf Efendi, Kolordu Kumandanı Salahattin ve eski Sivas mebusu Rasim Beyler de Mustafa Kemal Paşa Hazretlerini ve heyeti karşılamak, misafir etmek hususunda büyük gayret sarf ettiler. Filhakika Hürriyet ve İtilafçılar: “Mustafa Kemal Paşa’nın teşebbüsleri bir İttihat ve Terakki manevrasından ibarettir.

Diyerek halkın fikirlerini çelmek hususunda ellerinden gelebilen gayreti gösterdiler. Muvaffak olamadılar. Hatta Emiri Paşa Hürriyet ve İtilaftan uzaklaşarak Paşa’nın istikbaline [karşılanmasına] şitap [acele] etti ve Bekir Sami Beyin telkin ve talimatından ayrılmadı.

(Emiri Paşa, bilahare tamamıyla Mustafa Kemal Paşa’ya iltihak etmiş, Sivas’taki Hürriyet ve İtilaf Fırkası binasındaki levhayı indirtmiş ve birinci Büyük Millet Meclisi’ne mebus seçilerek mecliste idare amirliği etmişti).

Görüyorsunuz ki, bazı istisnalar dışında Sivas halkı Mustafa Kemal Paşa’nın emrindedir ve millî mücadele azmindedir.

Yerlilerle yaptığım bu temaslardan sonra, kongre delegelerinden birçoğu ile tanıştım ve bilhassa dost ve arkadaşlarımla buluştum.

Bekir Sami Bey, Ali Fuat Paşa [CEBESOY]’nın pederi İsmail Fazıl Paşa, Cami, Kara Vasıf, Hakkı Behiç Beyler (Hakkı Behiç Sivas Heyeti Temsiliye azalığı yapmıştır, geçen yıllarda rahmeti hakka intikal etmiştir.) ile de görüştüm. Umumiyetle halk ne kadar sakin, şuurlu ve millî mücadele ruhuna bağlı ise, bilhassa İstanbul’dan gelen delegeler arasında “manda” fikrinden dolayı daha şimdiden bir bozgun havası estiği seziliyor.

Bunlar, adeta kurtuluşun ve her şeyin “manda” ile temin edilebileceği fikrine iman etmiş halde görünüyorlar. Hürriyet ve İtilafçılardan, İstanbul hükûmetinin menfi propagandalarına körü körüne bağlananlardan zaten bir hayır beklemeye lüzum yok. Delegeler arasında grup grup bazı gizli içtimalar yapıldığı da anlaşılıyor. Havayı elektrikleştiren şeyler de zaten bu gibi haller.

Sonradan bir arkadaştan Şekercizade İsmail Efendi’nin kongre azasından yirmiye yakın zatı bizzat misafir etmekte bulunduğunu öğrendim.

Bu, delegeler arasındaki veya İstanbul’dan gelenler içindeki fikir teşettütlerine [ayrılıklarına] rağmen asıl halkın ruh ve iradesini belirtmek bakımından müstesna bir işarettir.

Yine İsmail Efendi’nin dükkânında çok dikkate şayan bir ifşaya sami [dinleyici] oldum.

Jandarma tabur kumandanı Ali Şefik Bey, karakol kumandanı İbrahim Bey’e şu emri vermiş:

– Mustafa Kemal Paşa iki Eylül’de Sivas’ta bulunacak. Sivas’tan Hafik’e kadar yollarda emniyet tedbirleri alınız.

İbrahim Bey, tabur kumandanına bir espri hududunu geçmemek üzere şu cevabı vermiş:

– Mustafa Kemal Paşa’nın ölü veya diri olarak ele geçirilmesi hakkında dosyamızda bir emir varken yollarda nasıl emniyet tedbiri alabiliriz?

Kumandan gülerek şu cevabı vermiş:

– O emir, dosyada uyuya dursun. Paşa’nın sağ, salim, sıhhatle Sivas’a teşrifi lazımdır ve millî selamet bundadır.

Haleti ruhiye, halka, ordu mensuplarına, jandarmaya, memurlara hâkim şuur bu olduktan sonra neticeye emniyet ve ümitle bakmamak için hiçbir sebep kalmıyor.

Herhalde, kongrenin de öğleden sonra bu şuur ve bu hisle açılacağına ve neticeye bu inan ve imanın hâkim olacağına şüphem yok. [1]

Sivas Kongresi’nin Açılışı

Kongre gününde, yani Mustafa Kemal’in tayin ettiği ve her türlü engeli yenerek Sivas’a ulaştığı günün akabinde toplandı. Millî tarihin büyük Türk rönesansı, ihtilal ve kurtuluş kongresi. Diye anacağı Sivas Kongre’si gelecekteki her 4 Eylül günü bir millî bayram günü olarak kutlansa yeridir. 4 Eylül 1335 [1919] hakikaten Türk tarihinde başlı başına bir dönüm noktası olmuş; Millî ihtilal, savaş, kurtuluş, inkılap, cumhuriyet devrini getiren hamlenin vatan bütünlüğü adına temelini Sivas Kongresi teşkil etmiştir.

Mustafa Kemal Paşay’ı coşkun tezahürlerle karşılayan ve bağrına basan Sıvas halkı saat on üçten itibaren mektebi sultaniye giden yolları doldurmuştu.

Kongre binası ittihaz edilen mektebi sultani (şimdiki lise)nin önü mahşer halindeydi. Günün perşembe oluşu da ayrıca bir uğur sayılıyor, namazdan çıkan, çarşıdaki dükkânını kapayan, daireden ayrılan, işini gücünü bırakan herkes sel halinde bu mahşere katılıyordu.

Kongre delegeleri de birer birer gelerek binaya giriyorlardı.

Kongrenin açılması için tayin edilen saat 14’tü. Eski ifadesi ile badezzeval saat iki. Açılış saatine beş dakika kala, Mustafa Kemal Paşa da kongre mahallini şereflendirmişlerdi.

Paşa’ya ben ve Hüsrev Sami Bey (eski Kars milletvekili merhum) refakat ediyorduk. Kongre salonundan içeriye girerken Rauf [ORBAY] Bey’le Paşa arasında saniyelerle ölçülebilen bir konuşma oldu. Aramızda bir iki metrelik bir mesafe vardı. Rauf Bey’in ne söylediğini işitememiştim. Fakat Mustafa Kemal Paşa’nın cevabı kısa ve sertti:

– Bekir Sami Bey’in evinde verdiğiniz kararı bana tebliğ ediyorsunuz, öyle mi?

Diyordu. Paşa, Rauf Bey’in vereceği cevabı beklemeksizin, asabi adımlarla salondan içeriye girmişti. Merak ettim:

– Bekir Sami Bey’in evindeki içtima nedir?

Neye karar vermiş olabilirler?

Paşa bize hiç böyle bir şeyden bahsetmemişti.

Kafamın içini birden saran bütün bu istifhamlara cevap arayarak salonun gerisinde ve solunda oturan Hüsrev Sami Bey’in yanına oturdum. Kulağına fısıldadım:

– Nedir bu mesele?

– Hangi mesele?

– Paşa’nın Rauf Bey’e kapıdan girerken verdiği cevabı işitmedin mi?

Hüsrev Sami merhum:

– Ha anladım.. Riyaset meselesi..

Diyerek ilave etti:

– Paşa’nın kongreye reis seçilmesini istemiyorlar. Mamafih, şimdi bu bahsi bırakarak kongreyi takip edelim. Sonra, sana anlatırım!

 Hayret içindeydim. Erzurum’da olduğu gibi burada da bir reislik meselesi ortaya atılıvermişti. Paşa’nın şahsından mı, hareket tavrından mı, görüş ve düşünüşlerinden mi, siyasi şahsiyetinden mi, neden çekiniyorlar ve niçin onu reis seçmemek hususunda menfi bir faaliyet göstermeyi tercih ediyorlardı? Ben, kafamın içindeki bu istifhamları çözmeye çalışırken, Mustafa Kemal Paşa da kongreyi açmış ve nutkunu söylemeye başlamış bulunuyordu.

Tarihi bir önem muhafaza ve bir vesika teşkil eden bu nutku aynen kaydetmeliyim:

MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN SİVAS KONGRESİ’Nİ AÇIŞ KONUŞMASI

 – Muhterem efendiler,

Vatan ve milletin halâsını istihdaf eden [kurtuluşunu hedefleyen]  sevaiki mücbire [mecburi sebepler], sizleri bunca meşakı mevani [sıkıntı ve engeller]  karşısında Sivas’ta topladı. Celadetperver [mücadeleci]  azminizi tebrik ve beyanı hoş amedi eylemekle [hoş geldiniz demekle] bahtiyarlığımı arz ederim.

Efendiler,

Muhterem heyetiniz, rehakâr müzakeratına [kurtuluş görüşmelerine] girişmeden evvel bazı maruzatta bulunmama müsaadenizi rica ederim. Malumdur ki milliyetler esasına müstenit [dayalı] vaidler [vaatler] üzerine otuz teşrinisani otuz dört tarihinde [30 Ekim 1334/1918] düveli itilafiye [İtilaf devletleri] ile mütareke akdedildi [imzalandı]. Milletimiz adilane bir sulha nail olacağını [erişeceğini] ümit etti. Hâlbuki mütarekename ahkâmı [mütareke hükümleri], vatan ve milletimiz aleyhinde her gün bir suretle suiistimal ve taarruz ve icbar  [zorlama] suretiyle tatbik edildi. Düveli itilafiyeden [İtilaf devletlerinden] kuvvet alan memleketimizdeki anasırı hıristiyaniye [Hristiyan unsurlar], milletimizin haysiyetini kesrü ihlâl [kırma ve bozma] mahiyetinde çılgınca harekâta koyuldu. Garbi Anadolu’da, İslâm’ın harimi ismetine dâhil olan [mukaddes ocağına giren] Yunan zalimleri, düveli itilafiyenin [İtilaf devletlerinin]  enzarı tesamühü [hoş gören bakışları] karşısında canavarca fecayi ika etti [facialar yaptı].

Şarkta Ermeniler, Kızıl Irmağa kadar tevessü [genişleme] hazırlıklarına ve şimdiden hudutlarımıza kadar dayanan katliam siyasetine başladı. Karadeniz sahillerimizde Pontus krallığı hayalinin tahakkukuna [gerçekleştirilmesine] bile çalışıldı. Adana, Ayıntap, Maraş ve Konya havalisine kadar Antalya işgal ve Trakya da işgal mıntakasına [bölgesine] ithal edildi [katıldı].

Payitahtı saltanat [saltanatın başkenti] ve makarrı hilafetin [hilafetin merkezi] ise hükümdar saraylarına kadar boğucu bir tarzda işgali suretiyle, kalbgâhı devlette [devletin can evinde], ecnebi inhisar [tekel] ve tahakkümü teessüs etti [kuruldu] ve bütün bu hakşiken tasaddilere [hak kırıcı saldırılara] karşı hükûmeti merkeziye      [merkezi hükumet], ihtimal ki tarihte bir misli daha görülmemiş surette, tahammül etti. Ve daima zayıf ve aciz bir mevkide kaldı.

İşte bu ahval, milletimizi şedit bir intibaha [şiddetli bir uyanışa] sevk etti. Artık milletimiz, pek güzel anladı ki, düveli itilafiye, bu vatanda mukaddesat ve mukadderatına sahip bir kudret ve iradei millîye [milli irade] mevcut olmadığı zehabı batılına kapıldı. Ve bu zehap yüzünden cansız bir vatan, kanunsuz bir millet nelere müstahak ise bimehaba [çekinmeden] onların tatbikatına koyuldu. Buna karşı tevekkül ve teslimiyetin inkırazı tam faciasında [tam çöküş faciasında] başka bir netice vermeyeceği kanaati teeyyüt etti [yerleşti].

Efendiler,

Milletimizin, sizler gibi münevveran [aydınları] ve hamiyyetperveranı [hamiyetperverleri], manzaranın elemli karanlıklarından naümit [ümitsiz] olmadılar. Çünkü onlar bilirler ki tarih, bir milletin varlığını, hakkını hiçbir zaman inkâr edemez. Çünkü onlar, kuvvetli bir iman ile kanidirler ki, bir nikabı batıl [çürük perde]  arkasından, vatan ve milletimiz aleyhinde verilen hükümler, ortaya sürülen kanaatler muhakkak iflasa mahkûmdur.

Efendiler,

İtilaf devletlerinin haksızlıkları ve hükûmeti merkeziyenin zaaf ve aczi karşısında milletimiz mevcudiyetini ispat ve fiili tecavüzlere karşı namus ve istiklalini, bilfiil müdafaa hükmünü vermekte muztar [zorunda] kaldı. Matlup olduğu veçhile [istenildiği üzere]; şarkta harbi zailin [son harbin] her türlü meşakkat [sıkıntı] ve elemlerini [acılarını] görmüş ve bilhassa Ermenilerin vahşet ve zulümlerine sahne olmuş matemzede [yaslı] hudut vilayetlerimiz namus ve istiklali millîyi [milli namus ve bağımsızlığı] kurtarmak maksadiyle Müdafaai Hukuku Millîye Cemiyetleri teşkil eylediler [kurdular]. Şarktan [doğudan] ve cenuptan [güneyden] tehlike hisseden, Diyarbakır vilayetimizde de Müdafaai Vatan Cemiyeti teşekkül etti [kuruldu].

Garpta [batıda] Yunanlıların tecavüzü ihtimaline karşı teşekkül eden Müdafaai Hukuku Millîye Cemiyeti, Yunanlıların sevgili topraklarımıza ayak basması üzerine ilhakı fiilen redde kıyam etti [ilhakın fiilen reddi için ayaklandı].

Trakya’da, Kilikya’da ve her tarafta Millî cemiyetler teşekkül etti. Hülasa [Kısacası] garptan ve şarktan yükselen sadayı millet [milletin sesi], Anadolu’nun en hücra köşesinde makes [yankı] buldu. Binaenaleyh [Bununla beraber] millî cemiyetler, düşmanların esaret boyunduruğuna girmemek kastiyle millî vicdanın azim ve iradesinden doğmuş yegâne teşkilat oldu. Bu sayede asırlardan beri müstakil [bağımsız]  yaşayan milletimiz, mevcudiyetini [varlığını] âleme göstermeğe başladı.

Efendiler,

Milletçe çarei halâsın [milletçe kurtuluş çaresinin] ancak kendi ruhundan ve kendi taazzuvundan [örgütlenmesinden] doğacağı kanaati tahakkuk edince [gerçeklleşince], bariz [açık] tehlikeler karşısında bulunan Şarki Anadolu Vilayatı [Doğu Anadolu Vilayetleri] “Erzurum Kongresi”ni davet etti. Bu sırada idi ki, cereyan eden muhaberat [haberleşmeler] ve saik olan hadisat [arkasındaki olaylar] ve zarurat ile de halâsı umumii vatanı [bütün vatanın kurtuluşunu] istihdaf eyleyen [hedef alan] Sivas Kongresi, bugün heyeti muhteremenizin [muhterem heyetinizin] vücuda getirdiği umumi kongre [genel kongre], 21 Haziran [1]335 [1919] tarihinde karargir olmuştur [karara bağlanmışır].

Efendiler;

Burada azim [büyük] teessüflerle heyeti aliyenize [yüksek heyetinize] arz edeceğim ki, memleketin ve milletin mukaddesatını teminde aciz ve meskenetten  [miskinlikten] başka bir kudret gösterememiş olan hükûmeti merkeziye, sadayi milleti [milletin sesini] boğmak, revabıtı müşterekei millîyeyi [ortak milli bağları] kırmak ve bu suretle milleti, daima mağlup göstermek gibi ancak düşmanlarımızın hesabı menfaatine [menfaati hesabına] kaydolunan, harekâtı mezbuhane ve mütehalifede  [boğazlama ve tutarsızlık harekâtında], bütün celâdetini [mücadeleciliğini] takındı. Bu hâl tarihi millîmizde [milli tarihimizde] bittabi hükûmeti merkeziye hesabına pek şaibedar [şaibeli] bir fasıldır.

Teşekkür olunur ki efendiler, millet ve kudreti millîyenin tamamen müzahiri [yardımcısı] olan namuskâr ordumuz [namuslu ordumuz], hükûmeti merkeziyeyi ikaz [uyarmak] suretiyle zararlar takim edilmiştir [sonuçsuz bırakılmıştır]. Maahaza suitesirler [Bununla beraber kötü etkiler] bazı mertebe teehhuratı [bir miktar gecikmelere]  bâdi olmuştur [yol açmıştır].

Hatırlarda olacaktır ki, Sivas Umumi Kongresi’ne teşrifleri için 22 Haziran’da vukubulan [yapılan] davetnamede Erzurum Kongresi’nden bahsedilerek 10 Temmuz, in’ikad [toplanma] için esas itibar edilmişti. Garbi batı] Anadolu murahhaslarının [delegelerinin] bu zamana kadar Sivas’a vasıl olabilecekleri [gelebilecekleri] tahmin olunarak, Erzurum Kongre Heyeti’nin de Sivas’ta umumi içtimaa [genel toplantıya] dâhil olabileceğine [katılabileceğine] imkân tasavvur edilmişti. Hâlbuki Sivas Kongresi’nin inikadı [toplanması] ancak bugün müyesser oldu [gerçekleşti]. Aradan bir ayı mütecaviz [bir aydan fazla]  zaman geçti. Bu uzun müddet zarfında Erzurum Kongresi Heyeti’nin intizar etmesinden beklenilmesinden] ise zaten malum [bilinen] ve müşterek [ortak] olan makasıdı asliye [asıl maksatlar] ve nikatı esasiye [esas noktalar] üzerinde icrayı müzakerat [görüşmeler yapması] ve ittihazı mukarrerat eylemesi kararlar alması] münasip [uygun] görüldü ve sonra da murahhasların [delegelerin] mahalli intihaplarına [seçim yerlerine] avdetleriyle [dönmeleriyle], mukarreratın [kararların] fiilen tatbikatına başlamaları tercih edildi. Fakat Kongre Heyeti Umumiyesi [Kongre Genel Kurulu] ve binaenaleyh Şarki Anadolu namına Sivas Kongresi’nde hazır bulunmak üzere Heyeti Temsiliye’den, bir heyetin tevkiline [vekil] karar verildi.

Erzurum Kongresi’nin Beyanname ve Nizamnamesi muhteviyatından [içeriğinden] başka hafi [gizli] kalmış hiçbir karar yoktur. Yalnız Sadrazam Ferit Paşa’nın Paris seyahatinden avdetinde [dönüşünde], Anadolu’da şüriş [karışıklık] olduğuna dair vukubulan bir tamimi Kongre’ce büyük teessüflerle okunmuş ve muhalifi hakikat [gerçeklere aykırı] ve menafii memleket ve millete muzir [memleket ve millet menfaatine zaralı] bu gafilane tebliğin derhal tekzibi şiddetle kendisinden talep edilmiştir. Bir de intihabı mebusanın tesrii [mebusların seçiminin hızlandırılması] talep olunmuştur. Erzurum Kongresi yalnız Şarki Anadolu murahhaslarından teşekkül etmiş bulunduğu için salahiyetini [yetkisini] bu daire dâhiline hasretmek mecburiyetini nazarı dikkatte tutmuştur. Ancak Garbi Anadolu ve Rumeli murahhaslarının iştirakiyle [katılmasıyla] tecelli edebilecek [ortaya çıkabilecek] am ve şamil [genel ve kapsamlı] salahiyetin istimalini [kullanılmasını] heyeti muhteremenizin huzuriyle [muhterem heyetinizin huzurunda olması]  meşrut [şartına bağlı] ve mukayyet [kayıtlı] gördü. Hatta bu sebepledir ki, Şarki Anadolu’daki millî cemiyetlerin birleşmesinden hâsıl olan [ortaya çıkan] kitleye, ünvan verirken, Şarki Anadolu kaydı kondu. Alelıtlak [rasgele], “Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyeti” yahut “Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti” unvanı umumisi [genel unvanı] istimal edilmek [kullanılmak] ve bütün milletin hukuku namına kendi kendine salahiyet vermek doğru olamazdı. Bu takdirde İstanbul’da vuku bulduğu gibi beş on kişinin bir araya gelerek bütün milletin sahibi salahiyet vekilleri [yetki sahibi vekilleri] imiş gibi indi [kendiliğinden] ve sahibi asli olan [asıl sahibi olan] milletle alakasız, bir teşebbüs mahiyetinde olabilirdi.

Bununla beraber efendiler, Erzurum Kongresi bütün memleketin ve milletin ittihat ve ittifak noktasında Şarki Anadolu vilayetlerince vilayatı saire [öteki vilayetler] ile her noktai nazardan [her bakımdan] iştiraki mesai temini emeli kat’idir [işbirliği temini emeli kesindir], üssülesasını [temel ilkesini] kabul eylemiştir. Bittabi huzuru alinizle [yüksek huzurunuzla]  münakit [toplanan] işbu Sivas Umumi Kongremizde vatanımızın yekpare, milletimizin yekvücut olduğu, lüzumu gibi ifade ve ispat edecek esasat vazolunur [temeller atılır].

Efendiler,

Millet Meclisi’nin toplanması için öteden beri gösterilen amali millîye [milli emeller] karşısında hükûmeti merkeziyenin bidayetten beri [başından beri] aldığı ihmalkâr ve bilahare [daha sonra]  mütemerridane [dik kafalı] ve Kanunu Esasi’ye külliyen mugayir etvarı [bütünüyle aykırı tavrı], son günlerde cereyanı millî tesiratiyle[milli cereyan etkileriyle] mümaşatkar [uysal] bir vaziyete girmiştir. İntihabata [seçimlere] emir verildiği malumunuzdur. Bunun tahakkukunu [gerçekleşmesini] inşallah azim ve celadetiniz [mücadeleciliğiniz] vücuda getirecektir. Ancak buna tekaddüm eden safhai vekayide [bunun öncesindeki vakalar safhasında] müteaddit [çok sayıda] veya münferit ecnebi mandaterlikleri gibi doğrudan doğruya hayat ve istiklalimizle alakadar bir mesele mevzuu bahsolmaktadır [söz konusu olmaktadır].

Meclisi millînin henüz toplanmamış olduğu bir sırada mahsur [kuşatılmış] ve istiklalini [bağımsızlığını] zayi etmiş [kaybetmiş] olan hükûmeti merkeziyenin, münferit ve gayri meşru [meşru olmayan] bir kararı ve yahut amali millîyeye [milli emellere] muhalif bazı tekâlifi hariciyeye [dış tekliflere] inkıyat [teslim olmuş] ve serfüru etmiş [boyun eğmiş] gibi emri vakilerin ihtimali zuhuratına [ortaya çıkması ihtimaline] karşı, Erzurum ve Sivas kongrelerinin ruhu millîyi temsilen ve birbirini takiben içtimaı [toplanması] muhakkak bir fali hayır ve selâmettir [hayırlı bir kurtuluş belirtisidir].

Maruzatım hitam [son] bulurken, vatan ve milletin fevzü halâsı gayesine [üstünlüğü ve kurtuluşu gayesine] merbut [bağlı] olan heyetimizin muvaffak bilhayır [hayırlısıyla başarılı] olması temenniyatını [temennilerini] barigâhı ilâhiye refeylerim [ilahi yaratanın yüceliğine sunarım]. [2]

DİPNOTLAR

[1] Mazhar Müfit KANSU, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, I. Cilt, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1997, s. 207-210

[2] Kemal ATATÜRK, Nutuk, Cilt: III Vesikalar, M. E. B. Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1982, s. 945-949, Vesika: 54

Türk İstiklâl Mücadelesi

PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP

Published

on

Giriş

Genel Türk Tarihi kapsamında Cumhuriyet Dönemi günümüzü de ilgilendirdiğinden özel bir ilgi ve öneme sahiptir. Cumhuriyet Dönemi Türk Tarihi araştırmalarda, başta arşiv belgeleri olmak üzere döneme ait gazete ve mecmualar, TBMM Zabıt Cerideleri, resmi istatistikler ve diğer yayınlar ile hatıra türü eserler ana kaynak olarak kullanılmaktadır. Cumhuriyet Dönemi Türk Tarihi kaynak çeşitliliğinin çok fazla olduğu bir dönemi kapsamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Tarihinin en önemli kaynaklarından birisi de süreli yayınlar içerisinde yer alan “Ayın Tarihi Mecmuası”dır. İlk defa Eylül 1923’te yayınlanan mecmua, Cumhuriyet Döneminin en uzun ömürlü ve içeriği bakımından en zengin süreli yayınlarından biridir. Ayın Tarihi Mecmuası, başta kronolojik çalışmalar olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyasi, sosyal ve ekonomik tarihine ait son derece önemli bilgileri içermektedir. Ayrıca Cumhuriyet Dönemine ait dış politika ile ilgili çalışmalar için de vazgeçilmez bir kaynak olma özelliğini taşımaktadır. Bu çalışmada, Ayın Tarihi Mecmuası’nın tanımlanan [Ayın Tarihi, Cilt: I, No (Sayı): 2 (Teşrinievvel [Ekim]), Basım Yeri ve Yılı: Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi, Ankara, 1339 [1923], s. 136-141] künyesinde Osmanlı Türkçesi ile yayımlanan “PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP” başlıklı makale, araştırmacı tarafından çevriyazı olarak sunulmuştur.

***

PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP

İlk Piskopos: Havarinin Şakirdi

Patrikhane müessesesinin tarih-i hayatını başlıca üç büyük devre ayırmak lazım gelir: Teşekkül devri, İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethinden evvelki devri, fetihten sonraki devri. Vaziyeti hazıra bu üçüncü devrin zeylini teşkil edecektir. Bu edvar-ı selasenin en büyüğü devr-i sani ve patrikhanenin en ziyade cismani ve milli nüfuz sahibi olduğu devir de maatteessüf devr-i ahirdir. Patrikhanenin ibtidai teşekkülü piskoposluk halindedir ve sırf ihtiyacat-ı diniye üzerine müessesdir. Elan patrik unvanına “İstanbul Başpiskoposu” takaddüm etmesi bidayet teşekkülünde patrikhanenin piskoposluk halinde bulunmasından neşet etmektedir. Kostantinopol’ün tesisinden mukaddem yani Şarki Roma İmparatorluğunun Mecusilik devrine aid olan ilk piskoposluk vefat-ı İsa’dan elli sene sonra Hristiyanlığı neşr ve telkin maksadıyla tesis edilmiş ve ilk piskopos da havariyundan Apostolos’un şakirtlerinden olup Kudüs’ten gelen Setasis Apostolos olmuştur.

İznik İçtimaı ve İlk Patrik

Malum olduğu üzere Hristiyanlık dediğimiz din-i İsa evvela Kudüs’te, ondan sonra da sırasıyla Yunanistan, Roma ve İstanbul’da yayılmıştır. Piskoposluk hali 24’üncü piskoposun zamanına kadar devam etti ve 25’inci piskoposun zamanında piskoposluk İznik’te içtima eden birinci ekümenik [bütün Hristiyan kiliselerinin murahhaslarından mürekkep umumi] Sinod’un kararıyla ekümenik patriklik ilan edildi. 25’inci piskopos da Birinci Mitrofanis aldı (315 ba’de-l-milat [Milattan sonra]). Piskoposluğun patriklik yapılmasının sebebine gelince: Miladın 300’üncü senesinde Kostantinopol’i tesis eden imparator Kostantin, bu şehri Şarki Roma İmparatorluğunun merkez-i siyasisi ilan ettiği gibi Paplık makamına tekabül edecek bir merkez-i dini de tesis etmek istemiş ve bu maksatla piskoposluğu patriklik yaptırmıştır. (325 ba’de-l-milat [Milattan sonra])  Bununla beraber Rum Patrikliği Hristiyanlıkta Papalıktan sonra gelir. Esasen o zamanlarda garp ve şark Hristiyanlığı arasında mezhep farkı yok idi. Mezhep farkı inkısam-ı siyasetten, Roma İmparatorluğunun şarki ve garbi namlarıyla ikiye ayrılmasından üç yüz sene sonra dokuzuncu asır miladında, patrik meşhur Fotiyus zamanında hades olmuştur. Patrikliğe kalb edilinceye kadar piskoposluğun vezaifi sırf dini idi ve bugün alelade bir papasın kilise içindeki işleri ne ise o idi. Fazla olarak o devirde kiliseler aynı zamanda bir de mektep vazifesini gördükleri cihetle oraya devam eden çocukları okuturdu. İlk devir burada bitiyor.

Piskoposluğu patriklik yaptıran imparator Kostantin bu yeni makam-ı diniye bir de yüksek bir paye vermek istemiş ve bu maksadın sevkiyle bir hiyerarşi [usul-i meratibe] ihdas edilmiştir ki patriklik makamı dereceat-ı ruhaniyenin en yükseğini teşkil etsin. Şimdi ikinci devre giriyoruz.

İmparatorların Tahammülü

Hemen o asır kadar süren bu ikinci devir 25’inci piskopos ve birinci patrik sayılan I. Mitrofanis’in patrikliğiyle başlıyor. Bu devir dâhilinde patrikliğin hiçbir cismani salahiyeti yoktur. Patriklik makamı imparatorluğun hududu dâhilindeki şehir ve kasabalarda ve bunların köylerinde bulunan kilise ve manastırların ve bunlara merbut emlak ve akar ve arazinin idaresiyle meşgul muhtelif ruhban heyetlerinin mercii idi. Filvaki bu ikinci devir esnasında bazı patriklerin nüfuz sahibi oldukları vakidir. Fakat bu, kendi şahıslarının imparator saraylarında mergub olmasından, bazı imparatorların hissiyat-ı diyanet perveranelerinin fazla kuvvetli olmasından ileri geliyordu. Patriklerin bu nüfuzlu zamanlarda imparator saraylarına her dediklerini kabul ettirmeye muvaffak oldukları da oluyordu. Fakat bu nüfuz vaktin imparator veya patriğin değişmesiyle veyahut ölmesiyle tahvile uğrar, azalır, çoğalırdı. Yani bu nüfuz sırf şahsi bir mesele idi.

Bundan dolayıdır ji diyanete pek mümaşatkar olmayan imparatorlar zamanında patriğin mertebesi iner, alçalır, nüfuzu azalırdı. İmparatorlar alelekser istediklerini patrik intihap ettirirlerdi. Bir rivayete nazaran imparatorların biri mergubi olan on dört yaşında bir çocuğu patrik tayin etmiştir.

Katolikten Ortodoksluğa

Bu uzun devir içinde Patrikhane tarihinde kaydedilecek en şayan-ı dikkat hadise patrikliğin Ortodoks Patrikliği namını alarak Papalıktan ayrılması olmuştur. Bu dahi ekümenik bir Sinod’un kararıyla yapılmıştır.

Bu devri yirmi dört piskoposluk da dâhil olmak üzere 158 patrik idrak etmiştir. Kurun-ı Vusta devrini kapattığı gibi Patrikhane tarihinin de ikinci devrini kapatan İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethi Patrik İkinci Atanasyus zamanında vuku bulmasıdır.

İstanbul’un Fethinden Sonra

Fetihten sonra ilk patrik malum Yenadiyus’dur. Rum tarih nüvisleri, Fatih Mehmed’in patrikhaneye yeni bir salahiyet vermediğini ve patrikhanenin Osmanlılar zamanında nail oldukları hukuk ve imtiyazatın ikinci Halife Ömer İbn’ül-Hattab Hazretlerinin, Kudüs-i Şerifin zaptında vermiş oldukları imtiyazatın aynı olduğunu iddia ediyorlar ki bu iddia patrikliğin fetihten evvel cismani bir salahiyeti olmadığını ve patrikhanenin salahiyet-i cismaniyesinin ta ikinci halifenin zamanına ait olduğunu ispat etmektedir. Hâlbuki Hazreti Ömer’in malum olan ve yalnız bir taraflı ahitnamesinde [Mezkûr ahitnamenin sureti Tarih-i Taberi’de münderiçtir] ancak emniyet ırz ve can ve mal kefalet-i İslam altına alınıyor ki bu itibar ile de Rum tarih nüvislerinin iddiay-ı vaki ihtiyaca salih olamaz. Fatih Sultan Mehmed Yenadiyus’u patrik nasp ettiği zaman kendisine yaptığı iltifatlardan başka bir de “Millet başı” unvanını vermiştir. Patriklerin Rum milleti işleriyle iştigalleri işte o zaman başladı. Patrikhane o zaman cismani salahiyet aldı. Bu, Fatih’in bir hatası olup olmadığı meselesi seddimizin haricindedir.

Cismani Teşkilat

Mamafih şu noktada burada kaydedilmelidir ki patrikler kendilerine gösterilen bu iltifatlardan bu lütuflardan metbularına karşı medyun-ı şükran olacakları yerde bu haklarını ve bu salahiyetlerini daima ve daima hükumet metbularının aleyhinde istimal etmişlerdir. Evvel emirde patriğe “Millet başı” denilince patrikhaneyi bir nevi saray-ı hükümdariye kalbettiler, patrik artık bir hükümdar oldu. Vezaifi sırf dini olan Sinod meclisinden maada “Müşavirler” namı tahtında Rum milletinin en milliyetperverlerinden mürekkep meclis-i cismani teşkil edildi. Ve patrik daima ve hatta huzur-ı hümayunda bulunduğu zamanlarda bile göğsüne iki başlı kartal resmini havi bir alamet taşıyordu. Patrikhane dâhilinde “Mabeyinciler” bulunuyor ve patrik ancak müsaade-i mahsusası istihsal edildikten sonra, bu mabeyincilerin delaletiyle ziyaret edilebiliyordu. Bu hal Meletios’un infisali zamanına kadar böylece devam etti. Patrikhanenin ancak hükümdar saraylarına mahsus teşkilattan olmak üzere bir de “Matbah-ı Amire”si var idi ki bu da son günlere kadar devam ediyordu. Patrikhane Osmanlı Devletinin inhitat safhalarında da büyük roller oynamıştır. Mesela Osmanlı Devleti ile muhtelif devletler arasında akdedilen muahedattan hiçbiri yoktur ki patrikhane hakkında bir devlet için bir takım mevad ve ahkâm-ı muzırayı ihtiva etmiş olmasın. Bu da devletin her gaileli zamanlarında, harp zamanlarında, müzakerat-ı sulhiye zamanlarında patrikhanenin düvel-i Hristiyaniyeye vuku bulan müracaat-ı mütevaliye-i tezellümkaranesinin neticesi idi. Bilhassa Tanzimat Hatt-ı Hümayunundan sonra patrikhane büsbütün milli-Yunani, siyasi-Avrupai bir mahiyet aldı.

Patrikhane Sefir(!)leri

Patrikhane kapu kahyaları hükumet nezdinde adeta bir sefir idiler. Şu farkla ki sefirler Hariciye Nazırına, kapu kahyaları da Adliye Nazırına müracaat ediyorlardı. O derecede ki mesela zabıta tarafından Rum’un biri herhangi bir sebepten dolayı tevkif edildi mi, kapu kahyası derhal Adliye Nazırına gider ve keyfiyeti adeta “protesto” ederdi.

Patrikhanenin en çok güvendiği, temas ettiği, Osmanlılar aleyhindeki tertibatta hadim olduğu devlet Rusya idi. Bununla beraber şurası da bilinmelidir ki patrikhanenin en büyük müzahiri Rusya devleti olmakla beraber onun kıblesi ve veçhe-i istikbali Yunanistan idi. Çünkü Yunanistan da Helen, Rumluk da Helendir ve Helenizmin en çok korktuğu İslamizmdir. [Son günlerde Patrikhane ile Rus kilisesi arasında yeni muaşekalar başladı. Dikkatle takip edilmek lazım gelir.]

Patrikhane Nakli Meselesi

Patrikhanenin bugünkü vaziyeti karışıktır. Vaziyet-i müstakbelesi tabii Lozan Muahedenamesinin ekalliyetler hakkındaki ahkamı dairesinde tespit edilecektir. Patrikhanenin cismani selahiyetten ve milli mahiyetten tecridi üzerine, en evvel Meletios’un kafasından çıkmış olarak Patrikhaneyi İstanbul’dan mahall-i ahara nakletmek meselesi çıktı. Buna Yunanistan da diğer otosefal kiliseler de, buradaki patrikhane erkanı da aleyhdardır. Yunanistan’ın aleyhtarlığı, patrikhanenin velev ki leş halinde olsun, İstanbul’da bulunmasında İstanbul’daki Rumlar için kuvvetli bir teselli olmasından, diğer otosefal kiliselerin aleyhtarlığı da patrikhanenin nakli halinde onun gideceği yerler, tabii olduğu üzere bir Yunan şehrinin Ortodoksluğun en büyük merci-i diniyesi mahiyetini almak itibariyle şereflenmesine mani olmak maksadından, burada kiliseler aleyhdarlığı da kendi mevkii ve memuriyetlerini kaybetmek endişesinden tevlit etmektedir.

[Türk nokta-i nazarına göre patrikhanenin nakli meselesi şayan-ı tetkiktir. Nakli halinde nereye gidecek? Eğer muhakkak Yunanistan’a giderse bizim için nakli daha muvafıktır. Eğer Rusya’ya giderse bizim için nakli gayr-i muvafıktır. Çünkü o takdirde Rusların elinde bizim aleyhimizde kuvvetli bir amil olur. Bizim en büyük gayretimiz onu zayıflatmak, nüfuz-ı maneviden tecrit etmek, leş haline getirmeye masruf olmalıdır. Burada şurasını da ilave etmek istiyorum ki Papa Eftim, patrikhanenin hükumet-i milliye nezdindeki mümessilliğini elde edebilmek için buradaki patrikhaneye Türk-Ortodoks Kilisesinin mülga olduğuna dair imzalı bir senet vermiş. Bunun tahkiki ve sübutu halinde icabının icrası lazım gelir. ]

Teneffüs Ettikçe Büyüyen Yılan

Fatih Sultan Mehmet’in, İstanbul’u fethinden sonra (H. 857), patrik Yenadiyus’a bahşetmiş olduğu imtiyazat, doğduğu andan itibaren teneffüs ettikçe büyüyen zehirli yılanlar gibi zaman gittikçe büyüdü, genişledi ve nihayet Fener Patrikhanesi, ruhani ve cismani meclisleriyle, vekilleriyle! Sefirleriyle velhasıl bir hükumet teşkilatının icap ettirdiği bütün teferruatıyla hilafet ve saltanat payitahtında bir fesat ocağı mahiyetinde tam 482 sene yani Lozan sulhunun akdi tarihine kadar devam etti. Lozan’da sulh muahedenamesi müzakere edilirken patrikhane meselesi de mevzu bahs oldu. Murahhaslarımız bu müzmin çıbanı kati bir ameliye ile kökünden çıkarıp atmak istediler. Patrikhanenin İstanbul hudud-ı haricine çıkarılması noktasına çok ısrar ettiler. Bir taraftan otosefal kiliseler diğer taraftan patrikhanenin İstanbul’dan kalkması işine gelmeyen Yunanlılar “Hristiyanlık namına” Avrupa ve Amerika’nın dini taassubunu tahrik için kıyamet kopardılar ve bütün Hristiyan âlemine tezellümler, protestolar ve istimdatnameler yağdırdılar.  Mezhep itibariyle Ortodoksluktan büsbütün ayrı ve hatta Ortodoksluktan müteneffir olan Anglikan kilisesi bile patrikhanenin İstanbul’da ipkası için teşebbüsatta bulundu: Anglikan mezhebinin en büyük reis-i ruhanisi bulunan İngiltere’de Kenterbori arçbişuçi bu hususta büyük nüfuz-ı ruhanisini istimal ederek Lozan’da İtilaf murahhaslarına yine “Hristiyanlık namına” mütevali ve şiddetli müracaatlarda bulunmaya devam etti. Meletios’la “Fener” denilen fesat ocağı söndürülmüş fakat enkazı olduğu yerde bırakılmış oldu.  Bu kadarı da memleket hesabına kaydedilecek büyük bir muvaffakiyettir.

Her kuvvet ve menfaat karşısında eğilmeyi, zehirli yılanlar gibi sokmak fırsatını kaçırdığı zaman dilini çıkarıp yalvarmayı asırlardan beri talim eden Rumlar, mütarekeden beri Türk izzet-i nefsini rencide eden hayâsızlıklarını patrik mahut Meletios’a yükletmek ve bu suretle işin içinden sıyrılmak istediler. Rum ırkına mahsus bütün fezayih ve desaisi nefsinde cem eden Meletios da millet-i metbusuna karşı irtikâp ettiği cinayetlerin hesabını ödemekten korkarak İstanbul’un tahliyesinden takriben iki hafta evvel-güya mezunen-Yunanistan’a savuşarak Aynaroz’a yerleşti.

Meletios Selanik’te propagandalarına devam etti ve etmektedir. Merkum patrikhanenin İstanbul’dan Aynaroz’a ve Yunanistan’da diğer bir halle nakline şahsen taraftardır. Fakat yukarıda sayılan esbaptan dolayı, gerek otosefal kiliseler gerekese Yunanlılar bu fikre muarızdırlar. Hatta Rum Ortodoksluğunun en büyük makamlarından olan Kudüs ve İskenderiye patrikleri Meletios’a taraftar değildirler. Bunlar diyor ki Miladi 325 yılında İznik’te teşekkül eden Sen Sinod İstanbul patrikliğini kabul etmiştir. Binaenaleyh bu karar mukaddestir. Buna riayet lazımdır. Meletios bir taraftan kral taraftarlarını diğer cihetten Venezilosçuları gücendirmiş olduğu cihetle resmi Yunanistan’dan bu hususta kâfi derecede müzaheret göremiyor.

Papa Eftim Efendinin Fener Darbesi

Müttefikin işgal kıtaatı İstanbul’da son günlerini yaşarken Türk mahbelikiyle hatta Orat Anadolu Rumlarının Türk-Ortodoks olduklarını iddia etmekle maruf Keskin Metropolidi Papa Eftim Efendi bir “Fener darbesi” yaparak patrikhaneye misafir olmuştur.

İstinatgâhları olan Avrupa ordusunun İstanbul’dan hasren çıkmaya mecbur olduğunu gören patrikhane erkânı telaş içinde sık sık içtimalar akdederek vaziyetini kurtarmaya çalışıyor ve vaktiyle aforoz ettikleri Papa Eftim’den şefaat diliyorlardı. Tahliyenin ferdasında [5 Teşrinievvel 339] Fener kilisesinde [Lozan sulhundan sonra Patrikhane namıyla bir müessesenin mevcudiyetini ismen olsun tanımak doğru olamayacağından sabık Patrikhaneye sadece “Fener kilisesi” demek herhalde daha muvafık olur.] akdedilen içtimada, Papa Eftim Efendinin Ankara hükumeti nezdinde patrikhane mümessil ve murahhası olarak tayinine… Ordunun istikbaline iştirak etmek üzere üç metropolit ile Papa Eftim Efendiden mürekkep bir heyetin teşkiline… Patriklik makamının münhal olduğuna ve kilisenin idare-i muvakketesini Sinod meclisinin deruhte ettiğine dair patrikhane metropolitliklere bir tamim irsaline, patrikhane kilisesi riyasetine Seylu metropoliti Evriyeniyus’un intihabına sabık Kayseri metropoliti Amurusyus’un patrik müsteşarlığına tayinine ve daha birtakım feri işlerin icrasına karar verildi. Aynı günde Papa Eftim Efendi Rum milletine nesayihi havi bir beyanname neşretti.

Papa Eftim Efendinin Vaziyeti

Bundan sonra Fener kilisesi papasları ve Sinod Meclisi hemen her gün içtimalarına devam ettiler. İlk günlerde Papa Eftim Efendiye karşı müdara ile hareket eden papaslarla Rum matbuatı mumaileyhin harekâtını zorbalık diye tavsif ederek tenkidata başladılar. Papa Eftim Efendinin hükumete karşı vaziyet-i hukukiyesi Türk Rum matbuatında münakaşa edilmeye başladı.

Mumaileyh, patrikhane tarafından hükumet nezdinde vekil ve murahhas olduğuna dair patrikhaneden bir vekâletnameyi hamilen Ankara’ya avdet etti. Patrikhanenin haiz olduğu cismani imtiyazların kâffesi ilga edilmiş olduğundan kemafü’s-sabık hükumet nezdine “sefaret” veya herhangi bir sıfat ve unvanı haiz bir vekil gönderemezdi. Bittabi Adliye Vekâleti de bu sıfatı haiz bir kimseyi kabul edemez. Adliye Vekil-i sabıkı Seyid Beyefendi de aynı veçhile hareket etti. Papa Eftim Efendinin ibraz ettiği vekâletnameyi o tarzda kabul etmedi. Fakat kiliseler de diğer müesseseler gibi kanunen şahsiyet-i hükmiyeyi haiz olduklarından bunlar,  mehakim ve mecaliste alelade davalarını takibe, müdafaa ve mehakime ile ispat ve redd-i davaya salahiyetdar ve mukavelattan musaddak vekil tayi edebilecekleri cihetle Papa Eftim Efendinin de bu şekilde ve yalnız mehakim ve mecaliste mamul olmak üzere patrikhanenin vekâlet-i kanuniyesini deruhte edebileceğini mumaileyhe tebayiğ etti. Papa Eftim Efendi de Türkçe ve Rumca matbuatta bu hususta cereyan eden münakaşata cevap olmak üzere Anadolu Ajansı ile vuku bulan bir mülakatında vaziyeti izah ederek kendisinin alelade bir vekil olduğunu ve patrikhanenin hiçbir suretle “sefir” ve murahhas”ı olmadığını söyledi.

Ayasofya Cami Kaldıkça

Papa Eftim Efendinin etrafında kopan bütün gürültülere rağmen patrikhane “bugünkü vaziyeti kurtarmak” için birtakım muvakkat tedbirler ittihaz ettiğini ve fakat istihdaf ettiği gayelerden hiçbir şey feda etmeyeceğini yeni vekil Amorusyus açıktan açığa itiraf etti. İlk günlerde bir takım beylik laflar söyleyen ve bu suretle Türklerle güya anlaşmak isteyen Amorusyus şerü’l-safi Meletios’tan daha az hain değildi. Bu papas da mütarekeden sonra Türklüğü tahkir için mümkün olan her şeyi yapmış, Türk’e karşı gayz ve adavet kusanların önünde gitmiş ve milletimizi boğmak isteyenlere maddi, manevi yardımlarda bulunmuştu. Merkum, ilk günlerde, arada hiçbir şey olmamış gibi “her şeyi unutalım, Türklerle hoş geçinmek isteriz” tarzında sözlerle yapmış olduğu hayâsızlıkların üstüne bir sünger çekmek istiyordu. Fakat bu papas bilmiyordu ki maddi menfaat ve şahsi husumetlere müteallik her şeyi afv edecek, unutacak kadar alicenap olan Türk, milli izzeti nefsine hakaret edenleri asla unutmaz ve afv edemez. Bunu anlayan Amorusyus iç yüzünü dışarı vermekte gecikmedi ve 10 Teşrinievvel [Ekim] [1]339[1923]’da Tevhid-i Efkâr muhabiriyle esnay-ı mülakatta “zanneder misiniz ki Rumluk susacaktır. İstanbul’da Ayasofya cami olarak kaldıkça, Rumlar kiliseden tahvil edilmiş camileri gördükçe her gün sizi telin edecektir… diyecek kadar küstahlığa cüret etmiştir. Aynı zamanda: “Unutmayınız ki hepinizin damarlarındaki kan Rum kanıdır, çünkü bizim kızlarımızı aldınız bizim kanımızla aşılandınız…” sözleriyle Rumlara bu cihetten olsun bir iftihar hissesi ayırmak isteyen Amorusyus Efendi İstanbul’da Hüseyin Hilmi Paşanın konağında tevlid ve “Türk’ün dizi dibinde hidmet” ettiğini ilan ederek ırkının evsafına ve nankörlüğüne kendi kendini iyi bir misal olarak göstermiş idi.

Sen Sinod’un Son Kararı

Papas Amorusyus çevirme hareketinde iflas ederek selefi Meletos’a iltihak ettikten sonra muvakkat patrik vekâletine Kirilos geldi. Mumaileyh, bu vazifeye muvakkaten intihap edildiği cihetle münhal olan patrikliğe bir papasın intihabına Sinod Meclisi karar verdi. Ve bu kararı ve tarz-ı intihabı- tarihi bir mahiyeti haiz olması itibariyle-aynen aşağıya derç ettiğimiz bir tamimle merakiz-i ruhaniyeye tebayiğ etti. Tamim şudur:

“Patriklik makam-ı alisinin münhal kaldığı 4 Teşrinievvel tarih ve 4810 numaralı Sen Sinod’un tamimi ile işar kılınmıştır. Bu kere patrikhane sırf ruhani kilise merkezi olmak sıfatındaki yeni vaziyeti üzerine yeni patriğin atideki tarzda intihabının takarrür eylediği tebliğ olunur:

  1. Patrikhane intihabına doğrudan doğruya patrikhaneye mensup olanlar ile bilfiil hidmette bulunan metropolitler ve serpiskoposlar iştirak edeceklerdir.
  2. Bunların cümlesi bila istisna tamimin yevm-i tarihinden itibaren kırk gün zarfında kendilerince münasip görülen namzedin ismini bir pusulaya yazıp o pusulayı memhur bir zarf derununa vaz ve üzerine (rey pusulasını ihtiva ediyor) ibaresi yazıldıktan sonraSen Sinod Meclisi Reisi olan Erdek Metropoliti Kalinikos’a hitaben bir kapalı mektup ile göndereceklerdir.
  3. Patrik namzedi olarak yedi sene hidmette bulunan metropolit ve serpiskoposlar gösterilecektir.
  4. Rey pusulaları, bu tamimin yevm-i tarihinden itibaren kırk birinci günde İstanbul’da bulunan metropolitlerin iştirakiyle Sen Sinod Meclisinde tasnif olunacak ve netice-i tasnifte muktezi evsafı haiz üç kişilik bir cetvel tanzim olunacaktır.
  5. Bu üç namzetten biri, İstanbul’da bulunan metropolitler ile Sen Sinod Meclisi tarafından patrikhane kilisesinde icra olunacak ayin-i ruhaniden sonra kanuni reyler ile patrik intihap olunacaktır.

Binaenaleyh baladaki mukarraratın nazar-ı itibara alınarak tayin olunan mühlet zarfında her bir metropolitin intihabatın icrası için rey pusulasını göndermesi beyan olunur.

18 Teşrinievvel 1923”

Sen Sinod’un yukarıdaki tebliğine nazaran yeni patrik intihabına gelecek ayın yirmi sekizinden itibaren başlanacaktır. “Patrikhane sırf ruhani ve kilise merkezi olmak hakkındaki yeni vaziyeti üzerine” intihap olunacak yeni patriğin bu vaziyetle mütenasip evsafı haiz olması şüphesiz ki lazımdır.  Aksi takdirde “Fener fesat mumu” yanacak ve “iki başlı kartal”ın temsil ettiği mefkûre muhafaza edilecektir.

[Ayın Tarihi, Cilt: I, No (Sayı): 2 (Teşrinievvel [Ekim]), Basım Yeri ve Yılı: Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi, Ankara, 1339 [1923], s. 136-141]

Continue Reading

Türk Tarihi

İstanbul’un İtilaf Devletleri Tarafından Fiilen İşgali (13 Kasım 1918)

Published

on

Giriş

13 Kasım 1918’de İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul Boğazı’na girişi, Osmanlı tarihinin son döneminin en kritik olaylarından biridir. Mondros Mütarekesi imzalanmış olsa da, İstanbul’a uygulanan fiilî işgal, mütareke hükümlerinin ötesine geçen bir kontrol mekanizması yaratmıştır. Bu olay, yalnızca askerî hâkimiyetin kurulduğu bir an değil; Osmanlı yönetiminin meşruiyet kaybı, şehir düzeninin dönüşümü, sosyal moral çöküşü ve eşzamanlı olarak milli direniş fikrinin doğuşunu simgeleyen bir dönemeçtir.

Bu çalışma aşağıdaki sorulara cevap aramaktadır:

İşgale giden yolda hangi diplomatik, askerî ve psikolojik mekanizmalar rol oynamıştır?

13 Kasım 1918, Osmanlı egemenliği açısından hangi kırılmayı temsil etmektedir?

Fiilî işgal ile resmî işgal arasında nasıl bir fark vardır ve tarih yazımı bu ayrımı neden sıklıkla göz ardı etmektedir?

İşgal İstanbul’un toplumsal hafızasında nasıl bir iz bırakmıştır?

Bu olay, Millî Mücadele’nin fikri zeminini hangi açılardan tetiklemiştir?

1. Mondros Mütarekesi’nin Siyasal Anatomisi ve İşgale Giden Süreç

1.1. Eleştirel Tarih Yöntemi Açısından Mütareke Maddelerinin Yorumu

    Mütarekenin 7. maddesi, belirsizliği sebebiyle diplomatik genişletmeye en açık maddedir. İngiliz belgeleri “İstanbul’un düzeni tehlikede” yorumunu meşru kabul ederken, Osmanlı heyeti bu maddeyi yalnızca savaş bölgeleri için geçerli görmüştür.

    Burada “metin ile niyet” arasındaki boşluk işgale zemin hazırlamıştır.

    1.2. Boğazlar Sorununun Uluslararası Boyutu

    Boğazların kontrolü, İngiltere’nin 19. yüzyıldan itibaren benimsediği deniz üstünlüğü stratejisinin çekirdek unsurudur.

    • İngiltere: Boğazların uluslararasılaştırılması
    • Fransa: İstanbul üzerinde kültürel nüfuz
    • İtalya: Akdeniz’de denge unsuru
    • Yunanistan: “Megali Idea” bağlamında fırsat arayışı

    İstanbul, yalnızca Osmanlı Devleti için değil, Büyük Güçler arası hegemonya mücadelesinin kesişim noktasıdır.

    1.3. Osmanlı Devleti’nin Yapısal Çöküşü

    1918 sonbaharında Osmanlı’nın:

    • bütçe açığı,
    • ordunun dağılması,
    • gıda krizi,
    • bürokratik çöküş,

    gibi yapısal sorunları işgale zemin hazırlamıştır.

    Eleştirel tarih yöntemi bu noktada “işgal”i yalnızca dış müdahale değil, iç zayıflığın sonucu olarak da ele alır.

    2. 13 Kasım 1918: İtilaf Devletleri Donanmasının İstanbul’a Girişi

    2.1. Donanmanın Kompozisyonu

    İngiliz arşivlerine göre Boğaz’a giren filo:

    • 22 İngiliz
    • 12 Fransız
    • 17 İtalyan
    • 4 Yunan
    • Yardımcı gemiler

    toplam 55–61 gemi arasında değişmektedir.

    Bu güç gösterisi yalnızca askerî değil, psikolojik bir şok stratejisidir.

    2.2. Tanıklıklar: Mustafa Kemal ve İstanbul Halkı

    Mustafa Kemal’in Haydarpaşa’da gördüğü manzara karşısında söylediği:

    “Geldikleri gibi giderler.”

    ifadesi, askeri liderlik psikolojisi açısından bir “direniş çerçevesi” inşa etmiştir.

    Halide Edib ise bu günü “şehrin ruhunun esir alındığı gün” olarak tanımlar.

    2.3. Şehir Sosyolojisi Açısından İşgalin Tasviri

    İşgal günü:

    • Galata Köprüsü’nde toplanan kalabalığın sessizliği
    • Tophane rıhtımına indirilen birlikler
    • İstanbul polisinin pasifize oluşu
    • Pera’daki gayrimüslim cemaatlerin temkinli kutlamaları

    gibi unsurlar şehir sosyolojisinin “eşzamanlı çoklu duygular” barındıran yapısını ortaya koyar.

    3. Vaka Analizleri: İşgalin Çok Boyutlu Etkileri

    Vaka 1: Osmanlı Yönetim Aygıtının Çöküşü ve Tevfik Paşa’nın Görevlendirilmesi

    Tevfik Paşa’nın getirilmesi İngilizlerin “ılımlı, denetim altına alınabilir hükümet” arayışıyla uyumludur.

    Bu, klasik sömürge stratejisinin bir türüdür: Yerel yönetimi tamamen devirmeden etkisiz kılmak.

    Vaka 2: Polis Teşkilatının Yeniden Düzenlenmesi

    İngiliz subayları polis merkezlerinde denetim noktaları kurmuş, atamalara müdahale etmiş, “güvenilir” görülen isimleri öne çıkarmıştır.

    Bu durum fiilî işgalin “hiyerarşi kırma stratejisi”dir.

    Vaka 3: Basının Kontrol Altına Alınması

    Peyam-ı Sabah gibi gazeteler İngiliz yanlısı çizgiye evrilmiş; İleri ve Yeni Gün gibi gazeteler baskı altına alınmıştır.

    Bu, modern anlamda enformasyon savaşının erken bir örneğidir.

    4. Fiilî İşgal – Resmî İşgal Ayrımı: Tarih Yazımı Eleştirisi

    Türk tarih yazımında “öğretim kolaylığı” gerekçesiyle İstanbul’un yalnızca 16 Mart 1920’de işgal edildiği aktarılır. Ancak:

    • egemenlik kaybı,
    • idari müdahale,
    • askerî sınırlama,
    • polis ve basın kontrolü,

    ölçütleri dikkate alındığında 13 Kasım 1918 tam nitelikli bir fiilî işgaldir.

    Eleştirel tarih yazımı, devletlerin “resmî söylem”leri ile arşiv gerçekleri arasındaki farkı açığa çıkarır.

    5. İşgalin Psikolojik ve Toplumsal Etkileri

    5.1. Moral Çöküş ve Mill Kimliğin Yeniden İnşası

    İşgal, İstanbul halkında:

    • yenilmişlik,
    • belirsizlik,
    • öfke,
    • utanç,
    • milliyetçi uyanış

    gibi duyguları aynı anda tetiklemiştir.

    5.2. Aydınlar Üzerindeki Etkiler

    Ahmet Emin Yalman, Halide Edib, Celal Nuri gibi yazarların günlüklerinde:

    • “Öfke”
    • “Aşağılanma”
    • “Direniş gerekliliği”

    temaları baskındır.

    5.3. Millî Mücadele’nin Psikolojik Kaynağı

    Mustafa Kemal’in 1918–1919 arasında İstanbul’da yaptığı temaslar, işgal psikolojisinden doğan direniş enerjisini Anadolu’ya taşıyan bir “fikri köprü” oluşturmaktadır.

    Sonuç: 13 Kasım 1918’in Tarihi Konumlandırılması

    Bu makalenin kapsamlı analizi göstermiştir ki:

    • İstanbul’un işgali diplomatik, askerî, psikolojik ve idari boyutları olan çok katmanlı bir harekettir.
    • 13 Kasım 1918, 16 Mart 1920’den bağımsız düşünülemez; ancak bu ilk tarih egemenlik kaybının başlangıcıdır.
    • Bu olay, milli kimliği yeniden kuran bir “travmatik başlangıç anı”dır.
    • Millî Mücadele’nin ruhu, bu işgal gününde şekillenmiştir.

    Kaynakça

    Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar I, M. E. B. Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1977, s. 54-57

    Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü I, TTK Yayınları, TTK Basımevi, Ankara, 1993, s. 24-26

    Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele I (Mutlakıyete Dönüş 1918-1919), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004, s. 79-114

    Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul 1918-1923, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008.

    Zekeriya Türkmen, “İstanbul’un İşgali ve İşgal Dönemindeki Uygulamalar (13 Kasım1918-16 Mart 1920)”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: XVIII, Temmuz 2002, Sayı: 53, s. 319-372

    Abdurrahman Bozkurt, “İstanbul’un İşgali”, Atatürk Ansiklopedisi

    https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/690/%C4%B0stanbul’un-%C4%B0%C5%9Fgali

    Continue Reading

    Türk İstiklâl Mücadelesi

    TBMM’nin 30 Ekim 1922 Tarihli ve 307 Sayılı Kararı: Egemenliğin Yeniden Tanımı ve Tarihi Kırılma Noktası

    Published

    on

    Özet

    30 Ekim 1922 tarihli ve 307 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) kararı, Osmanlı Devleti’nin hukuken sona erdiğini ve TBMM Hükûmeti’nin “hududu millî dâhilinde vârisi” olduğunu ilan ederek, Türk siyasi tarihinde bir meşruiyet inkılabı yaratmıştır. Bu karar, yalnızca bir rejim değişikliği değil; aynı zamanda meşruiyet, egemenlik, kimlik ve tarih yazımı alanlarında köklü bir yeniden kuruluşu temsil etmektedir. Makalede, söz konusu karar amaç, yapı, işleyiş, kavramlar, kişiler, kurumlar ve olaylar üzerinden incelenmekte; ayrıca eleştirel tarih yöntemi ve vaka analizleri aracılığıyla kararın tarihi anlamı çok boyutlu olarak değerlendirilmektedir.

    Anahtar Kelimeler: 307 sayılı karar, TBMM, egemenlik, meşruiyet, hilafet, milli egemenlik, tarihi inşa, eleştirel tarih.

    1. Giriş: Tarihi Bağlam

    Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nin siyasi egemenliği, Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) ile fiilen; Sevr Antlaşması (10 Ağustos 1920) ile hukuken sona ermiştir.

    Anadolu’da 23 Nisan 1920’de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, fiilî bir egemenlik alanı yaratmış; ancak uluslararası hukukta meşruiyet bakımından tartışmalı kalmıştır.

    Lozan Barış Konferansı’na (1922) hem İstanbul Hükûmeti hem TBMM Hükûmeti davet edilince, “kim meşrudur?” sorusu ortaya çıkmıştır.

    TBMM, bu soruya 30 Ekim 1922 tarihli ve 307 sayılı kararla cevap vermiştir:

    Osmanlı İmparatorluğu’nun İnkıraz [son] bulup Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti Teşekkül Ettiğine Dair.

    Osmanlı İmparatorluğunun munkarız olduğuna [son bulduğuna] ve Büyük Millet Meclisi Hükûmeti teşekkül ettiğine [kurulduğuna] ve Yeni Türkiye Hükûmetinin Osmanlı İmparatorluğu yerine kaim [geçmiş] olup onun hududu milli dâhilinde yeni varisi olduğuna ve Teşkilatı Esasiye Kanunu ile hukuk-ı hükümranı [hükümranlık hakları] milletin nefsine [kendisine] verildiğinden İstanbul’daki Padişahlığın madum [yok olduğuna] ve tarihe müntakil bulunduğuna [intikal ettiğine] ve İstanbul’da meşru [şeriata, kanuna uygun] bir hükûmet olmayıp İstanbul ve civarının Büyük Millet Meclisine ait ve binaenaleyh [dolayısıyla] oraların umur-ı idaresinin [yönetim işlerinin, yönetiminin] de Büyük Millet Meclisi memurlarına tevdi edilmesine [bırakılmasına] ve Türk Hükûmetinin hakk-ı meşru [meşru hakkı] olan Makam-ı Hilafeti esir bulunduğu ecnebilerin elinden kurtaracağına karar verildi.” 30.10.1338 [1922] [1]

    Osmanlı İmparatorluğu inkıraz bulmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, onun hududu millî dâhilinde yeni vârisidir.

    Bu ifade, hem Osmanlı hanedanı ile hukuki kopuşu, hem de devletin tarihi sürekliliğini aynı anda tesis etmiştir.

    2. Amaç: Egemenliğin Kaynağını Yeniden Tanımlamak

    307 sayılı kararın iki temel amacı bulunmaktadır:

    Dış meşruiyet: Lozan’da tek temsilci olmak ve uluslararası alanda TBMM’yi tanıtmak.

    İç meşruiyet amacı: Egemenliği hanedan millete devretmek ve yeni bir “kurucu iktidar” inşa etmek.

    Bu bağlamda karar, egemenliğin kaynağını yeniden tanımlayarak
    millet egemenliği ilkesinin temelini atmıştır.

    3. Yapı ve İşleyişi

    Karar üç temel yapı taşına sahiptir:

    UnsurİçerikGörev
    TespitOsmanlı İmparatorluğu’nun “inkıraz bulduğu”Eski rejimin sona erişini hukuken ilan eder.
    BeyanTBMM Hükûmeti’nin “hududu millî dâhilinde vârisi” olduğuDevletin sürekliliğini tesis eder.
    Sonuç“Meşru hükümet yalnız TBMM Hükûmetidir”Yeni meşruiyetin tesisi

    Karar, TBMM Genel Kurulu’nda yapılan tartışmalar sonucunda oybirliğiyle kabul edilmiş, ardından 1 Kasım 1922’de 308 sayılı kararla padişahlığın kaldırılmasına zemin hazırlamıştır.

    4. Kavramlar ve Anlamları

    Hududu Millî: Misak-ı Milli’nin hukuki yansımasıdır. Egemenliğin coğrafi sınırını tanımlamaktadır. [2]

    Vâris: Yeni Türkiye, Osmanlı’nın devamı değil; onun mirasçısıdır.

    Bu fark, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesindeki “devrimle gelen devamlılık” ilkesini doğurur. [3]

    Hukuk-u Hükümrani Milletindir: Egemenliğin ilahi ve hanedana ait bir meşruiyetten kaynaklandığı anlayışına karşı millet egemenliği düşüncesinin ilanıdır. [4]

    5. Temsil Ettiği Değerler

    Karar, beş temel değerin kurucu ifadesidir:

    1. Egemenlik: “Kayıtsız şartsız milletindir.”
    2. Laiklik: Meşruiyetin kaynağı milli iradeye dayanır.
    3. Milliyetçilik: Egemenliğin coğrafi değil, siyasi bir millet birliği üzerinden tanımlanmasıdır.
    4. Cumhuriyetçilik: Yönetimde halkın özne olmasıdır
    5. Modernleşme: Akla ve hukuka dayalı yönetim anlayışının benimsenmesidir.

    6. Kurumlar ve Kişiler

    TBMM: Kararın mimarıdır; kurucu iktidarın simgesi olarak, yasama ve yürütme erkini elinde bulundurur.

    TBMM, meşruiyetini “millet iradesi”nden alarak Osmanlı hanedanının kutsal meşruiyet anlayışını reddetmiştir. [5]

    Mustafa Kemal Paşa: Kararın ideolojik ve stratejik planlayıcısıdır. Lozan öncesinde Tevfik Paşa’nın “birlikte temsil” teklifini reddederek kararın çıkmasını sağlamıştır. [6]

    Tevfik Paşa: İstanbul Hükûmeti adına “iki hükümetli temsil” teklifinde bulunmuş; bu durum kararı tetiklemiştir. [7]

    Rauf Orbay ve İsmet Paşa: İcra Vekilleri Heyeti’nin öncü isimleri olarak kararın uygulanmasında etkili rol oynamışlardır.

    7. Vaka Analizleri

    Vaka 1: Lozan’a İki Hükümet Çağrısı (1922)

    İngiltere’nin, hem İstanbul hem Ankara hükümetlerini Lozan’a davet etmesi, “çift meşruiyet” krizini doğurmuştur. 307 sayılı karar, bu krize hukuki cevap olmuştur. [8]

    Vaka 2: Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)

    307 sayılı kararın ertesi günü 308 sayılı karara zemin oluşturmuş, padişahlık kaldırılmış ve monarşi hukuken sona ermiştir.[9]

    Vaka 3: Ankara’nın Başkent İlanı (13 Ekim 1923)

    Kararın “İstanbul’daki hükümet gayrimeşrudur” tespiti, Ankara’nın siyasi merkez haline gelmesine yol açmıştır.

    Vaka 4: Hilafetin Kaldırılması (3 Mart 1924)

    Kararda hilafetin “ecnebilerin elinde esir bulunduğu” ifadesi, dini otoritenin artık siyasetten ayrılması gerektiği fikrini doğurmuş; 3 Mart 1924’te bu sürecin son halkası tamamlanmıştır.

    8. Zaman ve Mekân

    Zaman: Karar, Türk İstiklal Harbi’nin diplomatik safhasına denk düşmektedir.
    Askerî zaferin hemen ardından gelen bu karar, silahlı mücadelenin siyasi meşruiyete dönüşümüdür.

    Mekân: Ankara, yeni egemenliğin “coğrafi sembolü”dür. İstanbul’dan kopuş, millet-devlet merkezinin kuruluşudur.

    9. Eleştirel Tarih Yöntemiyle Değerlendirme

    Eleştirel tarih yöntemi, olguları sadece sonuçlarıyla değil, niyet ve söylemleri ile incelemeyi öngörmektedir. Bu bakımdan 307 sayılı karar, iki yönlü bir tarihi görev yapmıştır:

    İnşa: Yeni bir millet-devlet kimliği, halk egemenliği felsefesini inşa etmiştir.

    Tahrif: Osmanlı geçmişini “inkıraz” olarak tanımlayıp tarihi sürekliliği ideolojik biçimde yeniden yazmıştır.

    Bu sebeple karar, tarihi yalnız kuran değil aynı zamanda tarihi yeniden yazan bir metindir. [10]

    10. Sonuç

    307 sayılı TBMM kararı, Türk siyasi düşüncesinde egemenlik, meşruiyet ve kimlik kavramlarının yeniden tanımlandığı bir anayasal dönüm noktasıdır.
    Bu kararla:

    • Osmanlı hanedan egemenliği/monarşi hukuken sona ermiştir.
    • TBMM Hükûmeti devletin meşru temsilcisi olarak tanımlanmıştır.
    • Millet egemenliği, Cumhuriyet’in temel ilkesi haline gelmiştir.

    Eleştirel açıdan karar, sadece rejim değişikliğini değil; tarih bilincinin, meşruiyetin ve milli kimliğin yeniden inşasını temsil etmektedir.

    307 sayılı karar, bir “son” ile bir “başlangıcı” birleştirir. Osmanlı’nın son nefesi, Cumhuriyet’in ilk sözüdür.

    DİPNOTLAR

    [1] Büyük Millet Meclisi Kavanin Mecmuası, Cilt:1, s. 487; T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ,  30.10. 1338[1922], Devre: I, Cilt: 24, İçtima Senesi: 3, s. 292-298

    https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c024/tbmm01024129.pdf

    [2] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Gelişmeler 1876–1938, Arba Yayınları, İstanbul, 1984, s. 217.

    [3] Cem Eroğul, Devlet ve Devrim Arasında Türkiye Cumhuriyeti, İletişim Yayınları, İstanbul, 1998, s. 35.

    [4]  Suna Kili, Atatürk Devrimi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara,1983, s. 21.

    [5]  Kemal Gözler, Anayasa Hukuku Dersleri, Ekin Yayınları, Bursa, 2021, s. 64.

    [6] Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2005, s. 208.

    [7] İsmail Kara, Din ile Modernleşme Arasında Türkiye, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2010, s. 122.

     [8]  Kemal H. Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, İmge Yayınları, Ankara, 2002, s. 55.

    [9]  Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2000, s. 113

     [10]  İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Timaş Yayınları, İstanbul, 2020, s. 289.

    Continue Reading

    En Çok Okunanlar