Connect with us

Maarifimizde İstikamet

GEZİCİ TARIM İŞÇİ ÇOCUKLARININ EĞİTİMİ (*)

Published

on

Kemal KOÇAK (**)
H. Şakir KIRAN (***)
Mehmet SEVER (***)
Ferda ÇETİN (****)

Bu projede, gezici tarım işçi ailelerinin ve çocuklarının mevcut durumunu değerlendirecek kapsamlı bir araştırmanın bulunmayışı, gezici tarım işçi çocuklarının arasında okula devam etmeme ve okuldan ayrılmanın daha yaygın oluşu, bu çocukların içinde bulundukları fizikî ve sosyo-ekonomik ortamın onların okul başarılarını destekleyici nitelikte olmayışı, çocukların ve ailelerin içinde bulunduğu sağlık ve beslenme şartlarının yetersiz oluşu problemleri ele alınmıştır.

GİRİŞ
Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti-UNICEF (Milletlerarası Çocuklara Yardım Fonu) 1991-1995 İşbirliği Programı Çerçevesinde, Millî Eğitim Bakanlığı İlköğretim Genel Müdürlüğü’nce “Gezici Tarım İşçi Çocuklarının Eğitimi Projesi” hazırlanmıştır.
Proje ile gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağında bulunan çocuklarına ilköğretim imkânlarını ulaştırmak, aileleri okuma-yazma, çocuk bakımı ve eğitimi, sağlık ve beslenme, aile plânlaması gibi konularda bilgilendirme ve davranış değişikliği meydana getirmek hedeflenmiştir.
Proje çerçevesinde, Gezici Tarım İşçi Aileleri ve Mecburî Öğrenim Çağındaki Çocuklarının yoğun olarak bulunduğu Çukurova (Adana) Bölgesinde, bu aileler ile mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının mevcut durumunu tespit etmek amacıyla bir araştırma yapılması Bakanlıkça uygun görülmüştür.
Bu araştırma 01.10.1990-19.10.10.1990 tarihleri arasında yapılmış ve araştırmanın giderleri UNICEF tarafından karşılanmıştır.
PROBLEM
Toplum ve fert ilişkilerine bakıldığında, ferdin tamamen aktif bir konumda olduğu görülmektedir. İnsan, gerek günlük hayat gerekse bütün ömrü boyunca, ancak sınırlı serbestliklere sahip bağımlı bir konumda bulunmaktadır. Fert bu bağımlı konumuna sosyalleşme süreci içinde girmekte ve toplumun bir parçası olmaktadır. Bu anlamda toplumlar gerek zaman içinde, gerekse mekânda birbirlerinden ayrılmaktadır. Fertlerin içinde yaşadıkları toplumların rahatlığını aramaları, aynı zamanda o toplumun da varlığını sürdürebilmesini sağlayan unsurlardan birini teşkil etmektedir.
Sosyalleşme süreci içinde fert, toplumun bir parçası olurken, aslında o toplumun kültürünü öğrenmektedir. İnsanların; günlük hayattaki davranış biçimlerinden, geçimlerini sağlama ve yaşama biçimlerine kadar bütün ilişkileri kültürün belirttiği şartlar içinde gelişmektedir. Kültür, toplumdan topluma ve aynı toplumda zaman içinde değişirken daime öncelikli nitelik taşımaktadır. [1]

Ülkemizde Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin farklı gelişim düzeylerinde olduğu ve bu bölgelerde farklı üretim teknolojilerinin uygulandığı bir gerçektir. Bu anlamda, geleneksel bir yapı ve modern bir yapı aynı toplum içinde varlığını sürdürebilmektedir.

Özellikle yeterli gelire sahip olmayan küçük tarım iletmelerinde, belli bir ürünün bir kısmını kendi toprakları üzerinde tamamlayanlar, geriye kalan zamanda başka işletmelerde işçi olarak çalışmaktadır. Diğer bir ifadeyle, tarım alanında nüfusun bir kesimi, yılın belirli bir süresinde kendi hesabına çalışmaktadır. Bu çalışma süresinde, kendilerine ailede bulunan bütün fertler de katılmaktadır.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde toprağın tasarruf biçiminin niteliği, fazla işgücü istemeyen kültür bitkilerinin yetiştirilmesi ve ücretli tarım işçisi istihdamının sürekli ve yaygın olmayışı sebebiyle bu bölgelerde kırsal kesimde yaşayan nüfusun büyük bir kesimi, endüstri bitkileri yetiştiriciliğinin geniş tarım arazisinde yapıldığı bölgelere çapa ve hasat dönemlerinde akın etmektedir.

Ülkemizde aktif nüfusun yaklaşık dokuz milyonluk kesiminin tarımda istihdam edildiği dikkate alındığında, gezici tarım işçilerinin bölgeler ve iller arası hareketliliği ve bu hareketliliğin giderek artış göstermesi, konunu önemini bir kat daha artırmaktadır.

Özellikle endüstri bitkileri üretiminin geniş bir tarım arazisinde yapıldığı Çukurova ve kısmen de Ege bölgelerine, bu bitkilerin çapa, sulama ve hasat dönemlerinde, Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile İç Anadolu bölgelerinden on binlerce tarım işçisinin akın ettiği görülmektedir. Bu iki bölgeye gelen gezici tarım işçilerinin sayısı mevsimlere göre değişmekle birlikte, büyük çoğunluğunun her yıl Çukurova bölgesine geldiği tahmin edilmektedir. İşçiler sayısal olarak en çok pamuk mevsiminde çapa ve hasat döneminde gelmektedir. Gerek çapa (Nisan-Mayıs ayları) ve gerekse pamuk toplama (Eylül-Ekim ayları) okulların eğitim-öğretime açık olduğu zamana rastlamaktadır. Gezici tarım işçi aileleri, çocuklarına bakacak kimse bulunmadığından onları da beraberlerinde getirmek mecburiyetinde kalmaktadır. Bu sebeple mecburî öğrenim çağında bulunan çocuk grubu yaklaşık 4 ay okuldan uzak kalmakta, ya noksan öğrenim görmekte ya da hiç okula gidememektedir. İşçi aileleri çalıştıkları alanların mahrumiyet derecesine bağlı olarak sağlık hizmetlerinden de yeterince faydalanamamaktadır. Çevre faktörlerinin yol açtığı hastalık ve tehlikelerle karşı karşıya bulunmaktadırlar. İşçi çocukları, bırakılacak ve bakımları sağlanacak şartlardan mahrum oldukları için, okul çağında anne ve babalarıyla birlikte tarlada bulunmakta ve işçilerin maruz bulundukları bütün tehlikelerle karşı karşıya yaşamaktadırlar. Böylece mecburî öğrenim çağındaki çocukların okulda öğrenimle geçirmeleri gereken süre, bu şartlarda tarım işletmelerinde ve çalışma alanlarında geçirilmektedir.

T. C. Anayasasının 42. Maddesinde “Kimse, eğitim ve öğrenim haklarından yoksun bırakılamaz… İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve devlet okullarında parasızdır” hükmü yer almaktadır.

İş ve üretim hayatının gereği olarak köy halkının yer değiştirmesi hâlinde, gittikleri yerlerde bu ailelerin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının okuldan mahrum kalmamaları için gezici okullar açılması ve bu okullarda gezici öğretmenler görevlendirilmesi, yetiştirici sınıflar açılması konusuna İlköğretim ve Eğitim Kanunu’nda yer verilmiştir.

Ülkemizde küçük ve köy altı yerleşim birimlerinin çok sayıda ve dağınık oluşu, eğitim-öğretim hizmetlerinin yaygınlaştırılmasını güçleştirmektedir. Özellikle kırsal kesimde bulunan nüfusu az ve dağınık yerleşim birimlerine, eğitim hizmetlerinin (okul, bina ve tesisleri, öğretmen, araç ve gereç gibi) yeterli seviyede götürülmesi, eğitim ekonomisi bakımından pahalı bir yatırımı gerektirmektedir. Maliyeti azaltma çabaları ise hizmetin nitelik ve kalitesinin düşmesine sebep olmaktadır.

İlköğretim çağında olup da mecburî ilköğretim kurumlarına devam etmeyenler, hiçbir resmî ve özel işyerinde veya her ne suretle olursa olsun çalışmayı gerektiren başka yerlerde ücretli veya ücretsiz çalıştırılamazlar. İlköğretim kurumlarında devam ettiklerini belgeleyenler ise çocukların çalıştırılmasını düzenleyen kanun hükümleri uygulanmak şartıyla ancak ders zamanları dışında bu gibi yerlerde çalıştırılabilirler. [2]

Gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocukları, aileleri ile gittikleri yerlerde aile bütçesine katkıda bulunduklarından çalışmakta ve bu sebeple de okula devam edememektedirler.

Bu durumda bulunan ailelerin, mecburî öğrenim çağındaki çocuklarını, en yakın okula kaydettirebilmeleri mevzuat bakımından her zaman mümkün olabilmektedir.

İlkokullara kayıt ve kabul işlemi, derslerin başlamasından on beş gün önce başlar ve bir ay sürer. Ancak, yurt dışından veya başka bir şehir, kasaba ve köyden gelmiş olan veya ilköğretim çağı çizelgesine adı yazılmamış bulunan ya da herhangi bir mecburî sebeple okula kayıtları yaptırılamayan çocukların kayıtları başvurdukları tarihte yapılır. [3]

Görüldüğü gibi ülkemizde mecburî öğrenim çağındaki çocukların ilkokul kayıt, kabul ve devamlarında mevzuat yönünden herhangi bir engel bulunmamaktadır.

Ülkemizde, çok sayıda gezici tarım işçi ailesi bulunmakta ve bunların sayısı giderek artmaktadır. Gezici tarım işçi ailelerinin geldikleri yerleşim birimlerinde ve çalışma yörelerinde, çeşitli sosyal ve ekonomik problemleri bulunmaktadır. Bu ailelerin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının eğitimi de önemli problemler arasında yer almaktadır.

Gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının eğitimi ile ilgili mevcut problemlerin öncelikle ele alınması ve çözümlenmesi için konunun bilimsel olarak araştırılması gerekmektedir.

Gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının eğitiminde karşılaşılan problemlerin tespit edilmesi, çözümü ve eğitim imkânının sağlanması, bu konuda yapılacak araştırmalara bağlı bulunmaktadır. Bu bakımdan, söz konusu işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının eğitiminde karşılaşılan güçlükler araştırmanın en önemli problemi olarak görülmüştür.

ARAŞTIRMANIN AMACI

Bu araştırmanın amacı, Adana ili ve Çukurova bölgesine gelen gezici tarım işçi ailelerinin ve mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının mevcut problemlerini tespit etmek ve değerlendirmektir. Ayrıca, söz konusu aileler ve bu ailelerin mecburî öğrenim çağındaki çocukları hakkında gerekli istatistikî bilgileri toplayarak bundan sonra düzenlenecek eğitim-öğretim faaliyetleri konusunda tekliflerde bulunmaktır.

Araştırma amacının gerçekleştirilmesi için aşağıdaki sorulara cevap aranmıştır.
1. Gezici tarım işçi aileleri ile bu ailelerin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının sayısı ne kadardır ve hangi yaş gruplarını oluşturmaktadır?
2. Mecburî öğrenim çağındaki çocukların okul ve sınıf seviyeleri ile eğitim ihtiyaçları ne durumdadır?
3. Mecburî öğrenim çağındaki çocukların ailelerine iş gücü olarak katkıları ve yaptıkları işler nelerdir?
4. Aileleri ve mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının eğitimi konusunda ne gibi tedbirler alınmalıdır?
5. Mecburî öğrenim çağındaki çocuklara götürülecek eğitim-öğretim hizmeti ne şekilde düzenlenmelidir?

Yukarıda belirtilen soruları cevaplandırmak için, gezici tarım işi aileleri ile bu ailelerin mecburî öğrenim çağındaki çocukları, elçiler, işverenler ve yöneticilerin görüşlerinin alınması araştırmanın asıl amacını teşkil etmektedir.

ARAŞTIRMANIN ÖNEMİ

Türk Millî Eğitim Sistemi içinde ilköğretimin ayrı bir yeri ve önemi bulunmaktadır. Ülkemizde, özellikle kırsal kesimde ailelerin bir bölümü, mecburî öğrenim çağındaki (6-14 yaş) çocuklarının iş gücünden çeşitli alanlarda faydalanmaktadırlar. Okulların eğitim-öğretime başladığı sonbahar ve ders yılının sona erdiği ilkbahar mevsiminde, çocuklar okullarına yaptıkları işler sebebiyle devam edememektedirler.

Diğer taraftan, gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocukları, ikamet ettikleri yerden ayrılarak aileleri ile birlikte çalışma alanlarına gitmektedir. Bu çocuklar, aileleri ile beraber hem çeşitli işlerde çalışmakta, hem de köy ilkokulları için öngörülen toplam 160 iş gününün önemli bir bölümünde okula devam etmemektedirler.

Gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocukları, her öğretim yılı yaklaşık 60-80 iş günü okul dışında kalmaktadırlar. Böylece bu çocukların her öğretim yılı uzun süre okula devam edememeleri, öğretim süresi bakımından önemi bir kayıp olmaktadır. Mevcut kaybın ortadan kaldırılması ve mecburî öğrenim çağındaki çocukların eğitim hizmetlerinden faydalandırılması, eğitim ve öğretim hizmetinin devlet adına yürütülmesinden, gözetim ve denetiminden sorumlu Millî Eğitim Bakanlığı açısından önemli bir problemdir.

Ayrıca, okula devam edemeyen bu çocuklar ile okula devam eden aynı yaş ve sınıfta olan emsali öğrenciler arasında eğitim seviyesi yönünden anlamlı farklılıklar bulunmaktadır.

Sayıları yüz binlerce (yaklaşık dört yüz bin) ifade edilebilen gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocukları, eğitim-öğretim süresinin ancak yarısından faydalanabilmektedir. Ülkemizde mecburî öğrenim süresinin beş yıl olduğu dikkate alındığında, konunun önemi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Günümüzde gezici tarım işçi aileleri ile bu ailelerin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının eğitimi konusunda yeterli kaynak, inceleme ve araştırma bulunmamaktadır. Bu konu, Millî Eğitim Bakanlığı ile UNICEF iş birliği sonucu pilot proje çerçevesinde ele alınmış ve ilk defa bir araştırma yapılmıştır.

Söz konusu araştırma, gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının mevcut eğitim durumlarının ve ihtiyaçlarının belirlenmesi ile eğitim-öğretim faaliyetlerinin etkili, sürekli, verimli ve ekonomik bir şekilde düzenlenmesi bakımından önem taşımaktadır.

VARSAYIMLAR

Gezici tarım işçi aileleri ile bu ailelerin mecburî öğrenim çağındaki çocukları;
1. Eğitim-öğretim imkânlarından yeterince faydalanamamaktadırlar.
2. Sağlık ve beslenme imkânlarına yeterince sahip değillerdir.
3. İkamet ettikleri veya çalıştıkları pilot bölgeye eğitim ve sağlık hizmetlerinin götürülmesini istemektedirler.
4. Eğitim-öğretimle ilgili karşılaştıkları problemler, içinde bulundukları çevre şartlarına göre değişiklik göstermektedir.

TANIMLAR

Tarım İşçisi: Ekonomik varlığını, iş gücünü tarım kesiminde çalışarak değerlendiren kimse.
Gezici Tarım İşçisi: Devamlı ikamet ettikleri yerleşim birimlerinde yeterli ekonomik varlığa sahip olmayan, mevsimlere ve ihtiyaca göre başka bölgelere tarım işçiliği yapmak üzere genellikle aileleri ile giden kişi.
Yerli İşçi: Adana’nın özellikle dağlık köylerinden gelen mevsimlik tarım işçisi.
Yabancı İşçi: Daha çok Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinden gelen mevsimlik tarım işçisi. [4]
Çukurova Bölgesi: Adana, İçel ve Hatay illerini içine alan bölgedir.
Mecburî Öğrenim Çağı: Mecburî öğrenim çağı, 6-14 yaşındaki çocukları kapsar. Bu çağ çocuğun 5 yaşını bitirdiği yılın Eylül ayı sonunda başlar, 14 yaşını bitirip 15 yaşına girdiği yılın öğretim yılı sonunda biter. [5]

EVREN VE ÖRNEKLEM

Bu araştırma, gezici tarım işçi aileleri ile bu ailelerin mecburî öğrenim çağındaki çocukları, işverenler, elçiler ve yöneticileri kapsamaktadır.

Araştırma evrenini, Çukurova bölgesi içinde yer alan Adana, İçel ve Hatay illeri teşkil etmektedir. Ancak, gezici tarım işçi aileleri çalışmak üzere yoğun olarak Adana iline gelmektedir.

Bu bakımdan, Çukurova bölgesini temsilen Adana ili merkez ve ilçeleri örneklem olarak alınmıştır. Örneklem olarak alınan yörelerde, gezici yerleşim alanlarında yoğun olarak bulunan gezici tarım işçi aileleri, bu ailelerin mecburî öğrenim çağındaki çocukları ile bölgede bulunan işveren, elçi ve yöneticilerden yeterli sayıda bir grup örneklem olarak seçilmiştir.

Adana iline bağlı yedi ilçedeki (Kozan, Seyhan, Yüreğir, Ceyhan, İmamoğlu, Karataş, Kadirli) 266 geçici yerleşim alanından 865 aile başkanı, mecburî öğrenim çağındaki (6-14 yaş) 1334 çocuk, 1885 yetişkin, 58 işveren, 202 elçi ve 16 yönetici örneklem olarak alınmış ve görüşmeler yapılmıştır.

SONUÇ VE TEKLİFLER

Gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının eğitimi ile ilgili yapılan araştırmaya ait sonuçlar ve bu konudaki teklifler aşağıda belirtilmiştir.

SONUÇLAR

1. Adana iline çalışmak amacıyla gelen gezici tarım işçi ailelerinin % 30’u Ceyhan’da, % 23’ü Yüreğir’de, % 20’si Karataş ilçelerindeki geçici yerleşim alanlarında, geriye kalan aileler de diğer ilçelerde bulunmaktadır.

2. Geçici yerleşim alanlarının % 57’sinin çevrelerindeki sabit yerleşim birimlerine olan uzaklıkları 0-1000 metre arasında değişmektedir. Bu alanlardan % 23’ü sabit yerleşim birimlerine 1000-2000 metre uzaklıkta bulunmaktadır. Geçici yerleşim alanlarının büyük çoğunluğu, su kanalları ve yol kenarlarında kurulmuştur. Geçici yerleşim alanlarından sabit yerleşim birimlerine ulaşımda yaklaşık % 90 oranında güçlük çekilmemektedir.

3. Geçici yerleşim alanlarına yakın olan sabit yerleşim birimlerinin % 96’sında ilkokul, ortaokul veya ilköğretim okullarından birisi bulunmaktadır. Sabit yerleşim birimlerinin tamamında ilkokullar, sürekli olarak eğitim-öğretim faaliyetlerine devam etmektedir.

4. Gezici tarım işçi ailelerinin yaklaşık % 70’i Türkçe’yi rahat bir şekilde konuşmakta, % 30’u ise yeterince kullanamamaktadır

5. Adana iline gezici tarım işçi ailelerinin yarısı Ağustos ayında, yarısına yakın bir kısmı ise Mart ayında gelmektedir. Bu işçi ailelerinin yaklaşık 3/4’ü Ekim, 1/4’ü ise Kasım ve Aralık aylarında sabit ikametgâhlarına dönmektedir. Gezici tarım işçi ailelerinin % 95’i, geçici yerleşim alanındaki işin bitiminde gelmiş oldukları sabit yerleşim birimlerine (Adıyaman, Şanlıurfa, Mardin, Hatay) dönmektedir. Dönmeyen % 5’lik işçi ailesi ise başka bir geçici yerleşim alanına çalışmak üzere gitmektedir.

6. Gezici tarım işçi ailelerinin 1/3’ünü mecburî öğrenim çağındaki (6-14 yaş) çocuklar oluşturmaktadır. 14 yaşından büyük yetişkin grup ise bütün aile fertlerinin yarısı kadardır. 0-5 yaş grubunda bulunan çocuklar ise 1/5’i teşkil etmektedir. Gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının % 42’si ilkokula, % 1’e yakını ortaokula gitmektedir. Ayrıca, bu çocuklardan % 8’i ilkokulu, % 3’ü ortaokulu terk etmektedir. İlkokula gitmeyenlerin oranı % 35’in üzerindedir. İlkokula devam eden çocukların yaklaşık % 38’i kız, % 62’si erkektir. Ortaokula devam edenlerin ise 5 27’si kız, % 73’ü erkektir.

7. Mecburî öğrenim çağındaki çocukların okula gitmeme ve okul terk etmelerinde, % 55 oranla maddî durum yetersizliği ve ailesine ekonomik katkıda bulunma sebepleri yer almaktadır.

8. Aileleriyle birlikte gelen mecburî öğrenim çağındaki çocuklardan % 65’i, ailelerine ekonomik katkı sağlamak amacıyla çalışmaktadır.

9. Gezici tarım işçi ailelerinin % 51’i kadın, % 49’u erkektir. 14 yaşın üzerindeki kız ve kadınların % 73’ü, erkeklerin ise % 31’i okuma yazma bilmemektedir.

10. Mecburî öğrenim çağında olup da okula gitmeyen çocukların % 66’sı, aileleri tarafından ekonomik katkı sağlamak için okula gönderilmemekte; % 20’si ise yakın çevrede ilköğretim kurumu olmadığından okula devam etmemektedir.

11. Gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarından, tarlada çalışma saatleri dışında kalan zamanlarını yaklaşık % 50’si ev işlerine yardım etme ve küçük kardeşlerine bakma, % 42’si oyunla geçirmektedir.

12. Mecburî öğrenim çağı çocukları, çalışma saatleri dışında kalan zamanlarında, % 90 oranla bulundukları yerde okula devam etmeyi istemektedir. Okula devam etmek istemeyenlerin % 90’ı ekonomik yetersizlik ve başaramama endişesini gerekçe göstermektedir.

13. Aileleriyle birlikte sabit ikametgâhlarına dönen mecburî öğrenim çağı çocuklarının % 35’i okula devam etmektedir. Okula devam eden öğrencilerin sınıf ve derslere uyum sağlamada karşılaştıkları en önemli güçlükler; konuları anlayamama, derslere ve okula uyum sağlayamamaktır.

14. Gezici tarım işçi hanımlarının % 28’i günlük çalışma saatleri ve ev işleri dışında kalan zamanlarında elişi yapmakta, % 48’i sohbet etmektedir. Erkeklerin % 62’si sohbet ederek % 16’sı kahveye giderek zaman geçirmektedir. Kadınların % 37’si tarladaki çalışma saatleri dışında okuma-yazma, % 50’si nakış, dokumacılık ve trikotaj kurslarına; erkeklerin % 34’ü okuma-yazma, % 15’i tarım aletleri onarımı, % 40’a yakını dokumacılık, arıcılık ve besicilik kurslarına katılmayı tercih etmektedir.

15. İşverenlerin tamamı gezici tarım işçilerini “elçiler” vasıtasıyla temin etmektedir. Gezici tarım işçilerinin ücretleri idarî makamlarca tespit edilmektedir.

16. İşverenler, gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarına, günlük çalışma saatlerinin dışında eğitim verilmesini istemektedirler. Bu çocukların eğitiminde, işverenlerin yaklaşık % 29’unun malî yardımda bulunabileceği, % 34’ünün taşıt temin edebileceği anlaşılmıştır.

17. Adana iline gelen gezici tarım işçi ailelerinin sürekli ikamet ettikleri iller arasında, yaklaşık sırasıyla % 58 Şanlıurfa, % 15 Adıyaman, % 9 Hatay, % 8 Gaziantep ve % 7 Diyarbakır illeri yer almaktadır. Bu işçiler, aileleri ile birlikte iş bitiminde kafileler hâlinde geldikleri illere dönmektedir.

18. Elçilerin % 81’i, geçici yerleşim alanında çalışan yetişkin işçi aileleri için düzenlenecek bilgi ve beceri kurslarına teşvikte bulunarak yardımcı olacağını; % 79’u mecburî öğrenim çağındaki çocukların eğitimine yönelik düzenlenecek çalışmaların faydalı olacağını belirtmişlerdir.

19. Adana iline gelen gezici tarım işçi ailelerinin yanlarında getirmiş oldukları mecburî öğrenim çağındaki çocukların % 32’si Ceyhan, % 26’sı Yüreğir ve % 18’i Karataş ilçelerindeki geçici yerleşim alanlarında bulunmaktadır.

20. Gezici tarım işçi aileleri ve mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının eğitimi konusunda, yöneticilerin % 22’si çocukların okula rahat gidip gelme ve devam imkânlarının sağlanmasını, % 20’si eğitimin cazip hâle getirilmesini ve eğitim süresince gerekli yardımın yapılmasını, % 17’si gezici okullarla eğitim-öğretimin yapılmasını belirtmişlerdir.

TEKLİFLER

1. Gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının eğitimi ile ilgili olarak yapılacak çalışmaları proje çerçevesinde yürütebilmek ve uygulamayı etkili hâle getirmek amacıyla; Millî Eğitim Bakanlığının koordinatörlüğünde diğer ilgili resmî kurum ve gönüllü kuruluş temsilcilerinden meydana gelen (İçişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığı, Türk Kadınını Tanıtma ve Güçlendirme Vakfı, Türk Kadınlar Birliği, Çukurova Üniversitesi) bir iş birliği (Gezici Tarım İşçi Çocuklarının Eğitimi) komitesi kurulmalıdır.

2. Adana Valiliği bünyesinde (il ve ilçe millî eğitim müdürlükleri) projenin yürütülmesinden ve uygulanmasından sorumlu birimler teşkil edilmelidir.

3. Gezici tarım işçi ailelerinin bulunduğu sabit yerleşim birimi ve geçici yerleşim alanlarının imkân ve özellikleri dikkate alınarak pilot uygulama yapılacak merkezler tespit edilmelidir. Proje uygulaması kademeli olarak yaygınlaştırılmalıdır.

4. Gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının eğitiminde, sabit yerleşim birimlerindeki ilköğretim kurumlarından faydalanılmalıdır. Sabit yerleşim birimlerinden uzak bulunan geçici yerleşim alanlarındaki mecburî öğrenim çağındaki çocuklara eğitim hizmeti, taşımalı sistemle veya gezici okullarla götürülmelidir.

5. Gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarına eğitim hizmetlerinin sunulması ve okula devamlarının sağlanması için, sabit yerleşim birimlerinde bulunan ve geçici yerleşim alanlarında açılacak okullar, günlük çalışma saatleri dışında eğitim-öğretimi sürdürecek biçimde hizmete hazır olmalıdır.

6. Özellikle, gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarına verilecek eğitimin cazip hâle getirilmesi için; öğrencilere okul ders araç-gereçlerinin ücretsiz olarak sağlanması ve diğer bazı ihtiyaçların karşılanması, projenin başarıya ulaşması bakımından önem taşımaktadır.

7. Gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının eğitim ihtiyaçlarına ve seviyelerine uygun, aynı zamanda “İlkokul Programı”na bağlı olarak “Türkçe” ağırlıklı ders programları geliştirilmelidir.
Programa göre ve öğrencilerin ilgilerini çekecek ders araç-gereçleri ile ders ve yardımcı ders kitaplarının hazırlanması uygun olacaktır.

8. Geçici yerleşim alanlarında görevlendirilecek yönetici ve öğretmenler ile ilköğretim müfettişleri, bu konuda eğitim programlarına ve öğrencilerin özelliklerine uygun olarak hizmet içi eğitimden geçirilmelidir. Söz konusu yönetici ve öğretmenlerin çalışma imkân ve şartlarının iyileştirilmesi için gerekli tedbirler alınmalıdır.
Gezici tarım işçi aileleri ile mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının çalışma, ev işleri ve okul saatleri dışında kalan zamanlarlının değerlendirilmesi amacıyla; seviyelerine uygun, isteyerek okuyabilecekleri çeşitli kitaplar (hikâye, roman, resimli Türk Klâsikleri gibi) hazırlanarak ücretsiz verilmelidir.

9. Mecburî öğrenim çağındaki çocukların, sabit yerleşim birimleri ile geçici yerleşim alanlarındaki ilköğretim kurumlarına kayıt-kabulleri ile ilgili işlemlerin sürekli, süratli ve etkili olarak yürütülmesi gerekmektedir.

10. Gezici tarım işçi ailelerinin çalışma ve ev işleri saatleri dışında kalan zamanlarının değerlendirilmesi amacıyla; başta okuma-yazma olmak üzere ihtiyaç ve özelliklerine göre çeşitli bilgi ve beceri kursları açılmalıdır.

11. Gezici tarım işçi aileleri ve 0-5 yaş grubu çocuklarının sağlık, beslenme ve eğitim ihtiyaçlarının karşılanması için Adana Valiliği ve mahallî idarelerce gerekli tedbirler alınmalıdır.

12. Merkezî yerlerde tespit edilecek geçici yerleşim alanlarının, gezici tarım işçi ailelerinin barınma, sağlık ve altyapı hizmetleriyle ilgili tedbirler mahallî ve resmî kuruluşlarca iş birliği yapılarak alınmalıdır.

13. Gezici tarım işçi aileleri ve mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının sürekli ikamet ettikleri yerleşim birimlerindeki durumlarının tespit edilmesi, mevcut bilgilerin toplanması ile eğitim durumları ve ihtiyaçlarının belirlenmesi amacıyla bu araştırmanın devamı olacak şekilde yeni bir araştırmanın yapılması gerekmektedir.

DİPNOTLAR
(*) Bu çalışma; Araştırma Aylık Bilim ve Teknoloji Dergisi, Cilt:3, Sayı:32 (Ağustos 1991), s. 8-14’te yayımlanmıştır.
(**) MEB İlköğretim Genel Müdürlüğü Daire Başkanı
(***) MEB İlköğretim Genel Müdürlüğü Şube Müdürü
(****) MEB İlköğretim Genel Müdürlüğü Eğitim Uzmanı
[1] Murat ŞEKER, Sosyal ve Ekonomik Sorunlar, Güneydoğu Anadolu Projesi, V Yayınları, Ankara, 1987, s. 5
[2] 222 Sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu, Resmî Gazete (15.10.1983;18192), Madde:59
[3] İlkokul Yönetmeliği, Resmî Gazete (27.08.1987;19557), Madde:10
[4] Şemsettin KOÇAK, Çukurova’daki Mevsimlik Tarım İşçi Çocuklarının Eğitimi, Uzmanlık Tezi Araştırma Önerisi, Ankara, 1987, s. 46
[5] 222 Sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu, Resmî Gazete (15.10.1983;18192), Madde:3

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Maarifimizde İstikamet

İLK MEKTEPLERDE TARİH TEDRİSATI [ÖĞRETİMİ]

Published

on

Giriş

Tedrisat Mecmuası, R. 1325/M. 1910 yılında İstanbul Matbaa-i Amirede Osmanlı Türkçesi ile yayımlanmaya başlamıştır.  Dönemin Maarif Nezareti adına Darü’lmuallimin Heyet-i Talimiyesi tarafından dergi önceleri ayda bir defa, ardından her ayın on beşinde çıkarılmaya başlanmıştır. 43. sayıdan itibaren on beş günde bir yerine, tekrar ayda bir yayımlanmıştır. Dergi, önceleri Tedrisat-ı İbtidaiye Mecmuası adıyla yayınlanmış, 19. sayıdan itibaren adı Tedrisat Mecmuası olarak değiştirilmiştir.

Dönemin “Darü’l-muallimin” müdürleri, dergide başyazar olarak yazılarını kaleme almışlardır.

Derginin muhtevası, 44. sayıya kadar “malumat-ı umumiye” ve “ders numuneleri” olmak üzere iki bölümden ibarettir. İlk bölümde teorik olarak verilen bilgiler ve yapılan açıklamalar ikinci bölümde pratiğe dökülmüştür. 44. sayıdan sonra bu iki bölüm yerine bir bütün hâlinde açıklamalar yapılmıştır. 20. sayıdan sonra “Kısm-ı Resmi” adı altında Maarif Nezaretinin resmi yazılarını içeren bir bölüme yer verilmiştir. 24. sayıdan itibaren “şuun-ı maarif/dar’ül-muallimin şuunu” adıyla yer alan bölümde eğitim bilimleri ile ilgili gelişmelere ait makaleler bulunmaktadır. Bu bölüme düzenli olarak her sayıda yer verilmemiştir.

Aşağıda, derginin tanımlanan [Tedrisat Mecmuası, Sayı:67, İstanbul, Mayıs 1341 (1925), s. 317-338] künyesinde öğrenci başarısının ölçülmesine yönelik yayımlanan “İLK MEKTEPLERDE TARİH TEDRİSATI” başlıklı makale araştırmacı tarafından Osmanlı Türkçesi’nden çevriyazı olarak sunulmuştur.

***

Epeyce zamandan beri tarih okuturum. Her dersin bidâyetinde [başında] geçen dersin hülâsasını tekrar ettirmek usûlüne sadık kaldığım gibi her sene-i tedrisiye [öğretim yılı] bidâyetinde geçen senenin derslerini umûmi [genel] bir nazarla [bakışla]  gözden geçirmek ve çocuklara birkaç derste icmâl ettirmek kaidesini de ihmâl etmedim. Fakat bu tekrarlamalarda elde ettiğim netayic [neticeler, sonuçlar] hiçbir vakit sarf ettiğim mesaiye [yaptığım çalışmaya] tekabül etmedi [karşılık olmadı]. Çok zaman meyus [ümitsiz] oldum. Arzu ettiğim neticeyi elde edemediğimden mütevellit [dolayı] bir ızdırabla [acıyla] düşündüm. “Çocuklar neden muvaffak olamıyorlar?

Bu sual, çok zaman beni meşgul etti. Müteaddit [birçok, çeşitli]  tecrübelerimde bu sualime cevap olabilecek bazı izlere tesadüf ettim. Bilhassa son senelerde bu izleri teyit edecek [doğrulayacak]  müşahhas [somut]  misallere de şahit oldum. Tereddüt ettim. Acaba çocuklardaki bu muvaffakiyetsizlik [başarısızlık]  hususi [özel] midir? Yoksa muhtelif hocaların dest-i terbiyetinde [elinde eğitimde] bulunan çocuklar da aynı evsafı [niteliği] mı haizdir [sahiptir]? İşte bu tereddüt [kararsızlık] bizi, yukarıdaki suali biraz umumileştirerek [genelleştirerek] diğer mektepler arasında da bir tahkik yapmağa [araştırmaya]  sevk etti. Bu tetkik [inceleme] tecrübesini sene-i dersiye [öğretim yılı] sonuna tesadüf ettirmek daha tam bir netice çıkarabilmek ümidini artıracağı cihetle bu sene 27 Mayıs [1]341[1925]’de iki mektebin üç sınıfında tarih okuyan (150) talebesi arasında bir anket yaptık. Her sınıfın seviyesine göre sualler tertip edip sorduk. Sorduğumuz sualler şunlardır?

Beşinci sınıfa [Bu sınıftaki talebe Kurun-ı Cedide [Yeniçağ] okumuştur.]

1-Kristof Kolomb Amerika’yı keşfetmeseydi Harb-i Umûmi’de [Birinci Dünya Savaşı’nda] ihtimal mağlup olmazdık diyorlar. Siz ne dersiniz?

2-Memleketimizden kovulan hükümdarlara: (Siz kendi rahatınızı kendiniz bozdunuz, şikâyete hakkınız yoktur.) demişler, hükümdarlar da: (Hayır bizim rahatımızı milletlerimiz yıktı.) demişler. Bunların hangisi doğrudur?

3-İnsanların gözleri en uzak, en küçük şeyleri görmeye müsait olsaydı hangi şeyleri icat etmeğe lüzum kalmazdı? İnsanlarda o zaman nasıl bir değişiklik olurdu?

4-İnsanlarda para merakı olmasaydı şimendifer ihtira [icat] edilemezdi diyorlar. Bu, doğru mudur?

Dördüncü sınıfa [Talebe bu sınıfta Kurun-ı Evveli ve Vusta [İlkçağ ve Ortaçağ] okumuştur.]

1-İnsanlar için Karaköy köprüsünü yapmak mı güç olmuştur. Yoksa Sultanahmet Meydanı’ndaki yazılı büyük taşı yapıp dökmek mi?

2-Ayasofya yapıldığı zaman Bakırköyü’ndeki taş ocaklarından taş almak istemişler. Bakırköyü’ndeki Türkler taş vermemiş. Mimarlar başka yerden taş bulup Ayasofya’yı yapmışlar. Bakırköylülerin bu hareketi doğru mudur?

3-Ispartalılar çocuklarını hırsızlığa teşvik ederlermiş. Biz ise hırsızları hapsediyoruz. Şimdiki hırsızlar diyorlarmış ki: (Ah ne olurdu biz de Ispartalı olsaydık…) Bunların düşüncesi doğru mudur?

4-Asurilerin kale muharebelerinde kullandıkları toplar, bizim İstanbul’u zapt ederken kullandığımız toplardan küçük mü idi, büyük mü idi?

Üçüncü sınıfa [Talebe Türk Tarihi okumuştur.]

1-Biz İstanbul’u zapt ederken atılan büyük topların sesini benim babam işitmiş, bana anlattı. Sizin babanız da işitmiş mi, size anlattı mı?

2-Sakarya Muharebesi’nde Yeniçeriler hangi silahlarla harp ettiler?

3-Büyük Reşit Paşa âlim bir adammış. Acaba Erkek Muallim Mektebi’nde mi okudu, yoksa Galatasaray Mektebi’nde mi?

4-Eski dedelerimiz ayaklarına yemeni ve pabuç giyerlermiş, neden fotin giymiyorlardı? Bu, daha rahat değil midir?

5-Barbaros Hayreddin Paşa mı milletine çok hizmet etmiştir. Yoksa Namık Kemal Bey mi? Hangisi evvel, hangisi sonra hizmet etmiştir?

Bu suallere verilen cevapların hepsini burada neşretmeğe imkân yoktur. Yalnız (müspet [olumlu/başarılı]  ve menfilerden [olumsuzlardan/başarısızlardan]) birer ikişer numune [örnek] yazmak bir fikir verebilir. Çocukların bu yazıları, diğer terbiyevi nukat [nokta/esas] nazarından [bakımından] da mühim birer tetkik zemini olabilir ise de biz burada yalnız tarih nokta-i nazarından [anlayışından] tetkik edeceğiz.

Beşinci sınıfın birinci suale (müspet) cevapları

1-Doğru değildir. Çünkü bir def’a harb-i umûmide bizi mağlup etmeğe çalışanlar, Amerika yerlileri değildir. Bunlar, Amerika’nın keşfini müteakip oraya para hırsıyla veya eza ve cefadan bizar kalarak giden Avrupalılardır. Bunlar mürur-ı zamanla orada hükûmet kurdular ve hükûmetleri harb-i umumide itilâf devletlerine yardım etti. Hem bizim mağlubiyetimize neden yalnız bunlar sebep olsun? Almanlar mahsurdu, Bulgarlar bitkin bir hâle geldi. Biz ise birçok cephede yardıma muhtaç bir hâlde kaldık. Amerika olmasaydı mağlubiyetimiz yine olacaktı ama belki biraz geç…

2-Hayır, doğru değildir. Çünkü keşiften sonra Amerika’ya gidenlerin çoğu İngiliz’di. Bunlar oraya gitmeseydi Avrupa’da kalacaklardı. Yine mağlup olacaktık.

3-Doğru değildir. Çünkü Kristof Amerika’yı keşfetmeseydi başka bir seyyah keşfedecekti. Onları da yine İngilizler kandıracaktı. Eğer Almanya Amerika’nın vapurunu batırmasaydı veya batırdıktan sonra Amerika’nın gönlünü yapsaydı Amerika tehlikesini kaldırmış olurdu. Fakat biz belki yine mağlup olurduk. Çünkü her taraftan mahsur kalmıştık.

Birinci suale beşinci sınıfların (makûs) cevapları

1-Doğrudur. Çünkü biz Almanlarla beraberdik. Almanlar Fransızları eyice ezmişti. Amerikalılar harbe karışmasaydı yüzde yüz galip gelecektik. Çünkü Almanlar kuvvetli idi. Amerikalılar geldi, işimiz bozuldu. Ve harb-i umumide mağlup olduk.

2-Kristof Kolomb Amerika’yı keşfetmeseydi bu kıta malum olmayacaktı. Ve aynı zamanda orada birçok hükûmetler olmayacaktı. Harb-i umumide de bize fenalık etmeyecekler, biz de mağlup olmayacaktık

3-Doğru değil. Kolomb Amerika’yı Dünya’nın yuvarlak olduğunu ispat için keşfetti. Eğer Amerika’yı keşfetmeseydi Dünya’nın yuvarlak olduğunu bilmezdik.

İkinci suale her iki mektebin 37 talebesi müttefikan [birlikte] müspet cevap vermişlerdir. Bunlardan yalnız bir numune zikretmek kâfidir.

1-Doğru değildir. Eğer hükümdarlar milletlerine zulüm ve istibdatla muamele etmeseydi rahatları bozulmazdı. Çünkü milletler vaktiyle onları bu mevkie getirdikleri zaman, bize iyi baksın, bizi idare etsin diye getirmişlerdi. Onlar “Ben Allah’ın vekiliyim.” diyerek kendilerine bir süs verdiler, milleti unuttular, millet de bu hayırsız uşakları başından attı.

Diğer cevaplar hemen umumiyetle bu tipe yakındır.

Beşinci sınıfın üçüncü suale (müspet) cevabı

1-Birinci teleskop, ikincisi mikroskoptur. Çünkü teleskop semadaki uzak yıldızları görmeye yarar. Hâlbuki insanın gözü bunları gördükten sonra teleskoba ihtiyacı kalmaz. Mikroskop ise içtiğimiz şeylerin, kanımız vesairenin tetkikine yarar. Gözümüz bunları gördükten sonra neye yarar?

Huylar değişirdi. Sebebi fena huylu adamlar başka kimselerin en ince yerlerini görürlerdi. Mikropları gördükçe birçok hastalıktan kurtulurduk. Fakat titiz olurduk. Ahlâk alt üst olur. Bugün başka insan olurduk.

2-Dürbün, teleskop, mikroskop gibi aletleri icada hiç lüzum kalmazdı.  Herkes temiz olurdu. Çünkü mikropları görür ve onlardan iğrenirdi[k]. Sonra herkesin her şeyden malumatı olurdu.

Beşinci sınıfın üçüncü suale (makûs) cevabı

1-İnsanların gözleri müsait olsaydı: Hindistan, Amerika’nın keşfine lüzum kalmazdı. Çünkü biz Amerika’yı gözümüzle görürdük. Sonra pusulanın da ehemmiyeti kalmazdı. Çünkü denizden karayı görmek kabil olurdu. Kıskançlık gibi ahlâk doğardı.

Diğer cevaplar hep bu tipe yakındır. Bunun için diğer bir numune zikrine lüzum görülmemiştir.

Beşinci sınıfın dördüncü suale müspet cevapları:

1-Bu sual bir cihetten doğru, bir cihetten yanlıştır. Her fert para için bir şeyi icat etmez. Milletine iyilik etmek, nam kazanmak ve yine milletinin bir ihtiyacını temin için de icat eder. Ve şimdiye kadar olan keşiflerin çoğu böyledir. Fakat bazı kimseler de para kazanacağım diye çalışır, bir şeyi keşf ve ihtira [icat] eder.

Diğer çocuklar bu sualin cevabında keşf ve ihtiralara yalnız ihtiyacın sebep olduğunu söylemekle en kestirme cevap vermiş oluyorlar.

Makûs cevap verenler ise:

1-Evet ortada para sevdası olmasaydı şimendifer icat olunmazdı. Çünkü bir adam der ki: Benim param var neden ben uzaklara gideyim? Der evden dışarıya çıkmazdı ve herkes tembel, miskin olurdu.

Diyorlar veya:

2-Doğrudur. Çünkü para olmasaydı şimendifer makineleri yapılamazdı. Demiri çıkarmak için para lâzımdır. Tesfiye etmek [işlemek] için para lâzımdır.

Demekle meseleyi pratik ve sathî bir nokta-i nazarla muhakeme etmektedir. Dördüncü sınıf cevaplarından da ikişer, üçer numune zikredecek olursak mesele çok uzayacaktır. Bunun için yalnız müspet ve menfilerinden birer misal zikredeceğiz.

Dördüncü sınıfın birinci suale müspet cevapları

1-İnsanlar için Karaköy köprüsünü yapmak daha kolay olmuştur. Çünkü Sultanahmet meydanındaki taş, köprüden daha eskidir. Medeniyet gittikçe işi kolaylaştırır ve insanlara kolaylık verir. Dikilitaş medeniyet daha ilerlemeden yapılmıştır ve insanlara güç olmuştur.

Diğer müspet cevaplar hemen aynı muhakemeye istinat ediyor. Bu cevabın menfileri:

1-Dikilitaş kolay, köprü zordur. Çünkü başka memleketlerden getirdiler, denizin dibine dalgıçlar indirdiler ve denize bağladılar. Ve böylece zorlukla yaptılar. Dikilitaş ise bir parçadan ibarettir. Nasıl olsa yapılır.

Makûsların çoğunda aynı tarz muhakeme mevcuttur.

Dördüncü sınıfın ikinci suale müspet cevapları:

1-Ayasofya yapılırken Bakırköyü’nde Türkler yoktu. Bizanslılar vardı. Eğer Ayasofya’yı Türkler yapsaydı ve Bakırköyü’nde de Türkler bulunsaydı da taş vermeselerdi o zaman bir kabahat olurdu.

Bu çocuk şayan-ı dikkat olan muhakemesiyle dürüst bir cevap verdiği halde ekseriyeti teşkil eden ve aksine cevap veren talebeden birisi de:

1-Bakırköyü’ndeki Türklerin bu hareketi doğru değildir. Çünkü o vakit kilise diye yapıyorlardı. Türkler memleketimizde böyle bir kilise yapılmasını istemediler ve taş vermediler. Yaptıkları bu hareket doğrudur ama sonradan Türklerin camii olunca mahzun ve pişman olmuşlardır.

Demekle hatadan hataya düşüyor ve farkında olmaksızın bir de azab-ı deruni hissediyor.

Dördüncü sualin cevabında çocuklar çok müşkülâta tesadüf etmişlerdir. Cevapların birisinde:

1-Ispartalılar bu fena âdeti yapıyor diye biz de mi yapalım? Hırsızlar bu fena huydan kurtulmak için çalışmıyorlar da Ispartalılar gibi olmayı düşünüyorlar. Isparta’nın terbiyesi öyle imiş. Biz neden öyle olalım? Zaten Ispartalı olsaydılar çalacak para bulamazlardı. Dayak yiye yiye canları çıkardı. Bunlar doğru düşünmüyor. Bunlar için en doğru düşünce çalışıp elinin teriyle yaşamaktır.

Demekle dimağının inkişaf ettiğini gösterdiği hâlde ekseriyeti teşkil eden menfi cevaplardan birisinde de çocuk:

1-Efendim, Ispartalılar hiçbir vakit çocuklarını hırsızlığa teşvik etmezlerdi. Daha çok terbiye ederlerdi. Onlar namuslu adamlardı. Bizimkiler ise hem hırsızlık ederler sonra da pişman olurlar. Birkaç kere de hapis edilirler.

Demekle ne söylediğinin farkındadır. Ne de yaptığının…

Talebe üçüncü sualin cevabında da aynı nispette muvaffakiyetsizlik göstermişlerdir. Bunlar meyanında şu cevaplar şayan-ı dikkattir:

1-Asurilerin topları üç direk arasına asılmış bir zincir, zincirin ucunda da bir topuz vardır. Onlarla kaleyi yıkmak için topuzu sallarlar kale duvarına çarparlardı. Hâlbuki Fatih’in topları böyle değildi. Onlar demirdendi. Ve gülle atarlardı.

1-Asurilerin kale muharebelerinde kullandıkları toplar, tabii bizimkinden çok küçüktür. Çünkü o zaman biz İstanbul’u zapt ederken medeniyet çok ilerlemişti. Diyor.

Çocuklar burada sualin şekline aldanmışlar ve mademki Asuriler askerdi topları da vardır. Fakat eski oldukları için küçüktü. Neticesine varmışlardır.

Üçüncü sınıfın cevapları ise bunlardan daha şayan-ı dikkattir.

İlk suale müspet cevap verenlerden yalnız bir tanesi şöyle düşünmüştür:

1-İstanbul, çok eski zamanda zapt edildi. Şimdi benim babam kırk yaşındadır. Babam o zaman doğmamıştı. Onun için işitmemiş, bana anlatmadı. Diyor. Diğer birisi de:

1-Benim babam o zaman askerdi, işitmiş, bana anlattı. Diyor.

Çocuğun babası ihtimal askerdi. Harpteki top seslerini anlatmış olabilir. Fakat çocuk bu hatıratını karıştırdı.

İkinci sualin cevabında da aynı hâller nazar-ı dikkati celp etmektedir. Bunlardan bir talebe:

1-Sakarya muharebesinde Cumhuriyet ordusu harp etti. Topla, tüfenkle, süngü ile harp etti. Yeniçeriler çoktan ortadan kalkmıştı.

Demekle tarihe olan rüştünü ispat ettiği hâlde müspetlerin iki mislini teşkil eden menfilerde çocuk hemen umumiyetle hatıratını karma karışık etmektedir. Bunlardan birisi:

1-Sakarya muharebesinde yeniçeriler okla, mızrakla, kılıçla, balta ile harp ettiler. Diyor.

Bunlar, üçüncü sualin cevabında da aynı hâli göstermektedirler.

1-Büyük Reşit Paşa büyük adamdı. Fakat ne Erkek Muallim Mektebinde okudu. Ne de Galatasaray’da, o, başka bir mektepte okudu, mahalle mektebinde o zaman böyle mektepler yoktu.

Demekle hakikate yaklaştığı hâlde müspet cevapların iki mislini teşkil eden menfi cevaplarda ise:

1-Büyük Reşit Paşa Erkek Muallim Mektebinde okudu. Demekle ya Darülmuallimin’e teveccüh göstermekte veya: “Galatasaray’da okudu” demekle topçu olduğunu izhar etmektedir.

Dördüncü sualin cevabında çok şayan-ı dikkattir ki hemen umumiyetle muvaffak olmuşlardır. 41 müspet cevaba karşı 11 menfi ile neticelenen bu cevapların birinde:

1-Eski zamanlarda medeniyet çok yoktu fotin yapmazlardı. Onun için ayaklarına yemeni giyerlerdi. Yapsalardı tabii kundura giyerlerdi. Daha rahat olurdu. Deniyor ve sanat tarihini anlamaya başladığını ihsas ediyor. Menfilerden birisinde ise şöyle deniyor:

1-O vakit fotin yoktu. Yemeni ucuz olduğu için onu giyerlerdi.

Beşinci sualin cevabında ise çocuklar yine hatıratını karıştırıyor ve yukarıdaki cevaplarda muvaffakiyet gösteren bir çocuk şöyle cevap veriyor:

1-Barbaros denizde, Namık Kemal Bey de şairlikte hizmet etti. Fakat Namık Kemal Bey daha evvel hizmet etti.

Çocukların hemen hepsi aynı hataya düşmektedir. 52 çocuktan 15 çocuk yakın cevaplar vermişlerdir:

1-Barbaros denizcilikte hizmet etti ve çok hizmet etti. Namık Kemal Bey de bizi ve memleketi padişahların zulmünden kurtarmak için hizmet etti. Barbaros daha evvel hizmet etti.

Bu cevapların tasnifinde şöyle bir netice hâsıl oluyor:

Beşinci sınıf talebeleri birinci suale 8 müspet 29 menfi,

Beşinci sınıf talebeleri ikinci suale 37 müspet,

Beşinci sınıf talebeleri üçüncü suale 23 müspet 14 menfi,

Beşinci sınıf talebeleri dördüncü suale 16 müspet 21 menfi

Netice: 84 müspet, 64 menfi;

Dördüncü sınıf talebeleri birinci suale 38 müspet 17 menfi,

Dördüncü sınıf talebeleri ikinci suale 2 müspet 53 menfi,

Dördüncü sınıf talebeleri üçüncü suale 17 müspet 38 menfi,

Dördüncü sınıf talebeleri dördüncü suale 14 müspet 41 menfi

Netice: 79 müspet, 149 menfi;

Üçüncü sınıf talebeleri birinci suale 13 müspet 39 menfi,

Üçüncü sınıf talebeleri ikinci suale 17 müspet 35 menfi,

Üçüncü sınıf talebeleri üçüncü suale 19 müspet 33 menfi,

Üçüncü sınıf talebeleri dördüncü suale 41 müspet 11 menfi

Üçüncü sınıf talebeleri beşinci suale 15 müspet 37 menfi

Netice: 105 müspet, 155 menfi.

Bunlar da hülâsa edilirse 628 cevaptan 260 müspet, 368 menfi cevap elde edilmiştir. Müspet cevaplar, menfilerin ancak sülâsenine [üçte birine] karib [yakın] bir kısmını teşkil etmektedir. Bu hâle nazaran iki mektebin tarih okuyan “150” talebesi üzerinde tatbik edilen bu anket menfi bir netice vermiş demektir. Eğer mümkün olsaydı da çocuk adedini teksir etseydik [çoğaltsaydık]  ve bu yoklamayı sene-i dersiye bidayetinde [öğretim yılı başında] yapsaydık bu tespit daha tenezzül edecekti [belirleyici olacaktı]. Çünkü bu iki mektebin şerâit-i terbiye ve tedrisiyesi [eğitim ve öğretim şartları] diğer mekteplerden daha üstün görülmekte olduğu gibi çocuklar, hâl-i hazırda birçok hamule-i tarihiyeyi [tarihi bilgiye] de haiz [sahip] bulunmaktadır. Evet, suallerin bazıları yüksek görülebilir. Buna rağmen meseleyi muhakemeye alışmış olan bir talebe için yüksek olmadığını cevaplar göstermektedir.

Muvaffak [başarılı] olan çocuklar sınıfın en yüksek talebesi telakki [kabul] edilse bile- nerede kaldı ki bunların hepsi böyle değildir-tarih dersi yalnız bunlar için müfit [faydalı] olmuş demektir. Biz derslerin muvaffakiyetini yüzde nispetiyle tayin etmemiz lâzımken burada tespit ahadlar [birler, 1-9’a kadar olan sayılar] arasında dönmektedir. Bu ise hiç olmazsa bazı mekteplerde tarih tedrisinin [öğretiminin] menfi [olumsuz]  bir netice verdiğini göstermektedir. Acaba bu, neden neşet etmektedir [kaynaklanmaktadır]? İşte biz bu sualin cevabını çocuklardan almak istedik ve şu vaziyetimizle onlara sorduk ve dedik ki: Çocuklar, size daha iyi tarih okutabilmek için ne suretle hareket edelim? Hangi usulden, hangi yoldan gidelim? Dedik. Onlar da bize bir takım cevaplar verdiler. Vaz’ı masumeleriyle [masun durumlarıyla] dertlerini anlatmak istediler. İşte biz bu satırları, bunların derdini anlatmak için yazdık. Kavl-i mücerretle [delilsiz, kanıtsız] hareket etmek istemedik. Her hükmü-muvakkat da olsa-tecrübeye istinat ettirdik [dayandırdık]. Tecrübemiz yanlış ise hükmümüz de yanlıştır. Biz tecrübemizde devam edeceğiz. Ve hatalarımızı görmeye çalışacağız. Bu hususta bizi ikaz eden muhterem üstadım Cevdet Beyefendiye payansız [sonsuz] teşekkürler ederim.

Biz çocukların cevaplarındaki lisan-ı hâlden az çok şu manaları anlamaya çalıştık:

1-Çocuk maziyi ancak kendi tecrübesi nispetinde anlayabilir.

2-Hadisat-ı maziye [geçmişteki olaylar], kendisinden biraz geride ve mesafesini tayin güç olan bir noktada mütekarib huzmeler [yaklaşan demetler] hâlinde toplanır.

3-Bu huzmeler ziyası [ışığı] kendisi için daima müphemdir [belirsizdir]. Her huzmeyi, hareketi istikametinde takiple tenvir eder[aydınlatır].

4-Asar-ı bakiye [kalıntılar] bu huzmelerin ipuçları, hayatındaki müşabihleri [benzerlikleri] ise rehberidir.

5-Hadisatın cereyanında müntaki teselsülle tebâid-i hisseder. [Sebeb-i evvel, netice sonra, bir neticenin diğerine merbutiyeti [bağlılığı] gibi.]

6-Çocuğu kendisi ve ancak mensup olduğu cemaat alâkadar eder. Diğer cemaatlerin mânası onca sönüktür. Kendisiyle alâkadar oldukları nispette ziyadar olurlar [ilgi duyarlar, öğrenirler, aydınlanırlar].

7-Zaman mikyası [ölçeği] çocuk için daima yuvarlak hesaptır.

8-Çocukta müsaade [izin] ve müsamahakârlık [hoş görme] yoktur. Kendisinden başka türlü düşünenleri afv edemez.

Filhakika [hakikatte] bu cevaplar tetkik edildiği [incelendiği] zaman görülür ki çocuklar zaman nispetlerini tayinde daima ve ekseriyetle hataya düşüyorlar. Bilhassa şayan-ı dikkat olan bir cihet de:

Vekâyin münasebetlerini [olayların bağlantılarını/ilişkilerini], esbap [sebepler] ve neticelerini dürüst olarak tayin edememeleridir. Harb-i umumideki mağlubiyetimizi Amerika’nın keşfinde arayan masum, son asır muharebatındaki [muharebelerindeki] keyfiyet-i harbiyeyi [harbin niteliğini/cereyanını] yakinen bilememektedir. Keza: İnsanların gözleri başka şerâit tahtında [şartlar altında] rüyet hassasına [görme duyusuna] malik [sahip] olsaydı, ne gibi netayiç [neticeler] ve ne gibi ihtiyaç tevlit edecekti [doğacaktı] bunu tayinde mütereddittir [kararsızdır].

Çocuklar tecrübi bir insiyakla [içgüdüyle] daima kemiyete [sayıya, niceliğe] ehemmiyet atfederler [önem verirler]. Onların hayattaki tecrübeleri ancak bu kadarına mezuniyet [izin] vermektedir. Mektep ise insiyakı tenvire [aydınlatmaya]  imkân hazırlayamamıştır. Harb-i Umûmi’de kemiyeten [sayıca] bizim tarafın fazla olduğunu söylediğiniz zaman mağlubiyetimize hayret etmekten kendini alamaz. Tedris anında keyfiyetin daima mühim rol oynadığını, ne yaptığını bilen bir dimağ olmadıkça eldeki silahın bir odun parçasından farkı olmadığını söylesek bile çocuk bunu ancak kendi nefsinden kıyas ederek niçin benim elimdeki bir silah odun parçasından farksız olsun der. Bu sizin hükmünüzü dimağında iptal eder. Veya onda yalnız bir hatıra olarak kalır. Hatıra ise her an sönebilir. Keza: Şimendiferin ihtiraını [icadını] sırf para gibi maddi bir saikin tesirine tabi tutması her günkü maddi tecrübesinin bir neticesidir. Mektep bunu da tenvir edememiştir. Veya hariçteki tesirat [dıştaki tesirler] mektebin nurunu söndürmeğe kâfi gelmiştir. Tarihte bu gibi mesailin [meselelerin] halline hiç imkân verilmemiştir. Çocuk, muharebe yığınları ve kendisine hiçbir şey ifade etmeyen muahede [antlaşma] maddeleri arasında bunalmış kalmıştır. Tarih okumaktan maksat eğer geçmiş olan adamların yaptıklarını birer birer sayıp dökmek demek ise bir Amerikalı mürebbinin [eğitimcinin] dediği gibi “Ölüleri olmuş olan vukuatıyla medfun bırakmalıdır.” Çocuğun hâl [şimdiki/yaşadığı durum] ve istikbali [geleceği] varken tarih, ancak bunları tenvir [aydınlatma] nokta-i nazarından [bakımından] tedris ve tetkik edilebilirken [öğretilir ve incelenebilirken] onu bir masal derecesine indirmek tabiatıyla çocuklara hiç müfit [faydalı] olmamak demektir. Çocuk bir cemiyetin malıdır. Biz bu cemiyeti çocuğa tanıtmamız lâzımdır. Fakat nasıl?.. İşte mesele buradadır. İçindeki yaşadığı cemiyeti çocuğa tanıtmak gayet müşküldür. Çünkü çok girift [karışık] ve muazzeldir [ayıplanmıştır, paylanmıştır, azarlanmıştır]. Vak’ayi henüz bizden uzaklaşmadığı için onu olduğu gibi görebilmek çocuk için müşkül bir iştir. O hâlde bugünü tetkik imkânı çocuk için müşkül ise onu bilvasıta [araçla] izah etmek zarureti vardır. O vasıta da bugünkü şerâit-i ictimaiyeyi [sosyal/toplum şartlarını] ihzar eden [gösteren] hadisat-ı maziyedir [geçmişteki olaylardır].

O hâlde tarih, bugünü izah eden bir sebep, bir vasıta gibi tetkik edilecektir. Nokta-i istinat [dayanak noktası] bu olunca hâldeki [şimdiki] müessesat-ı ictimaiyeyi [toplum kurumlarını] tetkik ederken [incelerken] maziden [geçmişten] istimdat edeceğiz [yardım isteyeceğiz]. İşte bu tetkik ve istimdat ameliyesini nasıl tatbik ve icra edeceğimizi biraz düşünmek lâzımdır. Biz çocuğa bugünkü cemiyetin heyet-i mecmuasını [toplum yapısını] arz eder ve bunu izah seddinde mazinin heyet-i mecmuasını imdada çağırırsak tarih hiç bizim işimize yaramayacaktır. Çünkü bu takdirde müşkülü müşkül ile izaha çalışacağız. Bu vaziyette biz; bir şehri ziyarete giden seyyahın uzaktan o şehrin heyet-i umumiyesini [tamamını] görmekle iktifa etmesi vaziyetindeyiz. Bir şehirden maksat, yalnız taş binalar ve menazır-ı tabiye [doğal görünüş] ise o şehirdeki müessesat-ı ictimaiyenin [toplum kurumlarının] hiç kıymeti yoksa onu ziyaret külfetine değmeyeceği gibi cemiyet-i beşeriyeyi [insan topluluklarını] de bu tarzdaki tetkikimizin bir kıymeti olmayacak demektir. Çünkü çocuk bu muazzam işi kavrayamayacaktır. Onun dimağı bunu anlamakta her zaman izhar-ı acz edecektir [yetersizlik gösterecektir, başarısız olacaktır].

Eğer biz cemiyet-i beşeriyeyi, elan [şimdi, henüz] yaşayan, canlı ve müteharrik [hareketli] bir kuvvet mecmuası diye telakki edecek [kabul edecek] ve onu tetkike bu nokta-i nazardan başlayacaksak o hâlde çocuğu bu kuvvetlerin ve bu hareketlerin istikameti cihetinde harekete getirmemiz lâzımdır. Çocuğu aynı zamanda ve muhtelif, belki de makes [akseden] istikamette hareket eden kuvvetlerin arkasından koşturacak olursak bitap düşüreceğiz ve ona hiçbir şeyi izah edememekten mütevellit [doğan] ızdırab-ı deruni [derin ıztırap] ile çırpınıp duracağız. Binaenaleyh [dolayısıyla]: Heyet-i mecmua-ı beşeri millet enmuzeclerine [tiplerine, örneklerine] ayırarak tetkik etmek yine bir heyet-i mecmuayı tetkikten farksızdır. Böyle yapılmayıp da müessesat-ı ictimaiye birer birer tetkik edilse o müessesat ki cemiyet dediğimiz kuvvet mecmuasının hareketi istikametleridir. Çocuğu bu istikametlerde yürüterek evvela birini tetkik etsek, mesela tarz-ı maişeti alsak, bugünkü şeraitini tetkik vesilesiyle kablettarih [tarih öncesi] zamanlara kadar insek ve sonra tedricen yükselerek yine hâle avdet etsek sonra da meselâ ahlâk müessesesini alsak tetkik vesilesiyle hâlden maziye intikal ederek kablettarihe kadar nüfuz ve yine hâle avdet etsek cemiyeti çocuğa müspet bir surette tanıtmış olmaz mıyız? Bu müesseseler tetkik edildikten sonra sıra ile diğer müessesat-ı ictimaiyeyi [sosyal kurumları], silah, harp, âdat-ı din, sanat, sanayi nefise [güzel sanatlar], tarz-ı telebbüs [giyinme biçimi] gibi mevzuları tetkik zımnında [maksadıyla] beşeriyetle bu vadilerde karşı karşıya gelsek, onların hangi ihtiyaç ve hangi ızdıraplarla ne gibi hamlelerde bulunduğunu biz de adım adım takip etsek ve aynı ızdırap, aynı ihtiyacı çocukla beraber biz de hissetsek daha yoluyla, daha usulüyle bir tetkik yapmış olmaz mıyız? Ve acaba o zaman çocuk, Asuriler zamanında topun mevcudiyetini kabul etmek hatasına düşer mi?..

Bizim bu tarzda çizdiğimiz esas, tahkik ve tetkik usulüne de uygundur. Elektriği tetkik ettiğimiz zaman mevzumuzu onun hadisat ve tezahüratı teşkil eder. Bunun tekemmül ve terakkisinde filân zatın müessir olması ise ikinci derecede bir mesele olduğu gibi işte bizim mevzu bahsettiğimiz bu yeni tarzdaki tarih programında da hadisat-ı maziye, müessesat-ı ictimaiye programın birinci numerosunu teşkil edeceklerdir. Milletler ki o müessesata ayrı ayrı birer eser ilâve etmeleri lâzımdır. Bunlar programın ikinci veya üçüncü numerosunu işgal etmelidir.

Evet, bu müessesatın hiçbiri müstakil olmayabilir. Biri diğerinin ya sebep ya neticesidir. İşte biz bu münasebetlerin nispetini tayin için bu tarzı kabul ediyoruz. Maişetin [yaşayışın], ahlâk ve âdat üzerindeki tesirini ancak maişeti tetkik ettiğimiz zaman hissedilen zaruretler neticesinde anlayabiliriz. Ve bu suretle müessesatın nasıl doğduğunu, nasıl yaşadığını ve elân nasıl yaşamakta olduğunu ancak bu tarzda bir tetkikle anlayabiliriz. Eğer bugünkü tarih derslerimiz bu tarzda takip edilseydi çocuk şimendiferin ihtiraını paraya taalluk etmezdi [bağlamazdı]. Rüyet-i şerâiti [görme şartları] değiştiği zaman Amerika’yı gözüyle görmezdi. Ayasofya yapıldığı zaman Bakırköyü’nde Türk’ün mevcudiyetini kabul etmezdi.

Ispartalıları ahlâksız telakki etmezdi. Sakarya’da yeniçerilere mızrak, ok kullandırmazdı.

Bu hatalar, cemiyet-i beşeriyeyi tanıtacağız diye çocuğun dimağına bir oradan, bir buradan malumat istif etmeğe çalışmamızdan neşet eden [doğan, kaynaklanan]  hatalardır. Bu hatalar hem programa hem kitaplara, hem de mektebe ait hatalardır.

Çocukların bu muvaffakiyetsizliğini görmek, vazifesine merbut [bağlı] her hocayı müteessir eder [üzer]. Tarih okumak vak’ayı sırasıyla saymak demek olmayınca, tabir-i diğerle [başka ifadeyle] tarih okutmak bir takım malumat listesi vermek olmayınca bu gibi tarihi muhakemelerde çocukların muvaffakiyetsizliği tarih tedrisatının muvaffakiyetsizliği addedilmelidir [kabul edilmelidir]. Nitekim Ayasofya’nın inşası meselesinde çocukların malumatsız olmadıkları şu suretle tebeyyün etmiştir [ortaya çıkmıştır].

Sorduğumuz o sualin cevabını çocuklar yazıp bitirdikten sonra onlara şöyle bir sual daha tevcih ettik [yönelttik]:

Biz İstanbul’u aldığımız zaman Ayasofya var mıydı, yok muydu? Ve o zamana kadar Ayasofya yapılalı çok olmuş muydu?”

Bu sual üzerine çocuklar hem gülüyorlar hem de evvelki suale verdikleri cevabı tashih için benden müsaade istiyorlardı. Yani evvelki cevaplarının hata olduğunu bu ikinci sual ile anlamış oluyorlardı. Demek ki bunlarda malumat noksanlığı da yoktu. Evet, belki bunların masum dikkatini sualin tarzı aldatmış olabilir. Hâlbuki vazifemiz dikkatin bu gafletini izale değil midir? Acaba buna fırsat verebildik mi?

Asuriler zamanında topun mevcudiyetini kabul eden çocuk, esliha müessesesini [silah kurumunu] tarık-ı tekâmülündeki [gelişimindeki] harekâtı [hareketleri] esnasında takip ve tetkik etmediği için bu gaflete düşmüştür. Bu da malumat noksanlığından tevlit eden bir hata değildir. Çünkü o suali de şöyle bir sual ile kontrol ettik:

Asuriler, muharebelerde ne gibi silâh kullanırlardı?Bunun cevabını şu tarzda vermişlerdir: Ok, mızrak, kılıç, kaleleri yıkmak için mancınık, ateş püskürtme makineleri…

Beşinci sınıf talebeleri hükûmet ve hükümdar sualinde müttefikan muvaffak olmuşlardır. Bunun izahı güç değildir. Çocuk mektebe dâhil olduğu ve tarih okumağa başladığı günden beri tarihi bu cepheden tetkik etmiş binaenaleyh [dolayısıyla] gafleti zail olmuştur. Çocuğun bu tarzda noksan inkişafı tarihten matlup olan gayeyi inhiraf ettirmektedir. Çocuk tarihte hükûmet ve hükümdarlarla ancak diğer müesseseler kadar alâkadar olabilir.

Çocuğun; insanların ahlâkıyla meşgul olması hükümdarlarla meşgul olmasından daha mı az ehemmiyetlidir?

İşte bu nokta-ı nazardan cemiyeti çocuğa noksan ve hatta yanlış tanıtıyoruz. Onu cemiyette en son alâkadar eden müesseselerle meşgul edip de her gün çocuğun hayatına yeni bir ruh nefh eden [veren] müessesatı; meselâ mektep müessesesini, ilim müessesesini ihmal etmek mekteplerdeki tarih tedrisinden gayenin ne olduğunu sarahatle [açıkça] tayin etmemekten neşet eder [meydana gelir]. Bugünkü cemiyet, böyle gördüğümüz gibi mi başlamıştır? Ve asırlardan beri böyle mi yaşamıştır? Yoksa birçok müşterek mesai neticesinde, birçok zaruretler ve ihtiyaçlar neticesinde mi hâl-i tekemmüle vasıl olmuştur. Ve bu cereyan henüz hâl-i tevakkufta mıdır? Yeni bir takım zaruretler yeni hamleler tevlit etmekte midir?.. Bunları tetkike imkân hazırladık mı?

Ispartalılar hangi zaruretle hırsızlığı tecviz edebilmişlerdir [caiz, uygun görmüşlerdir]? Asuriler mabutlarını nasıl intikamcı, hunhar telakki edebilmişlerdir? Türkler nasıl bir ihtiyaçla demire tapmış, kurdu mukaddes tanımıştır? Bunların bu telakkileri [anlayışları]  bugünkü tefekküratımıza [düşüncelerimize] uymakta mıdır? O hâlde bunlar ahlâksız, dinsiz vahşi insanlar mıdır? Bizden sonra geleceklerin bizi de böyle telakki etmeyeceklerini ne ile temin edebiliriz?

Çocuklar, bu meselelere ait cevaplarında tamamen masumdur. Çünkü onları bu meseleler üzerinde uğraştırmadık. Çocuk küçük bir filozoftur. Her gün başımızı ağrıtan “niçin”leri, felsefesini itmam [tamamlamak] için yaptığı hamlelerdir. Biz bunu tatmin edebiliyor muyuz?

Tarih işte çocuğun bu “niçin”lerine cevap verebilmelidir. Dimağının bu inkişaf [gelişme]  ve elâstikiyetini [esnekliğini] temin için tarihin yapacağı bu vazifeyi diğer hiçbir ders yapamamaktadır.

Cemiyet-i beşeriyenin zaruretlerini idrak edebilen dimağlar, tarihi hamlelerden haz duyarlar. İrticâı aksülâmelleri [yansımaları] kanun-ı tabiata isyan diye telakki ederler.

Bilhassa bizim gibi böyle birçok inkılap ve tahavvüllere [değişmelere] muhtaç olan bir milletin efradında [fertlerinde] zihnin bu inkişaf ve elâstikiyeti temin edilmezse her adımımızda bir mâniaya tesadüf etmek, her tahavvülün neticesinde bizi daima gerileten aksülâmellere şahit olmak zarureti vardır. Bu vazife ilk mekteplere düşen ilk vazifedir.

Amerikalı ruhiyatçı üstadın: Yirmi beş yaşından sonrakilerin dimağı yenilikleri kabul etmez. demesi bizim mevzumuzla alâkadar değil midir? Binaenaleyh: Tarih tedrisini bu nokta-i nazardan görmek, programlarını kitaplarını o suretle tertip etmek, muallimlerini o suretle hazırlamak çok lâzım ve çok mühimdir.

Vakıa son programlarda bir yenilik yapılmak istendi fakat o da başka mahzurlar tevlit etti [doğurdu]: 

Meselâ Türk tarihine ait olan kısımda müfredat lüzumundan fazla elastiki yapıldı. Müfredatta eski mevzuların değişmiş birer şekli kabul edildi. Milletle, milletin müessesatıyla pek az meşgul olundu.  Ve bilnetice müelliflerin, tedris ile meşgul olanların elinde baziçe [oyuncak, eğlence  ] oldu. Ayrı ayrı müelliflerin kitabını takip mecburiyetinde kalan çocuklar,  ayrı ayrı kanaatler edindiler. Bu vahdetsiz tedris de menfaat yerine mazarrat tevlit etti. Bundan başka son programda diğer bir yenilik yapılmak istendi. O da: Hâlden başlayarak maziye doğru gitmek… Program bu vaziyette tespit edildi. Tarihte vakayi [olaylar] birbirinin netice-i tabiyesidir [doğal sonucudur]. İşte bu vakayi bir tertibe tabi tutulmadı. Bunun neticesinde her müellif kitabında kendi arzusuna göre hareket etti. Hadisat-ı tarihiye [tarihi olaylar] birbirine tedahül etti [karıştı]. Okuyan çocuklar da hangi vak’a evvel hangisi sonra olduğunu tayinde tereddüt etti. Muallimler ise hangi kitap tavsiye edildiyse onu okutmak mecburiyetinde kaldı. Onlar da bu vakayı tertip ve tasnife imkân bulamadılar. Bulamazlardı çünkü bir muallimin bu işi yapabilmesi için vakti ve nakdi müsait olması lâzımdır. Mütalaa için muallime lüzumu kadar vakit verilmemiştir. Mütalaa zamanını yaratsa bile arzu ettiği kitabı tedarik etmekte müşkülât çekmektedir. Bunun neticesinde muallim her günkü derslerine hazırlanmadan girmekte ve binaenaleyh: Çocuklar için yazılmış olan kitapta ne bulursa ya aynen kıraat ederek ders vermekte veya kitaba bakarak aynen tekrir etmektedir. Hocaların dersi kitaptan takip ettiğini gören çocuklar ise “ben de sonra kitaptan okurum” diyerek sınıfta tekrir olunan derse ehemmiyet vermemektedir. Eve gittiği zaman kitaptaki bahisleri aynen ezber etmektedir. Bu hâl, talebenin çalışkan olduğuna göredir. Hâlbuki talebe tenbel olursa kitabı da okumağa lüzum görmüyor ve bilnetice tarihten hiçbir hisse alamıyor.

Şu hâle nazaran çocukların ellerine kitap verileceğine hiç vermemek muvafıktır. Çocuklar için kitap yazılacağına muallimler için kitap yazmak en doğru bir harekettir.  Bu muallimler kitabı, ilk mekteplerdeki tarih tedrisinin gayesine uygun olmalıdır. Kitap, ders ders yazılmalı ve her dersin sonunda ders hülâsaları bulunmalı. Ders nasıl verileceğine dair izahat ve vesaik bulunmalı, hocayı bu suretle çalışmaya mecbur etmelidir. Başka memleketler bunu çoktan takdir etmişler ve bu gibi hoca kitaplarını muktedir muallimlere telif ettirmişler, hocalara meccanen [ücretsiz] tevzi etmektedirler [dağıtmaktadırlar]. Bizim gibi; hocanın mesaisinden azamî istifadeye muhtaç olan milletler ise bu hatt-ı hareketi çoktan ihtiyar etmeleri lâzımdı. Maalesef elân böyle bir hareket meşhut olmamaktadır [görülmemektedir].

Muallimin şerâit-i hususiyesinin [özel şartlarının] mükemmel olduğunu, yani vakdî, nakdî müsait olduğunu kabul edelim, çalışkan olduğunda da tereddüt etmeyelim. Bu takdirde bu muallim ne yapacaktır? Talebesini tarih dersinden yükseltmek için her gün hazırlanacaktır. Nereden?.. Ya liseler için yazılmış olan kitaptan veya herhangi bir kitaptan… Bu takdirde muallim kitabın usulünü kabul edecek demektir. O kitabın takip ettiği fikri, o kitaptaki sırayı takip mecburiyetindedir. Takip etmese dersinin insicamını [akışını, gidişini] gaip etmekten korkacaktır, neticede çocuklara yüksek bir takım malumat arz edilmiş olacak ve çocuklar bundan hiçbir şey istifade etmeyecektir. İşte bugünkü tarih tedrisatının muvaffakiyetsizliğinin sırları… Ne program, ne kitap, ne de muallim hiçbir vakit çocuğun anladığı tarihi vermemektedir. Kitapların fenalığı yüzünden çocuklarımız mütalaa zevkini de duymamaktadır. İşte bu programın ve bu kitapların hatasıdır ki küçük yaştaki üçüncü sınıf talebelerini tamamen zillete sevk etmiştir.

İstanbul’un fethi kendilerine anlatıldığı zaman heyecandan el çırpan ve yerinde oturamayan bu talebeler, o zamanda benim babamın yaşamış olduğuna kail olmalarında tamamen haklıdırlar. Çünkü bu yaştaki çocuklar için mazi bir küldür, onun daha evvel ve daha sonrası yoktur. Bu ders verildiği zaman, İstanbul’un hangi tarihte fethedildiğini, şimdiye kadar elimizde kaç sene kaldığını bütün çocuklarla beraber hesap etmiş ve yuvarlak hesap olarak “500” senedir elimizde kaldı demiştik. Bunu defterlerine de kaydetmeyi unutmamışlardı. Buna rağmen, benim babamın top seslerini işitmiş olmasını kabulde tereddüt etmemiştir. Çünkü İstanbul’un fethi de, benim babam da onlar için bir mazidir. Ve hepsi kendisinden biraz geride cereyan etmiş bir hâdiseden ibarettir. Sakarya muharebesinde yeniçerilerin bulunduğunu ve ok, mızrak kullanarak muzafferen harp ettiğini çocuk kabul etmiştir. Çocuk bu hareketinde de haklıdır. Çünkü Sakarya muharebesini, İstiklâl harbini yeniçerilerin lağvı bahsinden daha evvel görmüştür. Kitabında daha evvel yazılmıştır. Çocuk için evvel görülen ve evvel okunan şey evveldir. Ders esnasında biz ne kadar birinin evvel, diğerinin sonra olduğunu söylersek söyleyelim. Bunlar çocuk için hafıza yükünden fazla bir şey değildir. Günün vakası sayılabilecek kadar bize yakın olan ve kendisi için çok yerleri muzlim [karanlık, bilinmeyen] olmayan İstiklâl Harbinde çocuk bu kadar gaflete düşerse kendisinden ve daha evvel geçen vak’ayi hakkındaki hatalarını tabii bulmak icap eder. Bakınız fotin meselesinde hataya düşmemişlerdir. El ile tutulup göz ile görülebilen bir hâdisedir, bugün bile ayakkabının şekli daima tahavvül etmektedir [değşmektedir]. Binâenaleyh: Çocuk bunu düşünmekte mâniaya tesadüf etmemiştir. Bundan başka bu çocuklar geçen sene ikinci sınıfta bulundukları zaman kendilerine kabl-et-tarih [tarih öncesi] hayat biraz anlatılmıştır. Binâenaleyh: Bugünkü hâl-i medeniyetin tedricen [yavaş yavaş] bu hâle geldiği hakkında pek mücmel [kısa ve az] bir fikirleri vardır. İşte bu cevaplarındaki hükümleri bu fikre istinat etmiştir. Bu, bize tarih tedrisinde hangi yolu ihtiyar edeceğimizi [seçeceğimizi] pekiyi tayin eder. İşte çocuk bu tarzda muhtelif müessesat-ı ictimaiyeyi [sosyal kurumları] ayrı ayrı tetkik etseydi ve her hâdiseyi daha evvelkine rabt ederek [bağlayarak] yürüseydi bugünkü zillete düşmeyecekti. Namık Kemal Bey’i Barbaros Hayreddin’e takaddüm etmesi gibi gafletlere düşmeyecekti. Kabl-et-tarih hâdisatın çocukları diğer hâdisattan daha ziyade alâkadar ettiğini tarih okutan her muallim bilir. Hâlbuki programımızda buna hiç yer verilmemiştir. Kabl-et-tarih hadisattır ki çocuğa bugünkü medeniyetin manasını izah eder. Cemiyet-i beşeriyenin hangi zaruretler neticesinde doğduğunu kabl-et-tarih hadisattan daha iyi izah edecek bir numuneye tesadüf edilemez. Vak’a çocuğa biz cemiyeti anlatacağımız zaman sanki bir takım tasavvur ve faraziyelerle izaha çalışırız. Bu, çocuk için nihayet bir faraziyedir. Tesiri ise tasavvurdan ibaret kalır.

Çocuk hayalen bugünkü medeniyetten mahrum olmamalı, eski insanlarla hemhâl olmalı, o zaman bugünkü medeniyetin manasını anlayacaktır. Muktedir ve coşkun bir muallim çocukların benliğine tamamen hâkim olur. Onları beşeriyetin bu ızdırap günlerine kadar götürür. Onlara medeniyeti katre katre [damla damla] içirerek hatve hatve [adım adım] takip eder. Ve cemiyetimizin manasını anlatmış olur.

Çocuğun etrafında her şey ona daha evvelkini evvel, daha sonrakini sonra görmeyi telkin eder. Bizzat kendisi ben geçen sene ikinci sınıfta idim. İkinci sınıfın derslerini daha evvel gördüm. Dün bugünden daha evveldir, dünkü dersi de daha evvel okudum. Birinci ders, üçüncü dersten daha evveldir. Birinci dersi daha evvel gördüm. diye düşünür. Tecrübesi ona bunu telkin eder. Bir gün herhangi bir sebeple çocuklara ihsas etmeden birinci dersi okutmamış olsanız da ikinci veya üçüncü derse girseniz derhal bu ikinci veya üçüncü dersin birinci ders olduğu zehabına düşmekte tereddüt etmezler. Üçüncü dersin hocası sınıfa girdiği zaman hayretlerini izhardan kendilerini men edemezler. Bu, çocuk için tabiidir. Onların yanında ne kadar saat olursa olsun birinci ders saatinin geçtiğini saatinde görse bile saatinin yanlışlığına ihtimal verir. Birinci dersin geçtiğine ihtimal vermez. Tarihten herhangi bir bahsi anlattığınız zaman o bahse takaddüm eden bahsi sehven unutmuş olsanız da ders esnasında o bahse avdet etseniz [dönseniz] bu iki bahsin ikisi de çocuk için anlaşılmamıştır. Eğer anladıklarına kanaat eder de derse devam edersek ancak kendimizi aldatmış oluruz.  Meğer uzun zaman geçmeli ve o bahisler hakkında edindiği intibalar kesb-i zafiyet etmeli. O zaman bu bahis hakkında dürüst, yeni intibalar verirsek o bahis hakkında hâsıl olan teşevvüşü [karışıklığı] izale ettiğimize kanaat edebiliriz. Bu hâller, bize tarih dersinde takip edeceğimiz hatt-ı hareketi tayin eder. Bu telkinat çocuğa her şeyin bir sistem ve intizam dâhilinde yürüdüğü fikrini vermektedir. Biz bu yoldan inhiraf ettiğimiz zaman çocuğun fikriyatı alt üst olur, gördüğümüz zilletlere düşer. Evet, mazi çocuk için bir küldür. Bu külün [bütünün] bazı cüz’lerini [parçalarını] bazı hususta tetkik etmek istiyorsak o cüz’i hâldeki müşabihine [benzerine]  rabt ederek [bağlayarak] tetkik zarureti vardır. Fakat hâl-i hâlde, mazi ise kendi mevkiinde kalmak şartıyla… Bu ise ancak ders verildiği zaman muallimin yapacağı bir hareket, bir manevradır. Çocuğun ruhunu istediği noktaya getirmek ve o noktada istediği fikri kabul ettirebilmek için muallim elan çocuğu benliğinden yakalamalı, bunun için de tamamen çocukla muallim hemhâl olmalı, onun insiyak [içgüdü] ve enterelerini (?) çok yakından bilmelidir. Bu sırra vakıf olduktan sonra çocuk ruhu bizim gideceğimiz yolu bize gösterir. Çocuğun hareketlerini kendi mıntıkamızın çizdiği hatlarla tahdide çalıştıkça bu muvaffakiyetsizlik devam edecek demektir.

Ali Fahreddin

İstanbul: Erkek Muallim Mektebi Tatbikat Muallimlerinden

[Tedrisat Mecmuası, Sayı:67, İstanbul, Mayıs 1341 (1925), s. 317-338] 

https://www.tufs.ac.jp/common/fs/asw/tur/htu/data/HTU2197-07/index.djvu

Continue Reading

Maarifimizde İstikamet

Kılıç Ali’nin Anlatımıyla Dr. Reşit Galip Olayı

Published

on

Giriş

Ayşe Afet İnan’[1]ın “1933 yılının 23 Nisan Çocuk Bayramı idi. O, heyecanla Çankaya Köşkü’ne geldiği vakit, Atatürk’ün yanında bana bir kâğıt uzattı ve şunları anlatmaya başladı:

Sabahleyin ilk bayramlaşmayı kızlarımla yaptım. Onlara bir şeyler söylemek istediğim vakit, bir ant meydana çıktı. İşte Cumhuriyetimizin 23 Nisan çocuklarına armağanı” dedi. Kâğıtta şöyle yazıyordu:

Türküm, doğruyum, çalışkanım. Yasam: Küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak; yurdumu, budunumu özümden çok sevmektir. Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir. Varlığım Türk varlığına armağan olsun.

Bu sözler, Türk çocukları tarafından o yıldan beri tekrarlanmaktadır. Vatanperver Dr. Reşit Galip, evvela bir baba olarak bu hisleri duymuş, sonra da Milli Eğitim Bakanı olarak okul çocuklarına bu andı içirmişti.

O, 6 Mart 1934 gününde, daha bu ülkeye çok yararlı olabilecek bir çağda vefat etti. Ulus, bu gibi feragatli değerlere her zaman muhtaçtır. Dr. Reşit Galip’in kişiliğinde Türk Tarih Kurumu, kurucu bir üyesini, vatan, idealist bir evladını kaybetmiştir.” [2] ifadeleriyle tanımladığı Dr. Reşit Galip [3], Mustafa Kemal’in isteği üzerine 19 Eylül 1932-13 Ağustos 1933 tarihleri arasında Maarif Vekilliği yapmıştır.

Mustafa Kemal’in 17-19 Mart 1923 tarihlerinde yaptığı Mersin gezisinde, Millet Bahçesi’nde Türk Ocağı’nın düzenlediği açık hava toplantısında Dr. Reşit Galip, Mersin Türk Ocağı Başkanı ve Hükumet Tabibi olarak konuşma yapmıştır. Dr. Reşit Galip’in konuşmasını dinleyen Mustafa Kemal, konuşmayı cevaplandırmak üzere kürsüye çıkmış ve aşağıdaki konuşmayı yapmıştır [4]:

Mersin’de Halka Nutuk

(17 Mart 1923)

Mersin, 17 [Mart 1923] (A. A.) – Gazi Paşa Hazretleri Mersin Millet Bahçesi’nde Mersinliler namına Doktor Reşid Bey’in nutkundan pek mütehassis olmuşlar ve halka hitaben bir çeyrek saat irad-i nutuk [nutuk irat] buyurmuşlardır. Paşa Hazretleri’nin bu nutuklarından zapt edilebilen aksamı [kısımları] ber-vech-i atidir [aşağıdadır]:

“Aziz kardeşler,

Genç ve çok kıymetli doktorumuz Reşit Bey’in sözleri bence iki nokta-i nazardan [bakımdan] kabil-i taksimdir [taksim edilebilir].

Birincisi doğrudan doğruya kalbinin, vicdanının ve muhterem Mersin halkının vicdanının, benim kalbimdeki hissiyata tercüman olan hissiyatıdır. Buna teşekkür ile iktifa edeceğim [yetineceğim]. Hakikaten muhterem Doktor’un dediği gibi, benim için dünyada en büyük mevki ve mükâfat milletin bir ferdi olarak yaşamaktır. Eğer Cenabı Hak beni bunda muvaffak etmiş ise, şükür ve hamtlar ederim. Bugün olduğu gibi ömrümün nihayetine kadar milletin hadimi [hizmetçisi] olmakla iftihar edeceğim.

Muhterem Mersin halkı, bugün hakkımda gösterdiğiniz samimi ve heyecanlı tezahürattan size ayrıca teşekkür ederim. Ayrıca itiraf etmek mecburiyetindeyim ki, geldiğim günden bu ana kadar hissiyatımın, memnuniyetimin derecesini biliyorum, müsterih ve emin bulunuyorum ki, her taraftaki kardeşlerimiz gibi burada da bana muhabbet ve itimat eden kardeşler var. Mersinliler, memleketiniz Türkiya’nın çok mü­him bir noktası bulunuyor, çok mühim bir ticaret noktasıdır. Memleketiniz bütün dünya ile Türkiya’nın en mühim bir irtibat noktasıdır. Bunu sizler benden iyi biliyorsunuz. Memleketinize sahip olabilmek için çektiğiniz elemler, azaplar, mahrumiyetler büyük olmuştur. Bunu sizler takdir edersiniz. Hepimiz arzu edelim ki, acı günler tekerrür etmesin. Buna hakikaten layık olmak lazımdır. Muharebe meydanlarında kıymetli evlatlarımızın süngü ve silahlarının muzafferiyeti kâfi değildir. Bu muzafferiyet ve muvaffakiyet çok büyüktür. Ancak hakiki refah ve saadete sahip olabilmek için, asıl bundan sonra çalışmak lazımdır. Sizin için zafer ve terakki [ilerleme] sahası iktisadiyatta, ticarettedir. Bunu takdir ediyorsanız, çok çalışmaya mecbursunuz. Aksi takdirde memleketin sahib-i hakikisi [hakiki sahibi] olduğunuzu söyleseniz bile, kimseyi inandıramazsınız. Bu hakikatle dolu sözlerim, fakat bu hakikati ifade ediyorum. Gönül arzu eder ki, burada bir saat, bir gün değil, uzun müddet kalayım, daha hususi hasbıhaller yapalım [özel görüşüp dertleşelim]. Fakat şimdilik buna imkân yoktur. Sözümü kesmek mecburiyetindeyim. Son söz olmak üzere bu memleketin hakiki sahibi olunuz, diyeceğim. Burada geçirdiğim saatler benim için pek kıymetli olmuştur. Derin muhabbetlerle hepinize veda ediyorum; Allah’a ısmarladık arkadaşlar.”

Paşa Hazretleri ve maiyeti erkânı saat üçü on beş geçe bahçeden istasyona ve üç buçukta hususi trenle Tarsus’a hareket buyurdular.

***

Kılıç Ali’[5]nin Anlatımıyla Dr. Reşit Galip Olayı

Bu [17-19 Mart 1923 tarihlerinde yapılan] Mersin gezisinden bir hayli sonra, Hamidiye kruvazörü ile Mudanya’dan Trabzon’a gidiyorduk. Hamdullah Suphi Bey de (Tanrıöver) bizimle birlikteydi. Tam Sinop limanına gireceğimiz sırada, boş bulunan birkaç milletvekilliği için adayların durumu konuşuluyordu. Gazi, hemen Reşit Galip’i hatırladı:

Mersin’de bir doktor görmüştük. Adı Ragıp mıydı neydi?

Hamdullah Suphi Bey, Reşit Galip’le ilgili kanaatlerini, onun yurtseverliğini kendine özgü güzel konuşma şekliyle anlattı. Reşit Galip’in adaylığı bu şekilde Hamidiye kruvazöründe kararlaştırılmış oldu. Gazi, bu geziden Ankara’ya döner dönmez Reşit Galip’in adaylığı için hemen emir verdi.

O yıllarda milletvekili adayları, Bakanlar Kurulu ve partinin genel yönetim kurulu ile grup yönetim kurulu üyelerinden oluşan Parti Divanı tarafından belirlenir ve ilan edilirdi. Ben de partinin Genel Yönetim Kurulu Üyesi olduğum için bu divana dâhildim. Başbakan Fethi Okyar’ın başkanlığında toplanan Parti Divanı’nda Dr. Reşit Galip’in adaylığı görü­şüldü. Bazı itirazlar oldu. Arkadaşlar bunun Gazi tarafından istendiğinden haberdar değillerdi. Buna rağmen bütün arkadaşlar oylarını sonuçta Reşit Galip’e verdiler. Bu adaylığa sadece Sağlık Bakanı Dr. Refik Bey (Saydam) karşı çıkmıştı. Divan toplantısından sonra bir aralık Refik Bey’in koluna girdim. “Niçin muhalif kaldınız?” diye sordum. Gazi’nin arzusu olduğunu anlattım. Bana aynen şunları söyledi:

Kılıç Ali, belki doğru yapmadım. Fakat ben gidip bizzat Gazi’ye niçin muhalif kaldığımı arz edeceğim. O zaman hiç şüphe etmem ki beni haklı bulacaklar ve mazur göreceklerdir.

Hemen arkasından şunları ekledi:

Bu adamı çok iyi bilirim. Şimdi bir köy doktorunu milletvekili yapıyoruz. Yarın milletvekilliği kendisine az gelecek. Bakan olmak isteyecek. Bakan olursa o da az gelecek başbakanlık isteyecek! Başbakan olursa. . .

Kolumdan çıktı ve “Ondan sonra ne isteyeceğini artık sen anla” diyerek başını titrete titrete yürüdü, odadan çıkıp gitti.

Reşit Galip’in adaylığı ilan edildi, milletvekili seçildi. Meclis’e gelir gelmez İstiklal Mahkemesi üyesi oldu. Birlikte çalış tık. Ahlakı, yurtseverliği ve başarılı çalışmalarından dolayı kendisini saygıyla anmak görevimdir.

Reşit Galip, okumayı ve çalışmayı çok seven kültürlü bir gençti. Vaktiyle Türk Ocakları’nın yıllık kongrelerinde yaptığı gibi milletvekili olduktan sonra sık sık kürsüye çıkar, gü­zel konuşur, görüş ve düşüncelerini söylemekten, savunmaktan çekinmezdi. Çok olumlu görüş ve düşünceleri vardı. Cesur bir adamdı. Meclis’te tartışmalara katılmaktan zevk alırdı. Meclis’te ve parti toplantılarında yaptığı konuşmalarla giderek dikkati çekmeye başladı.

Reşit Galip’in bir parti toplantısında, doğu illerinden söz edilirken, Kürtlük konusunu gündeme getirerek, hükümetin o illerde halkı rencide ettiğini ileri sürmesi İsmet Paşa ile arasının açılmasına sebep olmuştu. Hele parti toplantısı sırasında, “İsmet Paşa bunları duymuyor. Aslında duymak gücüne sahip değildir” diye bağırmasını İsmet Paşa hiçbir zaman affetmeyecekti.

Atatürk o sıralarda Türk tarihiyle ilgileniyor, bu konuya büyük önem veriyordu. Ülkenin tanınmış tarihçilerini ve profesörlerini davet ediyor, toplantılar, görüşmeler ve araştırmalar yapıyordu. Bu arada Reşit Galip’ten de yararlanıyordu. Reşit Galip ise Atatürk’ten aldığı her görevi büyük bir özenle yerine getiriyordu. Bu nedenle de Atatürk’ün dikkatini çekmeyi başarmıştı. Gerek Meclis çalışmalarında ve devrimler konusunda, gerekse bilim alanında gösterdiği başarılarla Atatürk’ün sevgisini ve güvenini kazanmıştı. Dolayısıyla O’nun çevresine de girmiş oldu. Her akşam sofrada ve yapılan gezilerde arkadaşlar arasında bulunurdu. Fakat Atatürk’ün çevresine girip onun yakını olduktan sonra tavırları değişmeye başladı. Yavaş yavaş yakın arkadaşlarını bile beğenmez olmuştu. Sadece milletvekili olarak kalmış olmasını takdir edilememesine bağlıyordu. Dr. Refik Saydam’ı haklı çıkarır gibiydi.

Atatürk, gezilerinin birinde Reşit Galip’i de yanına alarak İstanbul’a getirmiş, kendisini Dolmabahçe Sarayı’nda konuk ediyordu. Bir gece hep birlikte Beyoğlu’ndaki Turkuvaz lokantasına gittik. Bu lokanta, Bolşevik ihtilalinden kaçıp Türkiye’ye sığınmış olan Beyaz Ruslardan bir karı-koca tarafından açılmıştı. Lokantanın bütün çalışanları da Beyaz Rus’tu. İyi Rus ailelerinden oldukları yüzlerinden anlaşılıyordu. Görüntü ve adamların tavırları Atatürk’ün pek hoşuna gitmişti. Lokantanın sahibi ile sahibesini yanına çağırdı. Böyle güzel düzenlenmiş bir lokanta açtıkları için kendilerini kutladı.

Atatürk, her vatandaşın konforlu bir evde çoluk çocuğuyla refah içinde yaşamasını, güzel lokantalarda oturup yemek yemesini, güzel bir gazinoda eğlenmesini isterdi. Bir vatandaşının, bir yakınının bir eve sahip olduğunu, hele bu evin konforunun yerinde bulunduğunu görünce çok memnun olurdu. Halkın yemek yediği, eğlendiği yerlerin de Avrupai tarzda yapılmasından, konforlu ve temiz olmasından hoşlanırdı. Ankara’da Karpiç’te, İstanbul’da Park Otel, Tokatlıyan ve Turkuvaz’da, temiz salonlarda, temiz masalarda neşe içinde yemek yiyenleri görünce çok mutlu olurdu. Bu çeşit yerlerin sayısının artmasını arzulardı. Turkuvaz sahipleri de bunu bildikleri için Atatürk’ten yardım rica ettiler. Atatürk bu ricaya şu karşılığı verdi:

Mademki yapılacak daha başka yeniliklere maddi imkânları yoktur, o halde büyük bir şehrin ihtiyacını karşılayabilecek bu yeniliğe bankalar yardım etmelidir.”

Daha sonra, sofrada bulunan Hasan Saka’ya şu emri verdi:

Hasan Bey! Yarın İş Bankası’yla görüşünüz. Durumu birlikte inceleyiniz. Bu müesseseye mümkün olan yardımı yapsınlar. Bu şekilde İstanbul rahat edebilecek güzel bir yer kazanmış olur.

Hemen şunu eklemeyi de ihmal etmedi:

Tabii bankanın yapacağı bu yardım, bankanın usul ve teamülüne uygun olsun.”

Hasan Saka Bey bu işle meşgul oldu. İş Bankası bu müesseseye yardım için çok uğraştı. Fakat müessesenin sahipleri teminat gösteremedikleri için kredi verilemedi.

Turkuvaz’da servis yapan Madam Vera, hizmeti ve güler yüzlülüğüyle Atatürk’ün çok kez iltifatına mazhar olmuştu. Bu nedenle Madam Vera adı, özellikle o gece sofrada bulunanların belleğinde kalmış olmalıdır. Bu arada Reşit Galip’in de belleğinde ve anılarında iz bıraktığını sonradan anlamıştık.

***

Reşit Galip Bey, aynı zamanda Ankara Halkevi başkanlığını da üstlenmişti ve bu görevi büyük bir hevesle yapıyordu. Özellikle tiyatro alanında bir yenilik yapmak istiyor, buna çok önem veriyordu. Hatta Atatürk’ün takdirini kazanan bir piyes seyrettirmeyi başarmıştı. Fakat o zaman Milli Eğitim bakanı olan Esat Bey, Reşit Galip’in bu alandaki yenilik teşebbüslerine daima engel oluyordu. Reşit Galip’in bakanlıktan istedikleri reddediliyordu. Reşit Galip sık sık bunları bana anlatır, Esat Bey’den acı acı şikâyet ederdi.

Milli Eğitim Bakanı Esat Bey (Sagay), piyade albaylığından emekli eski bir askerdi. Harbiye’de uzun yıllar Almanca hocalığı yapmıştı. Balkan Savaşı sırasındaki fırka kumandanlığından sonra emekliye ayrılmış, ordu donanma pazarı müdürlüğüne getirilmişti. Mütarekede İstanbul Belediye Cemiyeti’ne üye seçilmiş, sonunda ikinci devrede milletvekili seçilerek Meclis’e gelmişti. Harbiye’de Atatürk’ün de hocalığını yapmış olduğu için Atatürk ona “hocam” diye hitap ederdi.

Esat Bey olgun, tecrübeli, dürüst ve nazik bir insandı. Milli Eğitim Bakanlığı’na getirildiğinde kendisinden çok olumlu işler ve yenilikler beklenmişti. Zaman geçtikçe bunların hiç­biri olmayınca Atatürk bile hayal kırıklığına uğramıştı. Sırası geldikçe Esat Bey’i uyarıyordu. Esat Bey’in artık uzun süre bakanlıkta kalamayacağı anlaşılmıştı.

***

Turkuvaz lokantasına gittiğimiz geceden dokuz-on gün sonra Dolmabahçe Sarayı’nda akşam yemeğindeydik. Davetliler arasında Bolu Milletvekili Hasan Cemil, Reşit Galip, Cevat Abbas, diğer bazı arkadaşlar ve ben bulunuyorduk. Sofradan önce Reşit Galip odama geldi. Çok önem verdiği ve üzerinde özenle çalıştığı Akın piyesi için Milli Eğitim Bakanı’nın yine gereksiz ve anlamsız bazı zorluklar çıkardığını anlattıktan sonra, Esat Bey’i kastederek şöyle dedi:

Bu adama karşı o kadar doluyum ki kendimi zapt edemeyeceğim. Belki bir falso yaparım. Onun için sofraya gelmek istemiyorum.”

Ben de kendisine şu cevabı verdim:

Şayet dediğin gibi kendini tutamayacaksan gelme. Atatürk seni sorarsa idare ederim.”

Fakat Reşit Galip sonradan ne düşündüyse, geldi sofraya oturdu. Sofrada tarih konuları üzerinde sohbet ediliyordu. Atatürk özellikle Hasan Cemil Bey’in hazırladığı bazı tezler hakkında verdiği bilgiyi dikkat ve takdirle dinliyordu. Reşit Galip ise çok neşesizdi. Söylenenleri dinlemiyor, dikkatimi çekecek kadar alkol alıyordu. Sohbetin konusu bir ara halkevlerinin çalışmalarına intikal etti. Reşit Galip Bey fırsattan yararlanarak, Milli Eğitim Bakanı’nın halkevlerine çıkardığı güç­ lüklerden şikâyete başladı. Biraz da alkolün etkisiyle Esat Bey’i çok ağır ve acı şekilde eleştirdi.

Atatürk çok nazik bir ev sahibiydi. Sofradaki konuklarının rencide edilmesine asla izin vermezdi. Reşit Galip’in Milli Eğitim bakanına karşı dolu olmasını anlıyordu. Esat Bey’i rencide edici sözler söylememesi için konuyu değiştirmeye çalışıyordu. Reşit Galip Bey ise konuyu daha da alevlendiriyor ve giderek saldırganlaşıyordu. Bir ara Atatürk’e şöyle hitabetti:

Atatürk! Milli Eğitimi ve gençliği bu softa zihniyetli insanlardan ancak sen kurtarabilirsin.”

Atatürk’ün artık sabrı tükenmişti. İstemeye istemeye Re­şit Galip’e şunları söylemeye mecbur oldu:

Reşit Galip! Bunlar nasıl sözlerdir? Sizi bu şekilde konuşmaktan menediyorum. Artık susunuz.”

Reşit Galip o kadar kendinden geçmiş durumdaydı ki, ne söylediğini, ne yaptığını bilmiyordu. Atatürk’ün bu uyarısına cevap verdi:

Bu sofra millet sofrasıdır, bir yere gidemem.”

Atatürk hala nezaketini bozmuyordu:

O halde siz kalınız. Ben gidiyorum.” diyerek ayağa kalktı. Sofradan ayrılarak salonun yanı başındaki çalışma odasına gitti.

Kötü olmuştu. Reşit Galip Bey, Esat Bey’i eleştirmeye hala devam ediyordu. Onun bu aşırı hareketlerine son vermek için Cevat Abbas’la birlikte düşündük, sofracıya derhal yemek getirmesini söyledik. Fakat kimsede yemek yiyecek hal ve iştah kalmamıştı. Yemekler çabucak yenildi. Konuklar ayrılıp gittikleri halde Reşit Galip hala inatla söylenip duruyor, masadan bir türlü kalkmıyordu. Bir ara Turkuvaz gecesi aklına gelmiş olacak ki, “Lokanta sahiplerine paralar veriliyor. Madam Veralara iltifat ediliyor. Bizim halimizi gören yok” diye saçmalamaya başladı. Dayanamadım:

Reşit, bana bak. Şimdi hemen odana gidecek misin, yoksa biz seni gönderelim mi?

Alkolün etkisi biraz azalmış olacak ki, uyarımı ciddiye aldı. Sofradan kalktı. Bu kez de salonun yanındaki kırmızı odaya girdi. Orada Genel Sekreter Tevfik ve Başyaver Rusuhi Beylere derdini dökmeye başladı. Sonunda sabaha doğru odasına götürüldü ve yatırıldı.

Ertesi sabah uyanır uyanmaz Reşit Galip’in durumunu öğrenmek istedim. Bana şu kartı bırakarak sabahın erken saatinde saraydan çıkıp gitmiş:

Biliyorum, hatam büyüktür. Bunun telafisi ve tamiri çarelerine başvurmak üzere Ankara’ya gidiyorum.”

Giderken Tevfik Bey’e uğramış. Ankara’ya gitmek için yataklı trenden bilet alacağını, ancak parası olmadığını söyleyerek on beş lira borç istemiş.

Hataları affetmesini bilen Büyük Atatürk, ertesi gün bize şöyle diyordu:

Zavallı Reşit Galip! Esat Bey’den ne kadar güçlük görmüş, ne kadar çile çekmiş ki kendini tutamayacak hale geldi. Kim bilir şimdi ne kadar sıkılıyordur. Kendisini teselli etmeli.”

Reşit Galip’in sabah erken saatlerde Ankara’ya gitmek üzere saraydan ayrıldığını ve bana bir kart bıraktığını arz ettim, kartı okudum. Parası olmadığı için Tevfik Bey’den de on beş lira ödünç aldığını duyunca Atatürk çok üzüldü:

On beş lira mı verilir? Çok ayıp olmuş. Tevfik biraz fazlaca vermeliydi.”

Reşit Galip, hiç de elinde olmayarak ve istemeyerek yaptığı bu hareketten sonra, Keçiören’deki evinin çok sevdiği kütüphanesine kapandı. Kendini tümüyle okumaya verdi.

***

Aradan aylar geçmişti. Bir gün Çankaya’da sofrada birdenbire Atatürk’ün aklına Reşit Galip geldi. Bana sordu:

Kılıç, Reşit Galip ne âlemde?

Kütüphanesine çekilmiş üzgün bir durumda emirlerinizi bekliyor” dedim.

Acaba şimdi, şu dakikada ne durumda bulunuyor?” “Efendim şimdi anlar arz ederim.”

Sofradan kalktım. Anlıyordum ki bu gece Reşit Galip’i görmek istiyordu. Nitekim öyle de oldu.

Arkamdan bağırmaya başladı:

Durumunu sormaya gerek yok. Hemen kalksın gelsin.”

Gece yarısı olmuştu. Reşit Galip’e bunu telefonla müjdeledim. Çok geçmeden Çankaya’ya geldi. Atatürk’ün elini, Atatürk de onun yüzünü öptü. Sofra birden şenlendi. Reşit Galip’in tekrar sofraya davet edilmesi hepimizi sevindirmişti.

Bir süre sonra Atatürk’ün maiyeti olarak İstanbul’a gitmiştik. Reşit Galip Bey de Atatürk’ün konuğu olarak yine Dolmabahçe Sarayı’ndaydı. O akşam sofra resmi salonda kurulmuş, orada toplanılmıştı. Tesadüfen Milli Eğitim Bakanı Esat Bey de davetliler arasındaydı. Atatürk bir ara kendisine dö­nerek şöyle dedi:

Hocam, Maarif işleri hala düzelemedi. Aradan hayli zaman geçtiği halde, ben sizde bunu düzeltecek ve Maarif’te gerekli yenilikleri yapacak bir faaliyet göremiyorum.”

Esat Bey fena halde ürktü. “Bütçe beni çok sıkıyor, bu yüzden iş çıkarmak mümkün olamıyor efendim” deyince Atatürk büsbütün kızdı:

Bu ne biçim cevaptır? Eski Osmanlı Devleti’nin Maarif nazırları da mektepler olmasaydı maarifi iyi idare ederdim derlermiş. Onların zihniyetiyle aranızdaki fark nedir? Bu zihniyetle benim istediğim maarif idare edilebilir mi?

Atatürk, sözlerini şöyle sürdürdü.

Anlıyorum ki, siz bu işi idare edemeyeceksiniz. Hemen istifa ediniz ve yerinize şimdi bana bir aday teklif ediniz!

Esat Bey bu öneri karşısında şaşırdı ve bocaladı. Atatürk yerinden kalktı. Esat Bey’i alarak, salonun yanındaki somaki odaya çekildi. Reşit Galip sofrada tam yanımda oturuyordu. Güçlü bir önseziyle kulağına şunu söyledim:

Reşit, Milli Eğitim bakanı oluyorsun!

Ve ekledim:

Şayet Milli Eğitim bakanı olursan Antep’e bir yatılı lise açmayı vaat ediyor musun?

Reşit Galip “Söz veriyorum” dedi ve sigara paketinin arkasına şunları yazdı, altını imza etti ve bana verdi:

Milli Eğitim bakanı olursam behemehâl Gazianteplilere bir lise açmayı Kılıç Ali’ye vaat ediyorum.”

Atatürk, Esat Bey’le birlikte sofraya döndü. Konuyu tekrar açtı ve Esat Bey’e sordu:

Tabii şimdiye kadar aday düşündünüz. Adayınız kimdir söyleyiniz.”

Esat Bey ayağa kalkarak cevap verdi:

Efendimiz! Adayı o kadar uzaklarda aramaya gerek yok. (Reşit Galip’i göstererek) İşte adayım huzurunuzdadır. Reşit Galip Beyefendi’dir. Bu iş için her bakımdan güveninizi kazanmış genç bir arkadaşımızdır.”

Bu senaryonun somaki odada Atatürk tarafından hazırlandığı ve Esat Bey’e dikte ettirildiği anlaşılıyordu. Atatürk gülümsedi:

Teşekkür ederim. Çok isabetli oldu. Öteden beri benim de adayım o idi.”

Esat Bey bir odaya çekilerek istifasını yazdı, getirip Atatürk’e takdim etti. Bundan Başbakan İsmet Paşa’nın tabii haberi yoktu. Atatürk onu da telefonla haberdar etti ve Esat Bey’den bo­şalan Milli Eğitim Bakanlığı’na Aydın Milletvekili Reşit Galip’in getirilmesi konusundaki görüşünü sordu. Gece yarısı olmuştu. İsmet Paşa henüz olumlu veya olumsuz cevap vermemişti. Reşit Galip çok heyecanlıydı. Ben kendisini sürekli yatıştırmaya çalışıyordum. Bir taraftan da İsmet Paşa’dan cevap alınması için yaver beylere sürekli haber gönderiyordum. Sonunda İsmet Paşa’dan aşağı yukarı şu şekilde bir cevap geldi:

Reşit Galip Bey arkadaşımız hiç şüphesiz ki Milli Eğitim Bakanlığı için yeterlidir. Ancak kendileri daha genç denebilecek bir çağda iken uykularım sırasında haberdar olmak ve duymak kabil olmayan bazı idari ve siyasi yolsuzlukların sorumluluğuna katılmak uygun mudur? Bunu düşünüyorum. Mamafih emir ve irade yine şefimindir.”

Bir Reformcunun Sonu

İsmet Paşa’dan gelen bu cevap, bir parti toplantısında Reşit Galip’in “Hükumet Başkanı uyuyor ve işitemiyor” sözüne bir karşılıktı. İsmet Pa­şa, o sözü unutmamış ve sırası gelince taşı gediğine koymuştu. Atatürk bunu anladı, “İsmet Paşa taşı gediğine koydu” dedi. Fakat işin pe­şini bırakmadı. İsmet Paşa’ya güzel bir cevap verdi. Çok geçmeden İsmet Paşa’dan Reşit Galip’e yazılı olarak şu telgraf gelecekti:

Maarif Vekili Reşit Galip Beyefendi Hazretleri’ne,

Esat Bey’in istifası üzerine boşalan Maarif Vekilliği’ne zat-ı devletleri seçilerek keyfiyet yüksek onaya sunulmuştur. Hemen Ankara’ya teşrifleriniz rica olunur.

Formalite bu şekilde tamamlanmış oldu ve Reşit Galip Ankara’ya giderek görevine başladı.

Reşit Galip Bey, Milli Eğitim bakanlığı görevini büyük bir şevk ve hevesle yapıyordu. Ancak gün geçtikçe şaşırmaya ve şımarmaya başladı. Bir zamanlar Refik Saydam’ın, hakkında söylediklerini adeta doğrular gibiydi. Çok geçmedi, bakanlıktan istifaya mecbur edildi.

Bu durum Reşit Galip’in çok ağırına gitmişti. Bundan sonra onu ortada görmek mümkün olmadı. Köşesine çekildi. Bütün yakın dostlarıyla ilişkisini kesti. Evinin kütüphanesine karyolasını, yatağını attı, günlerini okuyarak, inceleyerek geçirmeye başladı.

Bir gece Atatürk’le birlikte Akın piyesini seyretmeye Ankara Halkevi’ne gitmiştik. Perde arasıydı. Meğer Reşit Galip de oradaymış. Beni görünce koştu, yanıma geldi. Atatürk’ü çok özledi­ğini söyledi. Ben de memnun olacağını bildiğim için durumu Atatürk’ e arz ettim. Orada Reşit Galip’i kabul etti, iltifatta bulundu.

Reşit Galip. Atatürk’ün yanından çıktıktan sonra tekrar yanıma geldi. Benimle hayli dertleşti, içini döktü:

Hastayım. Müthiş soğuk almışım. Piyesten çok, uzaktan bile olsa Atatürk’ü bir kez daha göreyim diye geldim. İzin ver de gideyim. Fazla kalıp ba­şına bir iş çıkarmayayım.

Öpüştük, ayrıldık. Bu genç, namuslu, vatansever ve inkılapçı insan, iki gün sonra zatürreye yakalandı. Zaten ciğerlerinden rahatsızdı. Bütün çabalara rağmen kurtarılamadı ve çok sevdiği kütüphanesinin bir köşesindeki basit karyolasında bir hafta sonra hayata gözlerini kapadı. Üniversitede reform onun bakanlığı döneminde gerçekleşmiş, yabancı uzmanlar onun zamanında getirilmişti. [6]

DİP NOTLAR:

[1] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/ayse-afet-inan-1908-1985/

[2] Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s. 287

[3] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/resit-galip-baydur-1893-1934/

[4] Hâkimiyet-i Milliye, 21 Mart 1923, No: 769, s. 2, sütun: 6

Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 15 (1923), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2005, s. 222-223

[5] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/kilic-ali-suleyman-asaf-1888-1971/

[6] Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları, Derleyen: Hulusi Turgut, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2007, 289-298

Continue Reading

Maarifimizde İstikamet

Öğretmen Okullarının Kuruluşu

Published

on

16 Mart, Türk Millî Eğitimi Tarihinde, öğretmen yetiştirmede kurumlaşma adımının atıldığı günün yıldönümüdür.

Bu münasebetle Türk Millî Eğitiminin genel amaç ve temel ilkelerinin gerçekleştirilmesinde-özellikle öğretmen yetiştirme ve istihdamı- verimli ve kalıcı hizmetlerde bulunan şahsiyetler ile öğretmenlerden baki âleme göç etmiş bulunanlara rahmet, yaşayan şahsiyet ve öğretmenlerimize sağlık, mutluluk ve başarılar dilerim.

“Öğretmen Okulu”nun kuruluşu ve yaygınlaşması hakkındaki bilgi ve açıklamalar ile Salname-i Nezaret-i Maarif-i Umumiye (SNMU) 1316 (1898)’dan Darülmuallimin ve Darülmuallimat Programı (haftalık ders çizelgesi) ve Darülmuallimin Nizamnamesi aşağıda sunulmuştur.

DARÜLMUALLİMİN [1]

Tanzimat Döneminde, eğitimin modernleştirilmesi yolunda yapılan çalışmalara rağmen, ilköğretimde istenilen başarının gerçekleşmemesinin en önemli sebebi olarak öğretmen yokluğu gösterilmiştir. Modern eğitim görmüş öğretmenlerin yokluğu sebebiyle öğretmen ihtiyacı medrese mezunlarından karşılanmıştır. Rüşdiyelerin modern eğitim anlayışına uygun öğretim yapabilmeleri, medrese dışında öğrenim görmüş öğretmenlerin yetiştirilmesini gerekli kılmıştır. İstanbul’da Fatih semtinde 16 Mart 1848’de sıbyan ve rüşdiye mekteplerine öğretmen yetiştirmek üzere “Darülmualimin-i Rüşdi” açılmıştır. Darülmuallimin-i Rüşdi’nin açıldığı ilk yıllarda öğretmen kadrosu, rüşdiye mezunlarının azlığı ve bunların genellikle devlet kurumlarında istihdam edilmeleri sebebiyle yine medrese kökenli kimselerden meydana gelmiştir.

Sıbyan mektepleri yeni usulde eğitime başladıktan sonra, bu okulların öğretmen ihtiyacını karşılamak üzere 1868’de İstanbul’da öğrenim süresi iki yıl olan “Darülmuallimin-i Sıbyan” açılmıştır.

1869 Nizamnamesinde; ilk, orta ve yüksekokulların öğretmen ihtiyacını karşılamak üzere İstanbul’da “Büyük Darülmuallimin” kurulması öngörülmüştür. Bu okulun idadi, rüşdi ve sıbyan şubelerini ihtiva edeceği ve idadi kısmının edebiyat ve fünun şubelerine ayrılacağı belirtilmiştir.

Sıbyan okulları ve kız rüşdiyelerine öğretmen yetiştirmek üzere, sıbyan ve rüşdiye şubelerinden meydana gelen “Darülmuallimat”, İstanbul’da Ayasofya’da 26 Nisan 1870 tarihinde açılmıştır.

Maarif Nezareti’nce 14 Mart 1874 tarihinde, “Büyük Darülmuallimin”in sıbyan, rüşdiye ve idadiye adlarıyla üç dereceli olmak üzere kurulması kararlaştırılmıştır. Nizamnamenin 54-61’inci maddelerinde; okutulacak dersler belirtilmiş ve mezunlarının isterlerse daha üst basamakta öğrenimlerine devam ederek idadi öğretmeni olabilmeleri esası kabul edilmiştir.

Sultan II. Abdülhamit döneminde, eğitim-öğretimi İstanbul dışında diğer vilayetlere yaygınlaştırma kapsamında ilk teşebbüs 1880 yılında yapılmıştır. İstanbul dışında ilk darülmuallimin, Kosova vilayetinde “Darülmuallimin-i Sıbyan” olarak açılmıştır.

Maarif Meclisi 11 Kasım 1882 tarihli toplantısında, maarif müdürü bulunan 10 vilayet merkezinde darülmuallimin açılmasını kararlaştırmıştır. Buna göre 1885-1886 yıllarında Edirne, Kosova, Manastır, Aydın, Bursa,  Halep, Mamuretülaziz, Erzurum, Sivas, Amasya, Musul, Van ve Bolu’da olmak üzere 14 darülmuallimin-i sıbyan açılmıştır.

Taşra darülmuallimlerinin öğretmen kadrosu son derece sınırlı kaldığından okulun yönetim işleri, okulun tek öğretmeni olan müdür tarafından yürütülmüştür. Osmanlı ülkesinde darülmuallimlerin sayısı, 1899-1904 yılları arasında 20’ye ulaşmıştır. 1899-1900 öğretim yılında bu okullardaki öğretmen sayısı 20, 1900-1901 öğretim yılında 24 ve 1903-1904 öğretim yılında 43’tür. Örnek olarak Ankara Darülmuallimin İbtidai Şubesi öğretmenleri ile öğrenci sayıları aşağıda gösterilmiştir.

1898-1903 Yılları Arasında Ankara Darülmuallimin İbtidai Şubesi Muallimleri ve Öğrenci Sayıları

YILMUALLİMTALEBE
H.1316-M.1898Raşid Efendi15
H.1317-M.1899Raşid Efendi10
H.1318-M.1900Abdurrahim Efendi10
H.1319-M.1901Abdurrahim Efendi14
H.1321-M.1903Abdurrahim Efendi17

—***—

DARÜLMUALLİMİN PROGRAMI [2]

İbtidaiye Şubesi

Esami-i DerusBirinci Sene Haftadaİkinci Sene Haftada
Kur’an-ı Kerim ma Tecvid ve Fıkh-ı Şerif43
Türkçe Kavaid ve İmla3
Usul-ı Tedris1
İnşa2
Arabi Sarf ve Nahv22
Kavaid-i Farisi22
Fransızca1
Hesab22
İlm-i Eşya11
Coğrafyay-ı Umumi ve Osmani22
Tarih-i İslam21
Hüsn-i Hat11
Yekûn1918

Rüşdiye Şubesi

Esami-i DerusBirinci Sene Haftadaİkinci Sene Haftada
Kavaid ve İmla1
Usul-ı Tedris12
İnşa11
Arabi33
Farisi11
Fransızca22
Hesab22
Usul-ı Defteri11
Cebir11
Hendese11
Hikmet12
Mevalid11
Coğrafya21
Tarih22
Hüsn-i Hat11
Resim11
Ulum-ı Diniye2
Yekûn2224

Aliye Şubesi

Esami-i DerusBirinci Sene Haftadaİkinci Sene HaftadaÜçüncü Sene Haftada
Ulum-ı Diniye ve Şerh-i Akaid112
Edebiyat-ı Osmaniye111
Kitabet-i Resmiye11
Usul-ı Tedris1
Edebiyat-ı Arabiye111
Edebiyat-ı Farisiye111
Fransızca443
Hesab2
Usul-ı Defteri11
Cebir-i Adi ve İla211
Hendese121
Müsellesat11
Tersimat-ı Riyaziye2
Kozmoğrafya11
Makine11
Himet-i Tabiiye221
Mevalid-i Sülase212
Coğrafyay-ı Umumi ve Osmani111
Tarih-i Umumi ve Osmani111
KimyaKimyay-ı Gayr-i Uzvi 2Kimyay-ı Uzvi 2Tahlilat-ı Kimyevi 1
Kavanin111
Ulum-ı Servet11
Yekûn242524

DARÜLMUALLİMAT PROGRAMI [3]

(Mevad-ı Tedrisiyenin Senelere Taksimi)

Mevad-ı TedrisiyeHer Sınıfta Bir Hafta Zarfında Okunacak Derslerin Adedi
Birinci Sene Haftadaİkinci Sene HaftadaÜçüncü Sene Haftada
Tecvid ve Kur’an-ı Kerimde Tatbikatı211
Ulum-ı Diniye222
Arabi222
Farisi111
Kaavaid-i Osmaniye   111
Kitabet ve Tatbikat-ı Kavaid112
Hüsn-i Hat111
Usul-ı Tedris211
Ahlak21
İlm-i Eşya111
Mevalid ve Ulum-ı Tabiiye11
Hıfzıssıhha11
İdare-i Beytiye122
Hesab211
Hendese111
Resim111
Coğrafya211
Tarih111
Musiki111
El Hünerleri433
Yekûn262626

DARÜLMUALLİMİN NİZAMNAMESİ [4]

(Maarif-i Umumiye Nizamnamesinin İkinci Faslının Darülmuallimîn Hakkındaki Mevadını Tadilen Kaleme Alınan Nizamname)

(Layiha)

Birinci Madde-Darülmuallimîn iptidaiye ve rüşdiye ve âliye namıyla ve her birinin müddet-i tahsiliyesi ikişer sene olmak itibariyle üç şubeye münkasım olmak ve irade-i seniyye ile mansub [naspolunmuş, konmuş, dikilmiş] ve maarife mensup bir müdürün idaresinde bulunmak üzere müceddeden teşkil olunmuştur.

İkinci Madde-İbtidaiye şubesine şart-ı duhûl sarf, nahiv, kıraet-i Türkiye, hat, imlâdan imtihan vermek ve hüsn-i ahlâk ashabından olmak ve sinni yirmiden dûn [aşağı] ve otuzdan efzûn [fazla, çok] olmamak ve sakat ve malûl bulunmamak ve ileride sınıfına göre açılacak muallimliği kabulden istinkâf eder ise müddet-i tahsiliyesinde aldığı maaşın hakk-ı istirdadını temin eylemektir. Sakat ve malûl olmamak ve istirdat maaşı temin eylemek şartları rüşdiye ve âliye şubelerinde dahi muteber olacaktır.  

Üçüncü Madde-İbtidaiye şubesinde kıraet olunacak derûs balâda münferiden programda gösterilmiştir.

Dördüncü Madde-Rüşdiye şubesine şart-ı duhûl iptidaiye şubesinden şahadetname almak ve hariçten talep olanların yedlerinde mekâtib-i idadiye şahadetnameleri var ise ibraz eylemek yoğ ise iptidaiye şubesi şahadetnamelileri mertebesinde şifahen ve tahriren imtihan vermek ve ahlâk-ı mazbut ve sinni yirmiyi mütecaviz bulunmaktır.

Beşinci Madde-Rüşdiye şubesinde tedris olunacak dersler balâdaki programda münferiden gösterilmiştir.

Darülmuallimîn-i Aliye Şubesi

Altıncı Madde-Bu şube edebiyat ve fünun şubelerini havidir. Rüşdiye şubesinden edebiyat sınıfına kayıt olunacaklar belagat-ı arabiyeden şifahi ve bir vak’a tasviriyle Türkçe makale yazdırılarak tahriri imtihan verecekleri gibi hariçten dâhil olacakların rüşdiye şubesinde tedris olunan ulum ve fünundan dahi ayrıca imtihan vermeleri lazım ve fünun sınıfına rüşdiye şubesinden geçecek olanlar için o şubede tedris olunan ulum-ı riyaziye ve hükmiyeden vermiş oldukları imtihanda sülasen numroyu kazanmış olmaları ve evvelce mekatib-i idadiyeden mülazemet ruusuyle veya mekteb-i sultani veyahut rüşdiye şubesinden mezun olup da fünun-ı mezkurede sülasenden ziyade numro ahz edenlerin tekrar imtihandan istiğnaları için şahadetnameleri tarihinden itibaren bir sene zarfında müracaat etmiş bulunmaları meşruttur.

Yedinci Madde-Edebiyat sınıfında tedris olunacak dersler ber-vechi bala programda zikr olunmuştur.

Sekizinci Madde-Fünun sınıfında okunacak dersler yine balada programda gösterilenlerdir.

Dokuzuncu Madde-Darülmuallimîn talebesi cümlesi muvazzaf olmak üzere yüz kırk nefer ile tahdit edilip altmışı iptidaiye ve kırkı rüşdiye ve kırkı aliye şubelerinde bulunacak ve iptidaiye şubesinde bulunacaklara şehri ellişer ve rüşdiye şubesinde bulunacaklara yetmişer ve aliye şubesinde bulunacaklara yüzer guruş maaş ita edilecektir.

Onuncu Madde-Her şube derslerinin tekmilinde o şubeden şahadetname verilecektir.

On Birinci Madde-İbtidaiye şubesi ve rüşdiye şubesine ve rüşdiye şubesi aliye şubesine mahreçtir fakat iptidaiye şubesinde ikmal-i tahsil edenlerden rüşdiye şubesine ve rüşdiye şubesinde ikmal-i tahsil edenlerden aliye şubesine nakli ihtiyar etmeyenler için bulunduğu şubeye mahsus mekâtibde muallimlik etmek üzere şahadetnamelerine işaret olunacaktır.

On İkinci Madde-Rüşdiye mektepleri üç sınıfa taksim ile her sınıf iki derecede muallimle idare olunacaktır. Her sınıf mekteb-i rüşdiyede muallim-i evvel birinci derecede sani ve salis kaç muallime lüzum var ise onların cümlesi ikinci derecede muallim addedilecektir.

On Üçüncü Madde-Darülmualimînin iptidaiye ve rüşdiye şubelerinden mezun olduktan sonra başka bir mesleğe sülûk edenler yahut sınıfına göre muvazzaf olarak mekatib-i umumiyede istihdam olunmak üzere teklif olunan muallimliği kabülden bila-mucip istinkâf eyleyenler muallimliğe mahsus hukuk ve imtiyazattan sakıt olacaklar ve müddet-i tahsillerinde maarif veznesinden almış oldukları maaşatı kâmilen iade edeceklerdir.

On Dördüncü Madde-Darülmuallimînden neşet etmiş olanların mekatib-i umumiyede muallim olmak için sairlerine hakk-ı rüçhanı olacaktır.

On Beşinci Madde-Darülmuallimînden mezun olanlar ibtida muallimlik sınıfı meyanında terakki edip sonra mekatib-i idadiye ve maarif müdürlüğü gibi maarifçe münasibi veçhile her nev’i memuriyete tayin olunacaklardır. Fakat terakkiyat-ı mevude beş sene ifay-ı hüsn-i hidmete mütevakkıftır.

On Altıncı Madde-Talebeye bir defaya mahsus olmak üzere her şubeye mahsus olan kitaplar meccanen verilecektir.

On Yedinci Madde-Darülmuallimîn talebesinin imtihanlarında kavaid-i teminiye vazı ve sonra muallimliğe tayin olunmak üzere intihap mazbatalarının tanzimi ve aleyhlerinde vaki olacak şikayatın tedkiki ve azl ve becayişlerinin kanuna tevfiki münhasıran meclis-i maarife aittir.

On Sekizinci Madde-Darülmuallimîn müdürü ve muallimin ve memurini meclis-i maarifçe intihap ve maarif nezareti makamından tasdik ve imtihanlar dahi meclis-i mezkûrun nezaret ve malumatı tahtında icra olunur.

On Dokuzuncu Madde-Darülmualimînin bir muntazam kütüphane ve nümunehanesi olacağı gibi hikmet-i tabiye ve kimya ve tersimat-ı riyaziye ile topoğrafya ve tarih-i tabiyeye müteallık alat ve edevat ve levayıh-ı mukteziye dahi mükemmel olacaktır.

Yirminci Madde-Mektebin her ayda vukuatını mübeyyin meclise müzekkere vermek ve meclisçe verilecek talimata tevfik hareket etmek üzere Darülmualimînin bir müfettiş-i mahsusu bulunacaktır.

Yirminci Birinci Madde-İşbu nizamnamenin icrasına Maarif Nezareti memurdur.  

—***—

DİPNOTLAR

[1] Asuman KOÇAK, Salnamelere Göre Ankara Vilayeti (1871-1907),  Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Yakınçağ Tarihi Bilim Dalı Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi (Danışman: Doç. Dr. Şennur ŞENEL), Ankara, 2013, s. 167-168

[2] Salname-i Nezaret-i Maarif-i Umumiye (SNMU) 1316 (1898), 1. Defa, 1316 Sene-i Hicriyesine Mahsustur, Matbaa-i Amire, s. 127-129

http://www.tufs.ac.jp/common/fs/asw/tur/htu/data/HTU1931-01/index.djvu

[3]  A. g. e., s. 453

http://www.tufs.ac.jp/common/fs/asw/tur/htu/data/HTU1931-02/index.djvu

 [4] A. g. e., s. 130-134http://www.tufs.ac.jp/common/fs/asw/tur/htu/data/HTU1931-01/index.djvu

Continue Reading

En Çok Okunanlar