Maarifimizde İstikamet
GEZİCİ TARIM İŞÇİ ÇOCUKLARININ EĞİTİMİ (*)
Published
4 yıl agoon
By
drkemalkocak
Kemal KOÇAK (**)
H. Şakir KIRAN (***)
Mehmet SEVER (***)
Ferda ÇETİN (****)
Bu projede, gezici tarım işçi ailelerinin ve çocuklarının mevcut durumunu değerlendirecek kapsamlı bir araştırmanın bulunmayışı, gezici tarım işçi çocuklarının arasında okula devam etmeme ve okuldan ayrılmanın daha yaygın oluşu, bu çocukların içinde bulundukları fizikî ve sosyo-ekonomik ortamın onların okul başarılarını destekleyici nitelikte olmayışı, çocukların ve ailelerin içinde bulunduğu sağlık ve beslenme şartlarının yetersiz oluşu problemleri ele alınmıştır.
GİRİŞ
Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti-UNICEF (Milletlerarası Çocuklara Yardım Fonu) 1991-1995 İşbirliği Programı Çerçevesinde, Millî Eğitim Bakanlığı İlköğretim Genel Müdürlüğü’nce “Gezici Tarım İşçi Çocuklarının Eğitimi Projesi” hazırlanmıştır.
Proje ile gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağında bulunan çocuklarına ilköğretim imkânlarını ulaştırmak, aileleri okuma-yazma, çocuk bakımı ve eğitimi, sağlık ve beslenme, aile plânlaması gibi konularda bilgilendirme ve davranış değişikliği meydana getirmek hedeflenmiştir.
Proje çerçevesinde, Gezici Tarım İşçi Aileleri ve Mecburî Öğrenim Çağındaki Çocuklarının yoğun olarak bulunduğu Çukurova (Adana) Bölgesinde, bu aileler ile mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının mevcut durumunu tespit etmek amacıyla bir araştırma yapılması Bakanlıkça uygun görülmüştür.
Bu araştırma 01.10.1990-19.10.10.1990 tarihleri arasında yapılmış ve araştırmanın giderleri UNICEF tarafından karşılanmıştır.
PROBLEM
Toplum ve fert ilişkilerine bakıldığında, ferdin tamamen aktif bir konumda olduğu görülmektedir. İnsan, gerek günlük hayat gerekse bütün ömrü boyunca, ancak sınırlı serbestliklere sahip bağımlı bir konumda bulunmaktadır. Fert bu bağımlı konumuna sosyalleşme süreci içinde girmekte ve toplumun bir parçası olmaktadır. Bu anlamda toplumlar gerek zaman içinde, gerekse mekânda birbirlerinden ayrılmaktadır. Fertlerin içinde yaşadıkları toplumların rahatlığını aramaları, aynı zamanda o toplumun da varlığını sürdürebilmesini sağlayan unsurlardan birini teşkil etmektedir.
Sosyalleşme süreci içinde fert, toplumun bir parçası olurken, aslında o toplumun kültürünü öğrenmektedir. İnsanların; günlük hayattaki davranış biçimlerinden, geçimlerini sağlama ve yaşama biçimlerine kadar bütün ilişkileri kültürün belirttiği şartlar içinde gelişmektedir. Kültür, toplumdan topluma ve aynı toplumda zaman içinde değişirken daime öncelikli nitelik taşımaktadır. [1]
Ülkemizde Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin farklı gelişim düzeylerinde olduğu ve bu bölgelerde farklı üretim teknolojilerinin uygulandığı bir gerçektir. Bu anlamda, geleneksel bir yapı ve modern bir yapı aynı toplum içinde varlığını sürdürebilmektedir.
Özellikle yeterli gelire sahip olmayan küçük tarım iletmelerinde, belli bir ürünün bir kısmını kendi toprakları üzerinde tamamlayanlar, geriye kalan zamanda başka işletmelerde işçi olarak çalışmaktadır. Diğer bir ifadeyle, tarım alanında nüfusun bir kesimi, yılın belirli bir süresinde kendi hesabına çalışmaktadır. Bu çalışma süresinde, kendilerine ailede bulunan bütün fertler de katılmaktadır.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde toprağın tasarruf biçiminin niteliği, fazla işgücü istemeyen kültür bitkilerinin yetiştirilmesi ve ücretli tarım işçisi istihdamının sürekli ve yaygın olmayışı sebebiyle bu bölgelerde kırsal kesimde yaşayan nüfusun büyük bir kesimi, endüstri bitkileri yetiştiriciliğinin geniş tarım arazisinde yapıldığı bölgelere çapa ve hasat dönemlerinde akın etmektedir.
Ülkemizde aktif nüfusun yaklaşık dokuz milyonluk kesiminin tarımda istihdam edildiği dikkate alındığında, gezici tarım işçilerinin bölgeler ve iller arası hareketliliği ve bu hareketliliğin giderek artış göstermesi, konunu önemini bir kat daha artırmaktadır.
Özellikle endüstri bitkileri üretiminin geniş bir tarım arazisinde yapıldığı Çukurova ve kısmen de Ege bölgelerine, bu bitkilerin çapa, sulama ve hasat dönemlerinde, Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile İç Anadolu bölgelerinden on binlerce tarım işçisinin akın ettiği görülmektedir. Bu iki bölgeye gelen gezici tarım işçilerinin sayısı mevsimlere göre değişmekle birlikte, büyük çoğunluğunun her yıl Çukurova bölgesine geldiği tahmin edilmektedir. İşçiler sayısal olarak en çok pamuk mevsiminde çapa ve hasat döneminde gelmektedir. Gerek çapa (Nisan-Mayıs ayları) ve gerekse pamuk toplama (Eylül-Ekim ayları) okulların eğitim-öğretime açık olduğu zamana rastlamaktadır. Gezici tarım işçi aileleri, çocuklarına bakacak kimse bulunmadığından onları da beraberlerinde getirmek mecburiyetinde kalmaktadır. Bu sebeple mecburî öğrenim çağında bulunan çocuk grubu yaklaşık 4 ay okuldan uzak kalmakta, ya noksan öğrenim görmekte ya da hiç okula gidememektedir. İşçi aileleri çalıştıkları alanların mahrumiyet derecesine bağlı olarak sağlık hizmetlerinden de yeterince faydalanamamaktadır. Çevre faktörlerinin yol açtığı hastalık ve tehlikelerle karşı karşıya bulunmaktadırlar. İşçi çocukları, bırakılacak ve bakımları sağlanacak şartlardan mahrum oldukları için, okul çağında anne ve babalarıyla birlikte tarlada bulunmakta ve işçilerin maruz bulundukları bütün tehlikelerle karşı karşıya yaşamaktadırlar. Böylece mecburî öğrenim çağındaki çocukların okulda öğrenimle geçirmeleri gereken süre, bu şartlarda tarım işletmelerinde ve çalışma alanlarında geçirilmektedir.
T. C. Anayasasının 42. Maddesinde “Kimse, eğitim ve öğrenim haklarından yoksun bırakılamaz… İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve devlet okullarında parasızdır” hükmü yer almaktadır.
İş ve üretim hayatının gereği olarak köy halkının yer değiştirmesi hâlinde, gittikleri yerlerde bu ailelerin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının okuldan mahrum kalmamaları için gezici okullar açılması ve bu okullarda gezici öğretmenler görevlendirilmesi, yetiştirici sınıflar açılması konusuna İlköğretim ve Eğitim Kanunu’nda yer verilmiştir.
Ülkemizde küçük ve köy altı yerleşim birimlerinin çok sayıda ve dağınık oluşu, eğitim-öğretim hizmetlerinin yaygınlaştırılmasını güçleştirmektedir. Özellikle kırsal kesimde bulunan nüfusu az ve dağınık yerleşim birimlerine, eğitim hizmetlerinin (okul, bina ve tesisleri, öğretmen, araç ve gereç gibi) yeterli seviyede götürülmesi, eğitim ekonomisi bakımından pahalı bir yatırımı gerektirmektedir. Maliyeti azaltma çabaları ise hizmetin nitelik ve kalitesinin düşmesine sebep olmaktadır.
İlköğretim çağında olup da mecburî ilköğretim kurumlarına devam etmeyenler, hiçbir resmî ve özel işyerinde veya her ne suretle olursa olsun çalışmayı gerektiren başka yerlerde ücretli veya ücretsiz çalıştırılamazlar. İlköğretim kurumlarında devam ettiklerini belgeleyenler ise çocukların çalıştırılmasını düzenleyen kanun hükümleri uygulanmak şartıyla ancak ders zamanları dışında bu gibi yerlerde çalıştırılabilirler. [2]
Gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocukları, aileleri ile gittikleri yerlerde aile bütçesine katkıda bulunduklarından çalışmakta ve bu sebeple de okula devam edememektedirler.
Bu durumda bulunan ailelerin, mecburî öğrenim çağındaki çocuklarını, en yakın okula kaydettirebilmeleri mevzuat bakımından her zaman mümkün olabilmektedir.
İlkokullara kayıt ve kabul işlemi, derslerin başlamasından on beş gün önce başlar ve bir ay sürer. Ancak, yurt dışından veya başka bir şehir, kasaba ve köyden gelmiş olan veya ilköğretim çağı çizelgesine adı yazılmamış bulunan ya da herhangi bir mecburî sebeple okula kayıtları yaptırılamayan çocukların kayıtları başvurdukları tarihte yapılır. [3]
Görüldüğü gibi ülkemizde mecburî öğrenim çağındaki çocukların ilkokul kayıt, kabul ve devamlarında mevzuat yönünden herhangi bir engel bulunmamaktadır.
Ülkemizde, çok sayıda gezici tarım işçi ailesi bulunmakta ve bunların sayısı giderek artmaktadır. Gezici tarım işçi ailelerinin geldikleri yerleşim birimlerinde ve çalışma yörelerinde, çeşitli sosyal ve ekonomik problemleri bulunmaktadır. Bu ailelerin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının eğitimi de önemli problemler arasında yer almaktadır.
Gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının eğitimi ile ilgili mevcut problemlerin öncelikle ele alınması ve çözümlenmesi için konunun bilimsel olarak araştırılması gerekmektedir.
Gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının eğitiminde karşılaşılan problemlerin tespit edilmesi, çözümü ve eğitim imkânının sağlanması, bu konuda yapılacak araştırmalara bağlı bulunmaktadır. Bu bakımdan, söz konusu işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının eğitiminde karşılaşılan güçlükler araştırmanın en önemli problemi olarak görülmüştür.
ARAŞTIRMANIN AMACI
Bu araştırmanın amacı, Adana ili ve Çukurova bölgesine gelen gezici tarım işçi ailelerinin ve mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının mevcut problemlerini tespit etmek ve değerlendirmektir. Ayrıca, söz konusu aileler ve bu ailelerin mecburî öğrenim çağındaki çocukları hakkında gerekli istatistikî bilgileri toplayarak bundan sonra düzenlenecek eğitim-öğretim faaliyetleri konusunda tekliflerde bulunmaktır.
Araştırma amacının gerçekleştirilmesi için aşağıdaki sorulara cevap aranmıştır.
1. Gezici tarım işçi aileleri ile bu ailelerin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının sayısı ne kadardır ve hangi yaş gruplarını oluşturmaktadır?
2. Mecburî öğrenim çağındaki çocukların okul ve sınıf seviyeleri ile eğitim ihtiyaçları ne durumdadır?
3. Mecburî öğrenim çağındaki çocukların ailelerine iş gücü olarak katkıları ve yaptıkları işler nelerdir?
4. Aileleri ve mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının eğitimi konusunda ne gibi tedbirler alınmalıdır?
5. Mecburî öğrenim çağındaki çocuklara götürülecek eğitim-öğretim hizmeti ne şekilde düzenlenmelidir?
Yukarıda belirtilen soruları cevaplandırmak için, gezici tarım işi aileleri ile bu ailelerin mecburî öğrenim çağındaki çocukları, elçiler, işverenler ve yöneticilerin görüşlerinin alınması araştırmanın asıl amacını teşkil etmektedir.
ARAŞTIRMANIN ÖNEMİ
Türk Millî Eğitim Sistemi içinde ilköğretimin ayrı bir yeri ve önemi bulunmaktadır. Ülkemizde, özellikle kırsal kesimde ailelerin bir bölümü, mecburî öğrenim çağındaki (6-14 yaş) çocuklarının iş gücünden çeşitli alanlarda faydalanmaktadırlar. Okulların eğitim-öğretime başladığı sonbahar ve ders yılının sona erdiği ilkbahar mevsiminde, çocuklar okullarına yaptıkları işler sebebiyle devam edememektedirler.
Diğer taraftan, gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocukları, ikamet ettikleri yerden ayrılarak aileleri ile birlikte çalışma alanlarına gitmektedir. Bu çocuklar, aileleri ile beraber hem çeşitli işlerde çalışmakta, hem de köy ilkokulları için öngörülen toplam 160 iş gününün önemli bir bölümünde okula devam etmemektedirler.
Gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocukları, her öğretim yılı yaklaşık 60-80 iş günü okul dışında kalmaktadırlar. Böylece bu çocukların her öğretim yılı uzun süre okula devam edememeleri, öğretim süresi bakımından önemi bir kayıp olmaktadır. Mevcut kaybın ortadan kaldırılması ve mecburî öğrenim çağındaki çocukların eğitim hizmetlerinden faydalandırılması, eğitim ve öğretim hizmetinin devlet adına yürütülmesinden, gözetim ve denetiminden sorumlu Millî Eğitim Bakanlığı açısından önemli bir problemdir.
Ayrıca, okula devam edemeyen bu çocuklar ile okula devam eden aynı yaş ve sınıfta olan emsali öğrenciler arasında eğitim seviyesi yönünden anlamlı farklılıklar bulunmaktadır.
Sayıları yüz binlerce (yaklaşık dört yüz bin) ifade edilebilen gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocukları, eğitim-öğretim süresinin ancak yarısından faydalanabilmektedir. Ülkemizde mecburî öğrenim süresinin beş yıl olduğu dikkate alındığında, konunun önemi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Günümüzde gezici tarım işçi aileleri ile bu ailelerin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının eğitimi konusunda yeterli kaynak, inceleme ve araştırma bulunmamaktadır. Bu konu, Millî Eğitim Bakanlığı ile UNICEF iş birliği sonucu pilot proje çerçevesinde ele alınmış ve ilk defa bir araştırma yapılmıştır.
Söz konusu araştırma, gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının mevcut eğitim durumlarının ve ihtiyaçlarının belirlenmesi ile eğitim-öğretim faaliyetlerinin etkili, sürekli, verimli ve ekonomik bir şekilde düzenlenmesi bakımından önem taşımaktadır.
VARSAYIMLAR
Gezici tarım işçi aileleri ile bu ailelerin mecburî öğrenim çağındaki çocukları;
1. Eğitim-öğretim imkânlarından yeterince faydalanamamaktadırlar.
2. Sağlık ve beslenme imkânlarına yeterince sahip değillerdir.
3. İkamet ettikleri veya çalıştıkları pilot bölgeye eğitim ve sağlık hizmetlerinin götürülmesini istemektedirler.
4. Eğitim-öğretimle ilgili karşılaştıkları problemler, içinde bulundukları çevre şartlarına göre değişiklik göstermektedir.
TANIMLAR
Tarım İşçisi: Ekonomik varlığını, iş gücünü tarım kesiminde çalışarak değerlendiren kimse.
Gezici Tarım İşçisi: Devamlı ikamet ettikleri yerleşim birimlerinde yeterli ekonomik varlığa sahip olmayan, mevsimlere ve ihtiyaca göre başka bölgelere tarım işçiliği yapmak üzere genellikle aileleri ile giden kişi.
Yerli İşçi: Adana’nın özellikle dağlık köylerinden gelen mevsimlik tarım işçisi.
Yabancı İşçi: Daha çok Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinden gelen mevsimlik tarım işçisi. [4]
Çukurova Bölgesi: Adana, İçel ve Hatay illerini içine alan bölgedir.
Mecburî Öğrenim Çağı: Mecburî öğrenim çağı, 6-14 yaşındaki çocukları kapsar. Bu çağ çocuğun 5 yaşını bitirdiği yılın Eylül ayı sonunda başlar, 14 yaşını bitirip 15 yaşına girdiği yılın öğretim yılı sonunda biter. [5]
EVREN VE ÖRNEKLEM
Bu araştırma, gezici tarım işçi aileleri ile bu ailelerin mecburî öğrenim çağındaki çocukları, işverenler, elçiler ve yöneticileri kapsamaktadır.
Araştırma evrenini, Çukurova bölgesi içinde yer alan Adana, İçel ve Hatay illeri teşkil etmektedir. Ancak, gezici tarım işçi aileleri çalışmak üzere yoğun olarak Adana iline gelmektedir.
Bu bakımdan, Çukurova bölgesini temsilen Adana ili merkez ve ilçeleri örneklem olarak alınmıştır. Örneklem olarak alınan yörelerde, gezici yerleşim alanlarında yoğun olarak bulunan gezici tarım işçi aileleri, bu ailelerin mecburî öğrenim çağındaki çocukları ile bölgede bulunan işveren, elçi ve yöneticilerden yeterli sayıda bir grup örneklem olarak seçilmiştir.
Adana iline bağlı yedi ilçedeki (Kozan, Seyhan, Yüreğir, Ceyhan, İmamoğlu, Karataş, Kadirli) 266 geçici yerleşim alanından 865 aile başkanı, mecburî öğrenim çağındaki (6-14 yaş) 1334 çocuk, 1885 yetişkin, 58 işveren, 202 elçi ve 16 yönetici örneklem olarak alınmış ve görüşmeler yapılmıştır.
SONUÇ VE TEKLİFLER
Gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının eğitimi ile ilgili yapılan araştırmaya ait sonuçlar ve bu konudaki teklifler aşağıda belirtilmiştir.
SONUÇLAR
1. Adana iline çalışmak amacıyla gelen gezici tarım işçi ailelerinin % 30’u Ceyhan’da, % 23’ü Yüreğir’de, % 20’si Karataş ilçelerindeki geçici yerleşim alanlarında, geriye kalan aileler de diğer ilçelerde bulunmaktadır.
2. Geçici yerleşim alanlarının % 57’sinin çevrelerindeki sabit yerleşim birimlerine olan uzaklıkları 0-1000 metre arasında değişmektedir. Bu alanlardan % 23’ü sabit yerleşim birimlerine 1000-2000 metre uzaklıkta bulunmaktadır. Geçici yerleşim alanlarının büyük çoğunluğu, su kanalları ve yol kenarlarında kurulmuştur. Geçici yerleşim alanlarından sabit yerleşim birimlerine ulaşımda yaklaşık % 90 oranında güçlük çekilmemektedir.
3. Geçici yerleşim alanlarına yakın olan sabit yerleşim birimlerinin % 96’sında ilkokul, ortaokul veya ilköğretim okullarından birisi bulunmaktadır. Sabit yerleşim birimlerinin tamamında ilkokullar, sürekli olarak eğitim-öğretim faaliyetlerine devam etmektedir.
4. Gezici tarım işçi ailelerinin yaklaşık % 70’i Türkçe’yi rahat bir şekilde konuşmakta, % 30’u ise yeterince kullanamamaktadır
5. Adana iline gezici tarım işçi ailelerinin yarısı Ağustos ayında, yarısına yakın bir kısmı ise Mart ayında gelmektedir. Bu işçi ailelerinin yaklaşık 3/4’ü Ekim, 1/4’ü ise Kasım ve Aralık aylarında sabit ikametgâhlarına dönmektedir. Gezici tarım işçi ailelerinin % 95’i, geçici yerleşim alanındaki işin bitiminde gelmiş oldukları sabit yerleşim birimlerine (Adıyaman, Şanlıurfa, Mardin, Hatay) dönmektedir. Dönmeyen % 5’lik işçi ailesi ise başka bir geçici yerleşim alanına çalışmak üzere gitmektedir.
6. Gezici tarım işçi ailelerinin 1/3’ünü mecburî öğrenim çağındaki (6-14 yaş) çocuklar oluşturmaktadır. 14 yaşından büyük yetişkin grup ise bütün aile fertlerinin yarısı kadardır. 0-5 yaş grubunda bulunan çocuklar ise 1/5’i teşkil etmektedir. Gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının % 42’si ilkokula, % 1’e yakını ortaokula gitmektedir. Ayrıca, bu çocuklardan % 8’i ilkokulu, % 3’ü ortaokulu terk etmektedir. İlkokula gitmeyenlerin oranı % 35’in üzerindedir. İlkokula devam eden çocukların yaklaşık % 38’i kız, % 62’si erkektir. Ortaokula devam edenlerin ise 5 27’si kız, % 73’ü erkektir.
7. Mecburî öğrenim çağındaki çocukların okula gitmeme ve okul terk etmelerinde, % 55 oranla maddî durum yetersizliği ve ailesine ekonomik katkıda bulunma sebepleri yer almaktadır.
8. Aileleriyle birlikte gelen mecburî öğrenim çağındaki çocuklardan % 65’i, ailelerine ekonomik katkı sağlamak amacıyla çalışmaktadır.
9. Gezici tarım işçi ailelerinin % 51’i kadın, % 49’u erkektir. 14 yaşın üzerindeki kız ve kadınların % 73’ü, erkeklerin ise % 31’i okuma yazma bilmemektedir.
10. Mecburî öğrenim çağında olup da okula gitmeyen çocukların % 66’sı, aileleri tarafından ekonomik katkı sağlamak için okula gönderilmemekte; % 20’si ise yakın çevrede ilköğretim kurumu olmadığından okula devam etmemektedir.
11. Gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarından, tarlada çalışma saatleri dışında kalan zamanlarını yaklaşık % 50’si ev işlerine yardım etme ve küçük kardeşlerine bakma, % 42’si oyunla geçirmektedir.
12. Mecburî öğrenim çağı çocukları, çalışma saatleri dışında kalan zamanlarında, % 90 oranla bulundukları yerde okula devam etmeyi istemektedir. Okula devam etmek istemeyenlerin % 90’ı ekonomik yetersizlik ve başaramama endişesini gerekçe göstermektedir.
13. Aileleriyle birlikte sabit ikametgâhlarına dönen mecburî öğrenim çağı çocuklarının % 35’i okula devam etmektedir. Okula devam eden öğrencilerin sınıf ve derslere uyum sağlamada karşılaştıkları en önemli güçlükler; konuları anlayamama, derslere ve okula uyum sağlayamamaktır.
14. Gezici tarım işçi hanımlarının % 28’i günlük çalışma saatleri ve ev işleri dışında kalan zamanlarında elişi yapmakta, % 48’i sohbet etmektedir. Erkeklerin % 62’si sohbet ederek % 16’sı kahveye giderek zaman geçirmektedir. Kadınların % 37’si tarladaki çalışma saatleri dışında okuma-yazma, % 50’si nakış, dokumacılık ve trikotaj kurslarına; erkeklerin % 34’ü okuma-yazma, % 15’i tarım aletleri onarımı, % 40’a yakını dokumacılık, arıcılık ve besicilik kurslarına katılmayı tercih etmektedir.
15. İşverenlerin tamamı gezici tarım işçilerini “elçiler” vasıtasıyla temin etmektedir. Gezici tarım işçilerinin ücretleri idarî makamlarca tespit edilmektedir.
16. İşverenler, gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarına, günlük çalışma saatlerinin dışında eğitim verilmesini istemektedirler. Bu çocukların eğitiminde, işverenlerin yaklaşık % 29’unun malî yardımda bulunabileceği, % 34’ünün taşıt temin edebileceği anlaşılmıştır.
17. Adana iline gelen gezici tarım işçi ailelerinin sürekli ikamet ettikleri iller arasında, yaklaşık sırasıyla % 58 Şanlıurfa, % 15 Adıyaman, % 9 Hatay, % 8 Gaziantep ve % 7 Diyarbakır illeri yer almaktadır. Bu işçiler, aileleri ile birlikte iş bitiminde kafileler hâlinde geldikleri illere dönmektedir.
18. Elçilerin % 81’i, geçici yerleşim alanında çalışan yetişkin işçi aileleri için düzenlenecek bilgi ve beceri kurslarına teşvikte bulunarak yardımcı olacağını; % 79’u mecburî öğrenim çağındaki çocukların eğitimine yönelik düzenlenecek çalışmaların faydalı olacağını belirtmişlerdir.
19. Adana iline gelen gezici tarım işçi ailelerinin yanlarında getirmiş oldukları mecburî öğrenim çağındaki çocukların % 32’si Ceyhan, % 26’sı Yüreğir ve % 18’i Karataş ilçelerindeki geçici yerleşim alanlarında bulunmaktadır.
20. Gezici tarım işçi aileleri ve mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının eğitimi konusunda, yöneticilerin % 22’si çocukların okula rahat gidip gelme ve devam imkânlarının sağlanmasını, % 20’si eğitimin cazip hâle getirilmesini ve eğitim süresince gerekli yardımın yapılmasını, % 17’si gezici okullarla eğitim-öğretimin yapılmasını belirtmişlerdir.
TEKLİFLER
1. Gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının eğitimi ile ilgili olarak yapılacak çalışmaları proje çerçevesinde yürütebilmek ve uygulamayı etkili hâle getirmek amacıyla; Millî Eğitim Bakanlığının koordinatörlüğünde diğer ilgili resmî kurum ve gönüllü kuruluş temsilcilerinden meydana gelen (İçişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığı, Türk Kadınını Tanıtma ve Güçlendirme Vakfı, Türk Kadınlar Birliği, Çukurova Üniversitesi) bir iş birliği (Gezici Tarım İşçi Çocuklarının Eğitimi) komitesi kurulmalıdır.
2. Adana Valiliği bünyesinde (il ve ilçe millî eğitim müdürlükleri) projenin yürütülmesinden ve uygulanmasından sorumlu birimler teşkil edilmelidir.
3. Gezici tarım işçi ailelerinin bulunduğu sabit yerleşim birimi ve geçici yerleşim alanlarının imkân ve özellikleri dikkate alınarak pilot uygulama yapılacak merkezler tespit edilmelidir. Proje uygulaması kademeli olarak yaygınlaştırılmalıdır.
4. Gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının eğitiminde, sabit yerleşim birimlerindeki ilköğretim kurumlarından faydalanılmalıdır. Sabit yerleşim birimlerinden uzak bulunan geçici yerleşim alanlarındaki mecburî öğrenim çağındaki çocuklara eğitim hizmeti, taşımalı sistemle veya gezici okullarla götürülmelidir.
5. Gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarına eğitim hizmetlerinin sunulması ve okula devamlarının sağlanması için, sabit yerleşim birimlerinde bulunan ve geçici yerleşim alanlarında açılacak okullar, günlük çalışma saatleri dışında eğitim-öğretimi sürdürecek biçimde hizmete hazır olmalıdır.
6. Özellikle, gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarına verilecek eğitimin cazip hâle getirilmesi için; öğrencilere okul ders araç-gereçlerinin ücretsiz olarak sağlanması ve diğer bazı ihtiyaçların karşılanması, projenin başarıya ulaşması bakımından önem taşımaktadır.
7. Gezici tarım işçi ailelerinin mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının eğitim ihtiyaçlarına ve seviyelerine uygun, aynı zamanda “İlkokul Programı”na bağlı olarak “Türkçe” ağırlıklı ders programları geliştirilmelidir.
Programa göre ve öğrencilerin ilgilerini çekecek ders araç-gereçleri ile ders ve yardımcı ders kitaplarının hazırlanması uygun olacaktır.
8. Geçici yerleşim alanlarında görevlendirilecek yönetici ve öğretmenler ile ilköğretim müfettişleri, bu konuda eğitim programlarına ve öğrencilerin özelliklerine uygun olarak hizmet içi eğitimden geçirilmelidir. Söz konusu yönetici ve öğretmenlerin çalışma imkân ve şartlarının iyileştirilmesi için gerekli tedbirler alınmalıdır.
Gezici tarım işçi aileleri ile mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının çalışma, ev işleri ve okul saatleri dışında kalan zamanlarlının değerlendirilmesi amacıyla; seviyelerine uygun, isteyerek okuyabilecekleri çeşitli kitaplar (hikâye, roman, resimli Türk Klâsikleri gibi) hazırlanarak ücretsiz verilmelidir.
9. Mecburî öğrenim çağındaki çocukların, sabit yerleşim birimleri ile geçici yerleşim alanlarındaki ilköğretim kurumlarına kayıt-kabulleri ile ilgili işlemlerin sürekli, süratli ve etkili olarak yürütülmesi gerekmektedir.
10. Gezici tarım işçi ailelerinin çalışma ve ev işleri saatleri dışında kalan zamanlarının değerlendirilmesi amacıyla; başta okuma-yazma olmak üzere ihtiyaç ve özelliklerine göre çeşitli bilgi ve beceri kursları açılmalıdır.
11. Gezici tarım işçi aileleri ve 0-5 yaş grubu çocuklarının sağlık, beslenme ve eğitim ihtiyaçlarının karşılanması için Adana Valiliği ve mahallî idarelerce gerekli tedbirler alınmalıdır.
12. Merkezî yerlerde tespit edilecek geçici yerleşim alanlarının, gezici tarım işçi ailelerinin barınma, sağlık ve altyapı hizmetleriyle ilgili tedbirler mahallî ve resmî kuruluşlarca iş birliği yapılarak alınmalıdır.
13. Gezici tarım işçi aileleri ve mecburî öğrenim çağındaki çocuklarının sürekli ikamet ettikleri yerleşim birimlerindeki durumlarının tespit edilmesi, mevcut bilgilerin toplanması ile eğitim durumları ve ihtiyaçlarının belirlenmesi amacıyla bu araştırmanın devamı olacak şekilde yeni bir araştırmanın yapılması gerekmektedir.
DİPNOTLAR
(*) Bu çalışma; Araştırma Aylık Bilim ve Teknoloji Dergisi, Cilt:3, Sayı:32 (Ağustos 1991), s. 8-14’te yayımlanmıştır.
(**) MEB İlköğretim Genel Müdürlüğü Daire Başkanı
(***) MEB İlköğretim Genel Müdürlüğü Şube Müdürü
(****) MEB İlköğretim Genel Müdürlüğü Eğitim Uzmanı
[1] Murat ŞEKER, Sosyal ve Ekonomik Sorunlar, Güneydoğu Anadolu Projesi, V Yayınları, Ankara, 1987, s. 5
[2] 222 Sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu, Resmî Gazete (15.10.1983;18192), Madde:59
[3] İlkokul Yönetmeliği, Resmî Gazete (27.08.1987;19557), Madde:10
[4] Şemsettin KOÇAK, Çukurova’daki Mevsimlik Tarım İşçi Çocuklarının Eğitimi, Uzmanlık Tezi Araştırma Önerisi, Ankara, 1987, s. 46
[5] 222 Sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu, Resmî Gazete (15.10.1983;18192), Madde:3
You may like
Maarifimizde İstikamet
Mektep Çocuklarında Türklük Mefkûresi [Ülküsü]
Published
1 ay agoon
Mart 20, 2026By
drkemalkocak
Giriş
Çocuk Dünyası dergisi, “çocukların fikirlerinin açılmasına yardım eder” alt başlığı ile haftada bir olmak üzere, Babıali Caddesi 38 numaralı Zaman Kütüphanesinde Çocuk Dünyası Müdürü Tevfik Nurettin yönetiminde 1 Mart 1329 [1913-1914]-9 Kânunusani [Ocak] 1335 [1919] tarihleri arasında İstanbul’da 94 sayı yayımlanmıştır. Derginin yayımlanma amacı aşağıda “Çocuk Dünyası’nın Düşüncesi” başlığı altında açıklanmıştır. Amacına uygun olarak [Ömer Seyfettin, Mektep Çocuklarında Türklük Mefkûresi, s. 3-30, “Çocuk Dünyası” Mecmuası neşriyatından, Şems Matbaası, İstanbul, Tarihsiz] künyeli eseri dergi eki olarak yayımlamıştır.
Eserin içeriğinde; Mefkûre Nedir?, Başka Milletlerin de Mefkûreleri Var Mıdır?, Mefkureler Nasıl Doğar, Lisan Muhabbeti, Millet ve Din Muhabbeti, Vatan Muhabbeti, Milli Vatan, Dini Vatan, Fiili Vatan, Bir Çocuk Nasıl Türk Milliyetperveri Olur? başlıkları yer almaktadır.
Osmanlı Devletinin 1913-1919 yılları arasında Birinci Dünya Savaşı öncesi, anı ve sonrasında yaşadığı siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel dönüşümleri, dönemin imkân ve şartlarını esas alarak çocuk eğitimi hakkındaki anlayışın ve bu konuda duyulan ihtiyacın bir göstergesi olarak Ömer Seyfettin’in Mektep Çocuklarında Türklük Mefkûresi adlı eserini Osmanlı Türkçesinden günümüz Türkçesine çeviriyazı biçiminde Türk Milli Eğitim Sistemi’ninin taşıyıcıları öğretmen, yönetici ve deneticileri ile velilerin yararlanabileceği ümidiyle aşağıda sunulmuştur.
***

“Çocuk Dünyası”nın Düşüncesi
-Analara, Babalara-
Bizim memleketimizde en ziyade ehemmiyet verilmek lazım gelen çocuk hayatı ve çocuk bilgisi, maatteessüf şimdiye kadar en ziyade ihmal olunmuş bir ihtiyacımızdır.
Milletler arasında bu zamandaki varlığımızın neden bu kadar düşkün ve geri kaldığınız düşünecek olursak, belki birinci sebep olarak küçüklerimizin fikirlerini terbiye etmek, bezemek hususundaki kayıtsızlığımız hatırımıza gelecek…
Gençlerimizin zamanın ihtiyacıyla mütenasip bir seviye-i fikriyede bulunmalarını ve onların terakki yolunda geniş adımlar atamamalarını muvazeheye kendimizde bir hak olmadığını zannediyoruz…
Gençliğin beşiği çocukluk âlemidir. Sabavet günlerini boş ve faidesiz geçirmelerine göz yumduğumuz gençler, eğer zaman adamı olarak yetişmemişlerse bu kabahat onlarda değil, onları bu halde bırakanlarındır…
Bizim aile ocaklarımızda çocukların terbiyesine dikkatli bir surette çalışmak beyhude bir yorgunluk addolunur, ne okuyacakları bile düşünülmez, nihayetsiz siyaset derslerinden ziyade lazım olan bir şey var ise o da “çocuk terbiyesi”dir. Bu, olmadıkça onlar yokluk içinde kalacaklardır…
Müteveffa Tolstoy, hayat-ı sayının bir kısmını çocuklar için basit, fakat son derecede nefis masallar yazmakla geçirmiş ve hatta kendi köyünde açtığı mektepte ömrünün sonuna kadar köylü çocukların terbiyesiyle meşgul olmuştur. Bizde ise, henüz evlatlarımızın ellerine verilmeye layık bir kitap bile yoktur. Çocuk edebiyatı, çocuk malumatı derin bir boşlu içindedir. İşte biz bu boşluğu doldurmak ve çocuklarımızı okumaya ve düşünebilmeye alıştırmak, onların küçük dimağlarını ileride memleketine faideleri dokunacak bir halde beslemek arzusuyla “Çocuk Dünyası”nı çıkarıyoruz…
Şu birkaç sene içinde bizde bu yolda birkaç teşebbüs görüldü; mesela eski devirde “Çocuklara Mahsus Gazete” ve sonra da “Arkadaş”, “Şebab” gibi bir iki mektepli gazetesi çıktı fakat yaşayamadılar… Biz bunu rağbetsizlikten ziyade çocuk psikolojisini, çocuk ruh ve ihtiyacını tamamıyla tayin edemeyerek küçüklerin anlayamayacakları yahut güç hazmedebilecekleri mevzuların üzerinde yürümüş olmalarına hamlediyoruz.
Avrupa çocukları esastan mütalaaya alıştırmak, fikirlerini terbiye etmek için en ziyade efsane (fable)lerden, masal (légende)lardan istifade ediyorlar. Orada çocuk asarı, edebiyatı bütün bunlarla doludur… İbare okumayı söktürmek bir küçüğün gözü önüne çetin ve sıkıcı yazılar yığıp da mütalaa ile arasında, daha başlangıçta fena bir imtizaçsızlık, soğukluk tevlit etmedense, kendisine pek de yabancı olmayan hikâyelerle onda okumaya karşı bir sevgi ve istek uyandırmak daha doğru bir hareket olur…
Biz Çocuk Dünyası için bu esası gözetiyoruz. Fransız, Alman, İngiliz ve Rus çocuk edebiyatına ait eserlerden istifade etmekle beraber asıl milli masallarımızdan müstefit olmaya çalışacağız.
“Çocuk Dünyası” ara sıra ilaveler ve hususi çocuk risaleleri neşrederek memleketimizde çocuk edebiyatının yoksuzluğunu mümkün olduğu kadar çabuk kaldırmaya gayret edeceğiz.
***
Mektep Çocuklarında Türklük Mefkûresi
Mefkûre Nedir?
Elinizde birçok kitaplar var. Onları okuyor ve faydalı şeyler öğreniyorsunuz. Lakin bu kitaplar bizim yani Türk milletinin uyuduğu zamanlarda yazıldığı için size mefkûrenin ne olduğunu öğretemez. Mesela tarih, coğrafya, hendese, hesap, resim ve saire öğrenirsiniz. Ama Türklük nedir? Türklüğün maksadı, istikbali nedir? Bunlardan haberiniz olmaz. İşte bu küçük kitap size o ali ve mukaddes şeyin büyüklüğünü tarif edecek.

Mefkûre… Bu kelime daha yenidir. Eskiden Türkler gaflet uykusuna dalmışlardı. Mefkûreleri olmadığından bu manayı eda edecek bir kelimeleri de yoktu. Uyanırken bu kelimeyi de buldular. Bugün hala uyumayanlardan başka bu kelimeyi bilen yoktur. Mefkûre… Bunu tekrarlayınız ve dikkat ediniz; bakınız o nedir? Biz insanlarız, doğarız, büyür ve ölürüz. Ne kadar çok yaşasak ömrümüz yüz seneyi geçmez. Bu bizim şahsi hayatımızdır, fanidir. Akıllı olan bu fani hayata o kadar çok ehemmiyet vermez. Şahsi hayatımızdan başka bir de umumi ve milli hayatımız vardır ki o ezelidir. Milliyetimiz bozulmazsa hiç ölmez. Dünyalar durdukça durur. İşte bu mensup olduğumuz milliyet “Türklük”tür. Demek Türklerin iki türlü hayatları var:
- Şahsi… Yani her Türk’ün ayrı ayrı hayatı.
- Umumi… Yani bütün Türklerin hep birlikte geçirdiği millet hayatı, Türklük…
İşte bu umumi hayatı kuvvetlendirmek, dünyadaki galiplerin üstüne çıkarmak, ona yıkılmaz bir istikbal hazırlamak Türklük Mefkûresidir.
Başka Milletlerin de Mefkûreleri Var Mıdır?
Buna hiç şüphe etmemeli! Nerede bir millet varsa, orada bir de milliyet mefkûresi vardır. Mesela dünyada bütün İslav milletine mensup olan insanların mefkûresi “Panislavizm-yani-İslavların Birliği”dir. Rusya’da, Sırbistan’da, Bosna’da, Bulgaristan’da ne kadar İslav varsa bu ali emelle çalışırlar. Bir İslav çiftçisi çiftinin sürerken, bir İslav tüccar alış veriş ederken, bir İslav şair şiirini yazarken, bir İslav asker nişan talimi yaparken hep bu büyük emeli düşünür. Kendi şahsi hayatının fani olduğunu bilir, kıymet vermez. Fakat ezeli olan milletinin hayatını sever ve çok kıymet verir. Ölümsüz hayata, bu manevi varlığa adeta o âşıktır. Onun cananı kendi milletidir. Canından ziyade onu sever. Çünkü canı geçici, milliyeti ebedidir. Her Alman’ın milli mefkûresi “Pancermenizm-yani-Alman Birliği”dir. Zaten hemen bütün Almanlar birleşmişler, daha yarım asır evvel darmadağın iken bugün toplanarak büyük ve milli bir “Alman İmparatorluğu” yapmışlardır. Bu altmış milyonluk imparatorluk bütün dünyayı titretip duruyor.

Büyük milletler gibi küçük milletlerin de mefkûreleri vardır. Mesela Yunanlıların, yani Rumların hepsini milli mefkûresi “Panelenizm-yani-Rum Birliği”dir. Onlar da son muharebelerde bizi mağlup ederek mefkûrelerinin hiç olmazsa yarısını hakikat haline getirdiler. Selanik’i, Makedonya’yı, Akdeniz’in zengin adalarını, güzel Girit’i bizden zorla aldılar. Ne sayesinde? Çünkü Rumlar çoktan uyanmışlar ve bir millet haline geçmişlerdi. Millet haline geçince millet mefkûresi ile düşünmeye başlamışlar ve durmadan çalışmışlar, adetlerinin azlığına nispet büyük bir kuvvet toplamışlardı. Yunan mefkûresinin tamamı: “İstanbul’dan bizi kovup eski büyük Bizans İmparatorluğunu tekrar kurmak ve bütün Marmara sahillerini ve İzmir vilayetini zapt etmek”tir. Rumlar, Yunanlılık mefkûresinin bundan ibaret olduğunu hiç saklamazlar. Bütün mektep kitaplarında, şarkılarında, şiirlerinde, bu mefkûre yazılıdır.
Hâsılı her milletin bir milli mefkûresi vardır. Milli mefkûresi olmayan millet bir hayvan sürüsünden başka bir şey değildir.
Mefkûreler Nasıl Doğar?
Asırlardan beri Türkler milli mefkûresiz yaşıyorlardı. Bunu ben iyice anlatmak için Türkiye’deki Osmanlı Devletinin idaresindeki Türklerin eski hayatlarını anlatacağım:
Türkiye’deki Türkler kendi milliyetlerini inkâr ederek “Osmanlı” adını takınmışlardı. Hâlbuki dünyada “Osmanlı” namı altında bir millet yoktu. “Osmanlılık” Türk olan Osman oğullarının kurduğu hükumete verilen bir namdı.
Kaya Han kabilesi Altındağ’dan Anadolu’ya geçtiği zaman on beş on altı milyonluk bir Türk halkının içine düştü. Türk Selçuki Devleti bozuluyordu. Bozulunca Anadolu Türk beyleri büyük bir kurultay yani meclis kurarak Ertuğrul’un oğlu Osman Beyi kendilerine “Hakan” intihap ettiler. İtaat etmeyen Türk beyleri de zorla bu Türk birliğinin içine alındı. Osman Bey kabilesini bırakarak Anadolu’daki Türk milletinin başına geçmişti. Bıraktığı aşiret hala Söğüt civarında oturuyor. Anadolu Türklerini nizam altına alan Osmanlı hakanları bu Türklerle Rumeli’yi zapt etmişler ve ta Viyana’lara kadar gitmişlerdir.
Tarih gösteriyor ki Osmanlı Devletinin bütün muharebelerini Türkler yapmışlardır. Birkaç tane sonradan Türk milliyetini ve İslam dinini kabul eden kumandanlar varsa da bunlar beş yüz senelik şanlı tarihte devede kulak makamındadır.
Gel zaman git zaman “Tanzimat” ilan olunuyor. Yeniden açılan mekteplerde çocuklara milliyetleri ve milliyetleri hakkındaki vazifeleri öğretilmiyor. Sonra o milliyetsiz ve yalnız hükumete memur yetiştiren mekteplerden çıkan çocukların hepsi milliyetlerini inkâr ediyorlar. Hürriyet ilan olunduğu zaman her millet lisanlarıyla, edebiyatıyla, müesseseleriyle, mektepleriyle meydana çıkıyor. Fakat görülüyor ki adetleri en çok olduğuna inat, Türkler meydanda yok!.. Felaketler başlıyor. Bosna Hersek’i, Şarki Rumeli’yi, Tarblusgarp’ı nihayet Makedonya’yı, Trakya’nın yarısını, Arnavutluk’u, Epir’i, adaları, Girit’i kaybediyoruz. Çünkü her millet, millet haline geçmiş milli heyecanlarla, milli mefkûrelerle üzerimize yürüyor. Hâlbuki bizim milli bir mefkûremiz yok… Niçin, kimin için, nerede muharebe edeceğimizi bilmediğimiz gibi milletçe ne yapmak istediğimizi de bilmiyorduk. Hükumetin fikri: Rahatça yaşayıp, etrafla hoş geçinmek ve terakki etmek idi…
Buna mefkûre denmez. Miskinlik denir. Milletlerin mefkûreleri daima taarruzidir. Tedafi ve korkak düşünceler mefkûre sayılmaz. Bir milletin taarruzi ve milli mefkûresi olmazsa o millet korkak ve emelsizdir, zayıftır. Allah’ın kanunu cezasını verir. O kanun da:
Ezmeyen Ezilir…
Düsturdur. Başkalarını ezmeyen milletleri diğer milletler ezer. Bütün umumi tarih bu kanunun şahidi ve ispatıdır. Başka milletlerden ülke zapt etmek istemeyip kendi hudutları içinde nihayete kadar oturmasını düşünen korkak ve miskin bir millete komşu milletler asla rahat vermezler. Birleşir üzerine salarlar. Bize yaptıkları gibi memleketlerini yağma ederler. Hepsini keserler.
Muharebeden sonra bu hakikatleri gören Türkler milliyetlerini hatırladılar. Eski tarihlerine, ananelerine sarıldılar. Bütün Türk milletinin ruhunda çoktan beri uyuyan büyük emel, büyük mefkûre doğmaya başladı. Bu mefkûreyi henüz ruhunda duymayan pek az miskin kalmıştır. O mefkûre nedir? Bakınız:
- Lisan muhabbeti
- Millet ve Din Muhabbeti
- Vatan Muhabbeti
Lisan Muhabbeti
Eskiden milliyetlerini unutan Türkler konuştukları lisana da ehemmiyet vermiyorlar, Arapça ve Acemce terkipler dizerek bir marifet yaptık sanıyorlardı. Eski Türk muharrirlerinin yazılarını Türk milleti anlamıyordu. Çünkü bilmediği ecnebi lügatler, ecnebi sarf kaideleriyle yazılıyordu. Türkler uyanınca rakıdan, eğlenceden ve daha kötü eğlencelerden, sefahatten bahseden eski edebiyat lisanını beğenmediler. Gördüler ki şimdiye kadar yazılmayan konuştukları lisan daha tatlı, daha canlı, daha güzel… Artık bu lisanla yazmaya başladılar. Yani söz söyledikleri gibi belki söylediklerinden daha güzel yazılıyordu. Konuşma lisanını yazmak için:
- Arapça ve Acemce terkip ve cem kaidelerini kullanmamak (Tabii ilim ve fendeki ıstılahlar müstesna)
- Türkçeye girmeyen, Türk halkının manasını bilmediği yabancı kelimeleri kullanmamak…
İcap ediyordu. Bu iki noktaya dikkat eden pek güzel konuşulan Türkçeyi yazabiliyor ve yazdığını herkes gibi kendisi de anlıyordu. Her millet kendi lisanında yaşar. Lisansız bir millet çobansız sürü gibidir. Türkler varlıklarının umumi ve canlı bir lisanla kaim olduğunu anlayınca lisanlarını dünyada her şeyden mukaddes ve kıymetli gördüler. Onu edebiyata geçirmeye karar verdiler. Artık siz yetiştiğiniz zaman asla o eski divanlardaki Arapçalı, Acemceli karışık edebiyat lisanını kullanmayacak ve kullananları milliyetinizi tahrik etmiş sayacaksınız…
İşte konuşulan Türkçemizi sevmeye, bu lisanı edebiyatta kullanmaya, “Lisan Muhabbeti” derler. Lisan, milletin manevi vatanıdır. Manevi vatana istihkâm yapılmaz ve müdafaasına gayret olunmazsa maddi vatan da yaşayamaz. Lisanlarını seven, kendi kelimelerini, kendi kaidelerini terk etmeyen milletler kurtulmuşlardır. Almanlar, Macarlar, Sırplar ve ilah gibi…
Millet ve Din Muhabbeti
Her millet kendi millettaşlarını sever. Türkiye’de bazı Türkler şahsi ve politika menfaatleriyle hudut haricindeki millettaşlarını inkâr ederler. Onlara bakmamalı. Onlar “hodperest”tirler. Milliyetini duyan bir adam bütün dünyada Türkçe konuşan insanları Türk bilir ve hiç ayırt etmeden hepsini sever. Türklerin hepsi Müslümandır. Türklüğü sevmek Müslümanlığı da sevmek demektir.
Türk milleti uyanır ve birleşirse Müslümanlık Âlemi yüz milyonluk kuvvetli bir hadem kazanmış olur… Müslümanlık ancak Türklerin ve Türklüğün uyanmasıyla esirlikten kurtulacaktır!
Milliyet ile dinin de farkı yoktur. İkisi birbirinden ayrılamaz. Milletsiz bir din olmadığı gibi dinsiz bir millet de olmaz. Türklerin hepsi Müslümandır. Türkçe konuşan bütün Müslümanlar Türk’tür… Türkçe konuşmayan diğer Müslüman milletler Türklerin din kardeşidirler. Türklüğün mefkûresi, kendini kurtardıktan sonra diğer milletlerden olan Müslüman din kardeşlerine de imdada gitmektir. Milliyetini seven dinini de sever. Dinini seven milliyetini de sevmelidir. Çünkü din ruh ise milliyet vücuttur. Vücut sağlam olursa ruh rahat eder.
Vatan Muhabbeti
Bizim üç türlü vatanımız vardır. Vatan demek yalnız hükumetimizin sahip olduğu yerler demek değildir. Türklerin yani bizim vatanımız şunlardır:
- Milli vatan.
- Dini vatan.
- Fiili vatan.
Milli vatan-Türkçe konuşan bütün Müslümanların oturduğu yerlerdir. Buralara Turan denir. Hangi devlet idaresine girerse girsin Turan Türklerindir… Anadolu bu Turan’ın bir parçasıdır. İstanbul dünyada bir tanecik olan Türk Hakanlığının merkezidir. İstanbul’un şivesini bütün Turan halkı umumi lisan olarak kabul etmiştir. Milliyetini seven milli vatanını sever. Milli vatanın hudutları etnoğrafya “kavmiyet” haritalarında çizilidir. İstanbul’daki Türk Hakanını manevi olarak bütün Türkler tanır ve sever.
Dini vatan-Biz Türk olmakla beraber Müslümanız. Turan’la beraber bütün başka milletlerden olan Müslümanların oturduğu yer bizim dini vatanımızdır. Padişahımız bütün Türklerin Hakanı olduğu gibi bütün Müslümanların da halifesidir. İstanbul Türk Hakanlığının ve Türklüğün merkezi olduğu gibi Müslümanlığın ve Hilafetin de merkezidir. Bütün Müslümanların gözü İstanbul’dadır. Mefkûremizin ikinci safhası milli vatanımız gibi dini vatanımızı da esirlikten kurtarmaktır.
Fiili vatan-Osmanlı Devletinin idare ettiği bütün Türkiye bizim fiili vatanımızdır. Türklerin Hakanı ve Müslümanların Halifesi olan zat Osmanlı Devletinin tebaası için de bir hükümdar, bir padişahtır.
Türkiye’de, Türklerin üç türlü vatanından birer parça vardır. Anadolu bütün Türklerle dolu olduğundan milli vatanın bir parçasıdır. Anadolu’daki Türklerle Arabistan’daki Arap milleti Müslüman olduğundan bütün Türkiye bizim dini vatanımızdır.
Türkiye’de siyasi ve fiili hâkimiyetimiz olduğundan fiili vatanımız da burasıdır.
***

Cahil milletler toplanamaz. Birlik yapamaz. Mahvolur. Türkler de okuyuyp bilgi ve fen öğrenmezlerse milletlerini anlayıp terakki edemezler ve düşmanlara esir olurlar. Onun için her Türk ilme, iktisada son derecede ehemmiyet vermelidir.
Her Türk okuyup yazmak öğrendikten sonra sanata, ticarete girmeli, milleti için zengin olmalıdır. Âlim milletler zengindirler. Fertleri ayrı ayrı zengin olan milletler en kuvvetli millettirler. Türk milleti iyice uyanmak ve parlamak için:
- Milli ve umumi bir Türk edebiyatı.
- Türklükte güzel sanatlar (Musiki, resim, heykeltıraşlık, tiyatro ve ilah.)
- Türklükte fen ve büyük sanatlar (Fabrikalar, ihtiyacımız olan makineler, elektrik inşaatı vesaire…)
- Türklükte ticaret ve iktisat
Lazımdır… Sonra canlanan ve zenginleşen millet mefkûresini kendi kendine duyar. O mefkûrede de budur:
“Büyük milletler gibi terakki etmek… Kan ve din kardeşlerimizi sırasıyla esirlikten kurtarmak… Türk namını tarihte tekrar parlatıp Türklükle beraber Müslümanlığa da eski ehemmiyetini verdirmek…”
Bir Çocuk Nasıl Türk Milliyetperveri Olur?
- Konuştuğu Türkçeyi sever. Konuştuğu lisanı yazar ve bu güzel İstanbul Türkçesini herkese öğretmeye çalışır.
- Dini gibi milliyetini de sever ve mukaddes bilir. Türklüğün aleyhinde bulunanlara karşı müdafaa eder. Milliyetine lakırdı söyletmez. Türklüğün dünyadaki milletlerin hepsinden daha necip ve cesur olduğunu hatırdan çıkarmaz. Hangi milletten olursa olsun Türkçe öğrenip Türk milliyetine karışan muhacirlere tabiki eski kan kardeşi imiş gibi muamele eder.
- Her fırsatta Türklüğü metheder. Türklüğe kıymet verir. Her fırsatta Türk tarihini, Türk cihangirliğini, Türk âlimlerini anar.
- En büyük cihangirler Türklerden çıktığı gibi İbn Sina ve Uluğ Bey gibi en büyük âlimlerin de Türk milletinden geldiğine iman eder.
- Her şeyden evvel Türk tarihine vukuf peyda eder. Türklüğe dair yazılan edebi ve fenni şeyleri diğer mütalaalara tercih eder.
- Askerlik, tüccarlık, sanatkârlık, memurluk, hâsılı hangi meslek için hazırlanırsa hazırlansın en başlı emeli Türklüğe, Türk mefkûresine hidmet etmek olur.
- Şahsi hayatının fani, fakat milliyetinin, Türklüğünün ebedi olduğunu aklından çıkarmaz. Herkes mezara girecek ve ölecektir. Tarihe giren kahramanlar ölmezler. Milletlerinin kalbinde yaşarlar. Milliyetperver olmak isteyen her çocuk da nasıl olursa olsun iyi bir nam ile Türk tarihine girmeye çalışır. Dünyada tarihe girip şanlı bir hatıra bırakmak kadar ali ve gıpta olunacak bir şey yoktur. Ruhunda büyüklük ve yükseklik meyli olan çocuk mutlaka Türk milliyetperveri olur. Her yerde her vakit ve her işte birinci olmaya çalışır. Yorulmaz, bıkmaz, üşenmez. Vücudunu izcilikle ve idmanlar, fikrini bilgi ile fenle, ruhunu milli mefkûre ile kuvvetlendirir. Bilgisiz bir kuvvet ve cahil kafa altında sağlam bir vücut hiçbir işe yaramadığı gibi mefkûresi bir ilim, mefkûresiz bir âlim de hiçbir işe yaramadıktan başka Türklüğün cemaatine tarif olunmaz zararları dokunur.
***
Ey Türk çocukları! Siz hem kuvvet hem bilgi hem de mefkûre sahibi olunuz. Büyük muvaffakiyetleriniz namınızı tarihe geçirecek ve sizi bu fani hayatın fevkindeki o ebedi ve ölümsüz hayata nail edecektir.
[Ömer Seyfettin, Mektep Çocuklarında Türklük Mefkûresi, s. 3-30, “Çocuk Dünyası” Mecmuası neşriyatından, Şems Matbaası, İstanbul, Tarihsiz ]
Maarifimizde İstikamet
İLK MEKTEPLERDE TARİH TEDRİSATI [ÖĞRETİMİ]
Published
4 ay agoon
Aralık 18, 2025By
drkemalkocakGiriş

Tedrisat Mecmuası, R. 1325/M. 1910 yılında İstanbul Matbaa-i Amirede Osmanlı Türkçesi ile yayımlanmaya başlamıştır. Dönemin Maarif Nezareti adına Darü’lmuallimin Heyet-i Talimiyesi tarafından dergi önceleri ayda bir defa, ardından her ayın on beşinde çıkarılmaya başlanmıştır. 43. sayıdan itibaren on beş günde bir yerine, tekrar ayda bir yayımlanmıştır. Dergi, önceleri Tedrisat-ı İbtidaiye Mecmuası adıyla yayınlanmış, 19. sayıdan itibaren adı Tedrisat Mecmuası olarak değiştirilmiştir.
Dönemin “Darü’l-muallimin” müdürleri, dergide başyazar olarak yazılarını kaleme almışlardır.
Derginin muhtevası, 44. sayıya kadar “malumat-ı umumiye” ve “ders numuneleri” olmak üzere iki bölümden ibarettir. İlk bölümde teorik olarak verilen bilgiler ve yapılan açıklamalar ikinci bölümde pratiğe dökülmüştür. 44. sayıdan sonra bu iki bölüm yerine bir bütün hâlinde açıklamalar yapılmıştır. 20. sayıdan sonra “Kısm-ı Resmi” adı altında Maarif Nezaretinin resmi yazılarını içeren bir bölüme yer verilmiştir. 24. sayıdan itibaren “şuun-ı maarif/dar’ül-muallimin şuunu” adıyla yer alan bölümde eğitim bilimleri ile ilgili gelişmelere ait makaleler bulunmaktadır. Bu bölüme düzenli olarak her sayıda yer verilmemiştir.

Aşağıda, derginin tanımlanan [Tedrisat Mecmuası, Sayı:67, İstanbul, Mayıs 1341 (1925), s. 317-338] künyesinde öğrenci başarısının ölçülmesine yönelik yayımlanan “İLK MEKTEPLERDE TARİH TEDRİSATI” başlıklı makale araştırmacı tarafından Osmanlı Türkçesi’nden çevriyazı olarak sunulmuştur.
***
Epeyce zamandan beri tarih okuturum. Her dersin bidâyetinde [başında] geçen dersin hülâsasını tekrar ettirmek usûlüne sadık kaldığım gibi her sene-i tedrisiye [öğretim yılı] bidâyetinde geçen senenin derslerini umûmi [genel] bir nazarla [bakışla] gözden geçirmek ve çocuklara birkaç derste icmâl ettirmek kaidesini de ihmâl etmedim. Fakat bu tekrarlamalarda elde ettiğim netayic [neticeler, sonuçlar] hiçbir vakit sarf ettiğim mesaiye [yaptığım çalışmaya] tekabül etmedi [karşılık olmadı]. Çok zaman meyus [ümitsiz] oldum. Arzu ettiğim neticeyi elde edemediğimden mütevellit [dolayı] bir ızdırabla [acıyla] düşündüm. “Çocuklar neden muvaffak olamıyorlar?”
Bu sual, çok zaman beni meşgul etti. Müteaddit [birçok, çeşitli] tecrübelerimde bu sualime cevap olabilecek bazı izlere tesadüf ettim. Bilhassa son senelerde bu izleri teyit edecek [doğrulayacak] müşahhas [somut] misallere de şahit oldum. Tereddüt ettim. Acaba çocuklardaki bu muvaffakiyetsizlik [başarısızlık] hususi [özel] midir? Yoksa muhtelif hocaların dest-i terbiyetinde [elinde eğitimde] bulunan çocuklar da aynı evsafı [niteliği] mı haizdir [sahiptir]? İşte bu tereddüt [kararsızlık] bizi, yukarıdaki suali biraz umumileştirerek [genelleştirerek] diğer mektepler arasında da bir tahkik yapmağa [araştırmaya] sevk etti. Bu tetkik [inceleme] tecrübesini sene-i dersiye [öğretim yılı] sonuna tesadüf ettirmek daha tam bir netice çıkarabilmek ümidini artıracağı cihetle bu sene 27 Mayıs [1]341[1925]’de iki mektebin üç sınıfında tarih okuyan (150) talebesi arasında bir anket yaptık. Her sınıfın seviyesine göre sualler tertip edip sorduk. Sorduğumuz sualler şunlardır?
Beşinci sınıfa [Bu sınıftaki talebe Kurun-ı Cedide [Yeniçağ] okumuştur.]
1-Kristof Kolomb Amerika’yı keşfetmeseydi Harb-i Umûmi’de [Birinci Dünya Savaşı’nda] ihtimal mağlup olmazdık diyorlar. Siz ne dersiniz?
2-Memleketimizden kovulan hükümdarlara: (Siz kendi rahatınızı kendiniz bozdunuz, şikâyete hakkınız yoktur.) demişler, hükümdarlar da: (Hayır bizim rahatımızı milletlerimiz yıktı.) demişler. Bunların hangisi doğrudur?
3-İnsanların gözleri en uzak, en küçük şeyleri görmeye müsait olsaydı hangi şeyleri icat etmeğe lüzum kalmazdı? İnsanlarda o zaman nasıl bir değişiklik olurdu?
4-İnsanlarda para merakı olmasaydı şimendifer ihtira [icat] edilemezdi diyorlar. Bu, doğru mudur?
Dördüncü sınıfa [Talebe bu sınıfta Kurun-ı Evveli ve Vusta [İlkçağ ve Ortaçağ] okumuştur.]
1-İnsanlar için Karaköy köprüsünü yapmak mı güç olmuştur. Yoksa Sultanahmet Meydanı’ndaki yazılı büyük taşı yapıp dökmek mi?
2-Ayasofya yapıldığı zaman Bakırköyü’ndeki taş ocaklarından taş almak istemişler. Bakırköyü’ndeki Türkler taş vermemiş. Mimarlar başka yerden taş bulup Ayasofya’yı yapmışlar. Bakırköylülerin bu hareketi doğru mudur?
3-Ispartalılar çocuklarını hırsızlığa teşvik ederlermiş. Biz ise hırsızları hapsediyoruz. Şimdiki hırsızlar diyorlarmış ki: (Ah ne olurdu biz de Ispartalı olsaydık…) Bunların düşüncesi doğru mudur?
4-Asurilerin kale muharebelerinde kullandıkları toplar, bizim İstanbul’u zapt ederken kullandığımız toplardan küçük mü idi, büyük mü idi?
Üçüncü sınıfa [Talebe Türk Tarihi okumuştur.]
1-Biz İstanbul’u zapt ederken atılan büyük topların sesini benim babam işitmiş, bana anlattı. Sizin babanız da işitmiş mi, size anlattı mı?
2-Sakarya Muharebesi’nde Yeniçeriler hangi silahlarla harp ettiler?
3-Büyük Reşit Paşa âlim bir adammış. Acaba Erkek Muallim Mektebi’nde mi okudu, yoksa Galatasaray Mektebi’nde mi?
4-Eski dedelerimiz ayaklarına yemeni ve pabuç giyerlermiş, neden fotin giymiyorlardı? Bu, daha rahat değil midir?
5-Barbaros Hayreddin Paşa mı milletine çok hizmet etmiştir. Yoksa Namık Kemal Bey mi? Hangisi evvel, hangisi sonra hizmet etmiştir?
Bu suallere verilen cevapların hepsini burada neşretmeğe imkân yoktur. Yalnız (müspet [olumlu/başarılı] ve menfilerden [olumsuzlardan/başarısızlardan]) birer ikişer numune [örnek] yazmak bir fikir verebilir. Çocukların bu yazıları, diğer terbiyevi nukat [nokta/esas] nazarından [bakımından] da mühim birer tetkik zemini olabilir ise de biz burada yalnız tarih nokta-i nazarından [anlayışından] tetkik edeceğiz.
Beşinci sınıfın birinci suale (müspet) cevapları
1-Doğru değildir. Çünkü bir def’a harb-i umûmide bizi mağlup etmeğe çalışanlar, Amerika yerlileri değildir. Bunlar, Amerika’nın keşfini müteakip oraya para hırsıyla veya eza ve cefadan bizar kalarak giden Avrupalılardır. Bunlar mürur-ı zamanla orada hükûmet kurdular ve hükûmetleri harb-i umumide itilâf devletlerine yardım etti. Hem bizim mağlubiyetimize neden yalnız bunlar sebep olsun? Almanlar mahsurdu, Bulgarlar bitkin bir hâle geldi. Biz ise birçok cephede yardıma muhtaç bir hâlde kaldık. Amerika olmasaydı mağlubiyetimiz yine olacaktı ama belki biraz geç…
2-Hayır, doğru değildir. Çünkü keşiften sonra Amerika’ya gidenlerin çoğu İngiliz’di. Bunlar oraya gitmeseydi Avrupa’da kalacaklardı. Yine mağlup olacaktık.
3-Doğru değildir. Çünkü Kristof Amerika’yı keşfetmeseydi başka bir seyyah keşfedecekti. Onları da yine İngilizler kandıracaktı. Eğer Almanya Amerika’nın vapurunu batırmasaydı veya batırdıktan sonra Amerika’nın gönlünü yapsaydı Amerika tehlikesini kaldırmış olurdu. Fakat biz belki yine mağlup olurduk. Çünkü her taraftan mahsur kalmıştık.
Birinci suale beşinci sınıfların (makûs) cevapları
1-Doğrudur. Çünkü biz Almanlarla beraberdik. Almanlar Fransızları eyice ezmişti. Amerikalılar harbe karışmasaydı yüzde yüz galip gelecektik. Çünkü Almanlar kuvvetli idi. Amerikalılar geldi, işimiz bozuldu. Ve harb-i umumide mağlup olduk.
2-Kristof Kolomb Amerika’yı keşfetmeseydi bu kıta malum olmayacaktı. Ve aynı zamanda orada birçok hükûmetler olmayacaktı. Harb-i umumide de bize fenalık etmeyecekler, biz de mağlup olmayacaktık
3-Doğru değil. Kolomb Amerika’yı Dünya’nın yuvarlak olduğunu ispat için keşfetti. Eğer Amerika’yı keşfetmeseydi Dünya’nın yuvarlak olduğunu bilmezdik.
İkinci suale her iki mektebin 37 talebesi müttefikan [birlikte] müspet cevap vermişlerdir. Bunlardan yalnız bir numune zikretmek kâfidir.
1-Doğru değildir. Eğer hükümdarlar milletlerine zulüm ve istibdatla muamele etmeseydi rahatları bozulmazdı. Çünkü milletler vaktiyle onları bu mevkie getirdikleri zaman, bize iyi baksın, bizi idare etsin diye getirmişlerdi. Onlar “Ben Allah’ın vekiliyim.” diyerek kendilerine bir süs verdiler, milleti unuttular, millet de bu hayırsız uşakları başından attı.
Diğer cevaplar hemen umumiyetle bu tipe yakındır.
Beşinci sınıfın üçüncü suale (müspet) cevabı
1-Birinci teleskop, ikincisi mikroskoptur. Çünkü teleskop semadaki uzak yıldızları görmeye yarar. Hâlbuki insanın gözü bunları gördükten sonra teleskoba ihtiyacı kalmaz. Mikroskop ise içtiğimiz şeylerin, kanımız vesairenin tetkikine yarar. Gözümüz bunları gördükten sonra neye yarar?
Huylar değişirdi. Sebebi fena huylu adamlar başka kimselerin en ince yerlerini görürlerdi. Mikropları gördükçe birçok hastalıktan kurtulurduk. Fakat titiz olurduk. Ahlâk alt üst olur. Bugün başka insan olurduk.
2-Dürbün, teleskop, mikroskop gibi aletleri icada hiç lüzum kalmazdı. Herkes temiz olurdu. Çünkü mikropları görür ve onlardan iğrenirdi[k]. Sonra herkesin her şeyden malumatı olurdu.
Beşinci sınıfın üçüncü suale (makûs) cevabı
1-İnsanların gözleri müsait olsaydı: Hindistan, Amerika’nın keşfine lüzum kalmazdı. Çünkü biz Amerika’yı gözümüzle görürdük. Sonra pusulanın da ehemmiyeti kalmazdı. Çünkü denizden karayı görmek kabil olurdu. Kıskançlık gibi ahlâk doğardı.
Diğer cevaplar hep bu tipe yakındır. Bunun için diğer bir numune zikrine lüzum görülmemiştir.
Beşinci sınıfın dördüncü suale müspet cevapları:
1-Bu sual bir cihetten doğru, bir cihetten yanlıştır. Her fert para için bir şeyi icat etmez. Milletine iyilik etmek, nam kazanmak ve yine milletinin bir ihtiyacını temin için de icat eder. Ve şimdiye kadar olan keşiflerin çoğu böyledir. Fakat bazı kimseler de para kazanacağım diye çalışır, bir şeyi keşf ve ihtira [icat] eder.
Diğer çocuklar bu sualin cevabında keşf ve ihtiralara yalnız ihtiyacın sebep olduğunu söylemekle en kestirme cevap vermiş oluyorlar.
Makûs cevap verenler ise:
1-Evet ortada para sevdası olmasaydı şimendifer icat olunmazdı. Çünkü bir adam der ki: Benim param var neden ben uzaklara gideyim? Der evden dışarıya çıkmazdı ve herkes tembel, miskin olurdu.
Diyorlar veya:
2-Doğrudur. Çünkü para olmasaydı şimendifer makineleri yapılamazdı. Demiri çıkarmak için para lâzımdır. Tesfiye etmek [işlemek] için para lâzımdır.
Demekle meseleyi pratik ve sathî bir nokta-i nazarla muhakeme etmektedir. Dördüncü sınıf cevaplarından da ikişer, üçer numune zikredecek olursak mesele çok uzayacaktır. Bunun için yalnız müspet ve menfilerinden birer misal zikredeceğiz.
Dördüncü sınıfın birinci suale müspet cevapları
1-İnsanlar için Karaköy köprüsünü yapmak daha kolay olmuştur. Çünkü Sultanahmet meydanındaki taş, köprüden daha eskidir. Medeniyet gittikçe işi kolaylaştırır ve insanlara kolaylık verir. Dikilitaş medeniyet daha ilerlemeden yapılmıştır ve insanlara güç olmuştur.
Diğer müspet cevaplar hemen aynı muhakemeye istinat ediyor. Bu cevabın menfileri:
1-Dikilitaş kolay, köprü zordur. Çünkü başka memleketlerden getirdiler, denizin dibine dalgıçlar indirdiler ve denize bağladılar. Ve böylece zorlukla yaptılar. Dikilitaş ise bir parçadan ibarettir. Nasıl olsa yapılır.
Makûsların çoğunda aynı tarz muhakeme mevcuttur.
Dördüncü sınıfın ikinci suale müspet cevapları:
1-Ayasofya yapılırken Bakırköyü’nde Türkler yoktu. Bizanslılar vardı. Eğer Ayasofya’yı Türkler yapsaydı ve Bakırköyü’nde de Türkler bulunsaydı da taş vermeselerdi o zaman bir kabahat olurdu.
Bu çocuk şayan-ı dikkat olan muhakemesiyle dürüst bir cevap verdiği halde ekseriyeti teşkil eden ve aksine cevap veren talebeden birisi de:
1-Bakırköyü’ndeki Türklerin bu hareketi doğru değildir. Çünkü o vakit kilise diye yapıyorlardı. Türkler memleketimizde böyle bir kilise yapılmasını istemediler ve taş vermediler. Yaptıkları bu hareket doğrudur ama sonradan Türklerin camii olunca mahzun ve pişman olmuşlardır.
Demekle hatadan hataya düşüyor ve farkında olmaksızın bir de azab-ı deruni hissediyor.
Dördüncü sualin cevabında çocuklar çok müşkülâta tesadüf etmişlerdir. Cevapların birisinde:
1-Ispartalılar bu fena âdeti yapıyor diye biz de mi yapalım? Hırsızlar bu fena huydan kurtulmak için çalışmıyorlar da Ispartalılar gibi olmayı düşünüyorlar. Isparta’nın terbiyesi öyle imiş. Biz neden öyle olalım? Zaten Ispartalı olsaydılar çalacak para bulamazlardı. Dayak yiye yiye canları çıkardı. Bunlar doğru düşünmüyor. Bunlar için en doğru düşünce çalışıp elinin teriyle yaşamaktır.
Demekle dimağının inkişaf ettiğini gösterdiği hâlde ekseriyeti teşkil eden menfi cevaplardan birisinde de çocuk:
1-Efendim, Ispartalılar hiçbir vakit çocuklarını hırsızlığa teşvik etmezlerdi. Daha çok terbiye ederlerdi. Onlar namuslu adamlardı. Bizimkiler ise hem hırsızlık ederler sonra da pişman olurlar. Birkaç kere de hapis edilirler.
Demekle ne söylediğinin farkındadır. Ne de yaptığının…
Talebe üçüncü sualin cevabında da aynı nispette muvaffakiyetsizlik göstermişlerdir. Bunlar meyanında şu cevaplar şayan-ı dikkattir:
1-Asurilerin topları üç direk arasına asılmış bir zincir, zincirin ucunda da bir topuz vardır. Onlarla kaleyi yıkmak için topuzu sallarlar kale duvarına çarparlardı. Hâlbuki Fatih’in topları böyle değildi. Onlar demirdendi. Ve gülle atarlardı.
1-Asurilerin kale muharebelerinde kullandıkları toplar, tabii bizimkinden çok küçüktür. Çünkü o zaman biz İstanbul’u zapt ederken medeniyet çok ilerlemişti. Diyor.
Çocuklar burada sualin şekline aldanmışlar ve mademki Asuriler askerdi topları da vardır. Fakat eski oldukları için küçüktü. Neticesine varmışlardır.
Üçüncü sınıfın cevapları ise bunlardan daha şayan-ı dikkattir.
İlk suale müspet cevap verenlerden yalnız bir tanesi şöyle düşünmüştür:
1-İstanbul, çok eski zamanda zapt edildi. Şimdi benim babam kırk yaşındadır. Babam o zaman doğmamıştı. Onun için işitmemiş, bana anlatmadı. Diyor. Diğer birisi de:
1-Benim babam o zaman askerdi, işitmiş, bana anlattı. Diyor.
Çocuğun babası ihtimal askerdi. Harpteki top seslerini anlatmış olabilir. Fakat çocuk bu hatıratını karıştırdı.
İkinci sualin cevabında da aynı hâller nazar-ı dikkati celp etmektedir. Bunlardan bir talebe:
1-Sakarya muharebesinde Cumhuriyet ordusu harp etti. Topla, tüfenkle, süngü ile harp etti. Yeniçeriler çoktan ortadan kalkmıştı.
Demekle tarihe olan rüştünü ispat ettiği hâlde müspetlerin iki mislini teşkil eden menfilerde çocuk hemen umumiyetle hatıratını karma karışık etmektedir. Bunlardan birisi:
1-Sakarya muharebesinde yeniçeriler okla, mızrakla, kılıçla, balta ile harp ettiler. Diyor.
Bunlar, üçüncü sualin cevabında da aynı hâli göstermektedirler.
1-Büyük Reşit Paşa büyük adamdı. Fakat ne Erkek Muallim Mektebinde okudu. Ne de Galatasaray’da, o, başka bir mektepte okudu, mahalle mektebinde o zaman böyle mektepler yoktu.
Demekle hakikate yaklaştığı hâlde müspet cevapların iki mislini teşkil eden menfi cevaplarda ise:
1-Büyük Reşit Paşa Erkek Muallim Mektebinde okudu. Demekle ya Darülmuallimin’e teveccüh göstermekte veya: “Galatasaray’da okudu” demekle topçu olduğunu izhar etmektedir.
Dördüncü sualin cevabında çok şayan-ı dikkattir ki hemen umumiyetle muvaffak olmuşlardır. 41 müspet cevaba karşı 11 menfi ile neticelenen bu cevapların birinde:
1-Eski zamanlarda medeniyet çok yoktu fotin yapmazlardı. Onun için ayaklarına yemeni giyerlerdi. Yapsalardı tabii kundura giyerlerdi. Daha rahat olurdu. Deniyor ve sanat tarihini anlamaya başladığını ihsas ediyor. Menfilerden birisinde ise şöyle deniyor:
1-O vakit fotin yoktu. Yemeni ucuz olduğu için onu giyerlerdi.
Beşinci sualin cevabında ise çocuklar yine hatıratını karıştırıyor ve yukarıdaki cevaplarda muvaffakiyet gösteren bir çocuk şöyle cevap veriyor:
1-Barbaros denizde, Namık Kemal Bey de şairlikte hizmet etti. Fakat Namık Kemal Bey daha evvel hizmet etti.
Çocukların hemen hepsi aynı hataya düşmektedir. 52 çocuktan 15 çocuk yakın cevaplar vermişlerdir:
1-Barbaros denizcilikte hizmet etti ve çok hizmet etti. Namık Kemal Bey de bizi ve memleketi padişahların zulmünden kurtarmak için hizmet etti. Barbaros daha evvel hizmet etti.
Bu cevapların tasnifinde şöyle bir netice hâsıl oluyor:
Beşinci sınıf talebeleri birinci suale 8 müspet 29 menfi,
Beşinci sınıf talebeleri ikinci suale 37 müspet,
Beşinci sınıf talebeleri üçüncü suale 23 müspet 14 menfi,
Beşinci sınıf talebeleri dördüncü suale 16 müspet 21 menfi
Netice: 84 müspet, 64 menfi;
Dördüncü sınıf talebeleri birinci suale 38 müspet 17 menfi,
Dördüncü sınıf talebeleri ikinci suale 2 müspet 53 menfi,
Dördüncü sınıf talebeleri üçüncü suale 17 müspet 38 menfi,
Dördüncü sınıf talebeleri dördüncü suale 14 müspet 41 menfi
Netice: 79 müspet, 149 menfi;
Üçüncü sınıf talebeleri birinci suale 13 müspet 39 menfi,
Üçüncü sınıf talebeleri ikinci suale 17 müspet 35 menfi,
Üçüncü sınıf talebeleri üçüncü suale 19 müspet 33 menfi,
Üçüncü sınıf talebeleri dördüncü suale 41 müspet 11 menfi
Üçüncü sınıf talebeleri beşinci suale 15 müspet 37 menfi
Netice: 105 müspet, 155 menfi.
Bunlar da hülâsa edilirse 628 cevaptan 260 müspet, 368 menfi cevap elde edilmiştir. Müspet cevaplar, menfilerin ancak sülâsenine [üçte birine] karib [yakın] bir kısmını teşkil etmektedir. Bu hâle nazaran iki mektebin tarih okuyan “150” talebesi üzerinde tatbik edilen bu anket menfi bir netice vermiş demektir. Eğer mümkün olsaydı da çocuk adedini teksir etseydik [çoğaltsaydık] ve bu yoklamayı sene-i dersiye bidayetinde [öğretim yılı başında] yapsaydık bu tespit daha tenezzül edecekti [belirleyici olacaktı]. Çünkü bu iki mektebin şerâit-i terbiye ve tedrisiyesi [eğitim ve öğretim şartları] diğer mekteplerden daha üstün görülmekte olduğu gibi çocuklar, hâl-i hazırda birçok hamule-i tarihiyeyi [tarihi bilgiye] de haiz [sahip] bulunmaktadır. Evet, suallerin bazıları yüksek görülebilir. Buna rağmen meseleyi muhakemeye alışmış olan bir talebe için yüksek olmadığını cevaplar göstermektedir.
Muvaffak [başarılı] olan çocuklar sınıfın en yüksek talebesi telakki [kabul] edilse bile- nerede kaldı ki bunların hepsi böyle değildir-tarih dersi yalnız bunlar için müfit [faydalı] olmuş demektir. Biz derslerin muvaffakiyetini yüzde nispetiyle tayin etmemiz lâzımken burada tespit ahadlar [birler, 1-9’a kadar olan sayılar] arasında dönmektedir. Bu ise hiç olmazsa bazı mekteplerde tarih tedrisinin [öğretiminin] menfi [olumsuz] bir netice verdiğini göstermektedir. Acaba bu, neden neşet etmektedir [kaynaklanmaktadır]? İşte biz bu sualin cevabını çocuklardan almak istedik ve şu vaziyetimizle onlara sorduk ve dedik ki: Çocuklar, size daha iyi tarih okutabilmek için ne suretle hareket edelim? Hangi usulden, hangi yoldan gidelim? Dedik. Onlar da bize bir takım cevaplar verdiler. Vaz’ı masumeleriyle [masun durumlarıyla] dertlerini anlatmak istediler. İşte biz bu satırları, bunların derdini anlatmak için yazdık. Kavl-i mücerretle [delilsiz, kanıtsız] hareket etmek istemedik. Her hükmü-muvakkat da olsa-tecrübeye istinat ettirdik [dayandırdık]. Tecrübemiz yanlış ise hükmümüz de yanlıştır. Biz tecrübemizde devam edeceğiz. Ve hatalarımızı görmeye çalışacağız. Bu hususta bizi ikaz eden muhterem üstadım Cevdet Beyefendiye payansız [sonsuz] teşekkürler ederim.
Biz çocukların cevaplarındaki lisan-ı hâlden az çok şu manaları anlamaya çalıştık:
1-Çocuk maziyi ancak kendi tecrübesi nispetinde anlayabilir.
2-Hadisat-ı maziye [geçmişteki olaylar], kendisinden biraz geride ve mesafesini tayin güç olan bir noktada mütekarib huzmeler [yaklaşan demetler] hâlinde toplanır.
3-Bu huzmeler ziyası [ışığı] kendisi için daima müphemdir [belirsizdir]. Her huzmeyi, hareketi istikametinde takiple tenvir eder[aydınlatır].
4-Asar-ı bakiye [kalıntılar] bu huzmelerin ipuçları, hayatındaki müşabihleri [benzerlikleri] ise rehberidir.
5-Hadisatın cereyanında müntaki teselsülle tebâid-i hisseder. [Sebeb-i evvel, netice sonra, bir neticenin diğerine merbutiyeti [bağlılığı] gibi.]
6-Çocuğu kendisi ve ancak mensup olduğu cemaat alâkadar eder. Diğer cemaatlerin mânası onca sönüktür. Kendisiyle alâkadar oldukları nispette ziyadar olurlar [ilgi duyarlar, öğrenirler, aydınlanırlar].
7-Zaman mikyası [ölçeği] çocuk için daima yuvarlak hesaptır.
8-Çocukta müsaade [izin] ve müsamahakârlık [hoş görme] yoktur. Kendisinden başka türlü düşünenleri afv edemez.
Filhakika [hakikatte] bu cevaplar tetkik edildiği [incelendiği] zaman görülür ki çocuklar zaman nispetlerini tayinde daima ve ekseriyetle hataya düşüyorlar. Bilhassa şayan-ı dikkat olan bir cihet de:
Vekâyin münasebetlerini [olayların bağlantılarını/ilişkilerini], esbap [sebepler] ve neticelerini dürüst olarak tayin edememeleridir. Harb-i umumideki mağlubiyetimizi Amerika’nın keşfinde arayan masum, son asır muharebatındaki [muharebelerindeki] keyfiyet-i harbiyeyi [harbin niteliğini/cereyanını] yakinen bilememektedir. Keza: İnsanların gözleri başka şerâit tahtında [şartlar altında] rüyet hassasına [görme duyusuna] malik [sahip] olsaydı, ne gibi netayiç [neticeler] ve ne gibi ihtiyaç tevlit edecekti [doğacaktı] bunu tayinde mütereddittir [kararsızdır].
Çocuklar tecrübi bir insiyakla [içgüdüyle] daima kemiyete [sayıya, niceliğe] ehemmiyet atfederler [önem verirler]. Onların hayattaki tecrübeleri ancak bu kadarına mezuniyet [izin] vermektedir. Mektep ise insiyakı tenvire [aydınlatmaya] imkân hazırlayamamıştır. Harb-i Umûmi’de kemiyeten [sayıca] bizim tarafın fazla olduğunu söylediğiniz zaman mağlubiyetimize hayret etmekten kendini alamaz. Tedris anında keyfiyetin daima mühim rol oynadığını, ne yaptığını bilen bir dimağ olmadıkça eldeki silahın bir odun parçasından farkı olmadığını söylesek bile çocuk bunu ancak kendi nefsinden kıyas ederek niçin benim elimdeki bir silah odun parçasından farksız olsun der. Bu sizin hükmünüzü dimağında iptal eder. Veya onda yalnız bir hatıra olarak kalır. Hatıra ise her an sönebilir. Keza: Şimendiferin ihtiraını [icadını] sırf para gibi maddi bir saikin tesirine tabi tutması her günkü maddi tecrübesinin bir neticesidir. Mektep bunu da tenvir edememiştir. Veya hariçteki tesirat [dıştaki tesirler] mektebin nurunu söndürmeğe kâfi gelmiştir. Tarihte bu gibi mesailin [meselelerin] halline hiç imkân verilmemiştir. Çocuk, muharebe yığınları ve kendisine hiçbir şey ifade etmeyen muahede [antlaşma] maddeleri arasında bunalmış kalmıştır. Tarih okumaktan maksat eğer geçmiş olan adamların yaptıklarını birer birer sayıp dökmek demek ise bir Amerikalı mürebbinin [eğitimcinin] dediği gibi “Ölüleri olmuş olan vukuatıyla medfun bırakmalıdır.” Çocuğun hâl [şimdiki/yaşadığı durum] ve istikbali [geleceği] varken tarih, ancak bunları tenvir [aydınlatma] nokta-i nazarından [bakımından] tedris ve tetkik edilebilirken [öğretilir ve incelenebilirken] onu bir masal derecesine indirmek tabiatıyla çocuklara hiç müfit [faydalı] olmamak demektir. Çocuk bir cemiyetin malıdır. Biz bu cemiyeti çocuğa tanıtmamız lâzımdır. Fakat nasıl?.. İşte mesele buradadır. İçindeki yaşadığı cemiyeti çocuğa tanıtmak gayet müşküldür. Çünkü çok girift [karışık] ve muazzeldir [ayıplanmıştır, paylanmıştır, azarlanmıştır]. Vak’ayi henüz bizden uzaklaşmadığı için onu olduğu gibi görebilmek çocuk için müşkül bir iştir. O hâlde bugünü tetkik imkânı çocuk için müşkül ise onu bilvasıta [araçla] izah etmek zarureti vardır. O vasıta da bugünkü şerâit-i ictimaiyeyi [sosyal/toplum şartlarını] ihzar eden [gösteren] hadisat-ı maziyedir [geçmişteki olaylardır].
O hâlde tarih, bugünü izah eden bir sebep, bir vasıta gibi tetkik edilecektir. Nokta-i istinat [dayanak noktası] bu olunca hâldeki [şimdiki] müessesat-ı ictimaiyeyi [toplum kurumlarını] tetkik ederken [incelerken] maziden [geçmişten] istimdat edeceğiz [yardım isteyeceğiz]. İşte bu tetkik ve istimdat ameliyesini nasıl tatbik ve icra edeceğimizi biraz düşünmek lâzımdır. Biz çocuğa bugünkü cemiyetin heyet-i mecmuasını [toplum yapısını] arz eder ve bunu izah seddinde mazinin heyet-i mecmuasını imdada çağırırsak tarih hiç bizim işimize yaramayacaktır. Çünkü bu takdirde müşkülü müşkül ile izaha çalışacağız. Bu vaziyette biz; bir şehri ziyarete giden seyyahın uzaktan o şehrin heyet-i umumiyesini [tamamını] görmekle iktifa etmesi vaziyetindeyiz. Bir şehirden maksat, yalnız taş binalar ve menazır-ı tabiye [doğal görünüş] ise o şehirdeki müessesat-ı ictimaiyenin [toplum kurumlarının] hiç kıymeti yoksa onu ziyaret külfetine değmeyeceği gibi cemiyet-i beşeriyeyi [insan topluluklarını] de bu tarzdaki tetkikimizin bir kıymeti olmayacak demektir. Çünkü çocuk bu muazzam işi kavrayamayacaktır. Onun dimağı bunu anlamakta her zaman izhar-ı acz edecektir [yetersizlik gösterecektir, başarısız olacaktır].
Eğer biz cemiyet-i beşeriyeyi, elan [şimdi, henüz] yaşayan, canlı ve müteharrik [hareketli] bir kuvvet mecmuası diye telakki edecek [kabul edecek] ve onu tetkike bu nokta-i nazardan başlayacaksak o hâlde çocuğu bu kuvvetlerin ve bu hareketlerin istikameti cihetinde harekete getirmemiz lâzımdır. Çocuğu aynı zamanda ve muhtelif, belki de makes [akseden] istikamette hareket eden kuvvetlerin arkasından koşturacak olursak bitap düşüreceğiz ve ona hiçbir şeyi izah edememekten mütevellit [doğan] ızdırab-ı deruni [derin ıztırap] ile çırpınıp duracağız. Binaenaleyh [dolayısıyla]: Heyet-i mecmua-ı beşeri millet enmuzeclerine [tiplerine, örneklerine] ayırarak tetkik etmek yine bir heyet-i mecmuayı tetkikten farksızdır. Böyle yapılmayıp da müessesat-ı ictimaiye birer birer tetkik edilse o müessesat ki cemiyet dediğimiz kuvvet mecmuasının hareketi istikametleridir. Çocuğu bu istikametlerde yürüterek evvela birini tetkik etsek, mesela tarz-ı maişeti alsak, bugünkü şeraitini tetkik vesilesiyle kablettarih [tarih öncesi] zamanlara kadar insek ve sonra tedricen yükselerek yine hâle avdet etsek sonra da meselâ ahlâk müessesesini alsak tetkik vesilesiyle hâlden maziye intikal ederek kablettarihe kadar nüfuz ve yine hâle avdet etsek cemiyeti çocuğa müspet bir surette tanıtmış olmaz mıyız? Bu müesseseler tetkik edildikten sonra sıra ile diğer müessesat-ı ictimaiyeyi [sosyal kurumları], silah, harp, âdat-ı din, sanat, sanayi nefise [güzel sanatlar], tarz-ı telebbüs [giyinme biçimi] gibi mevzuları tetkik zımnında [maksadıyla] beşeriyetle bu vadilerde karşı karşıya gelsek, onların hangi ihtiyaç ve hangi ızdıraplarla ne gibi hamlelerde bulunduğunu biz de adım adım takip etsek ve aynı ızdırap, aynı ihtiyacı çocukla beraber biz de hissetsek daha yoluyla, daha usulüyle bir tetkik yapmış olmaz mıyız? Ve acaba o zaman çocuk, Asuriler zamanında topun mevcudiyetini kabul etmek hatasına düşer mi?..
Bizim bu tarzda çizdiğimiz esas, tahkik ve tetkik usulüne de uygundur. Elektriği tetkik ettiğimiz zaman mevzumuzu onun hadisat ve tezahüratı teşkil eder. Bunun tekemmül ve terakkisinde filân zatın müessir olması ise ikinci derecede bir mesele olduğu gibi işte bizim mevzu bahsettiğimiz bu yeni tarzdaki tarih programında da hadisat-ı maziye, müessesat-ı ictimaiye programın birinci numerosunu teşkil edeceklerdir. Milletler ki o müessesata ayrı ayrı birer eser ilâve etmeleri lâzımdır. Bunlar programın ikinci veya üçüncü numerosunu işgal etmelidir.
Evet, bu müessesatın hiçbiri müstakil olmayabilir. Biri diğerinin ya sebep ya neticesidir. İşte biz bu münasebetlerin nispetini tayin için bu tarzı kabul ediyoruz. Maişetin [yaşayışın], ahlâk ve âdat üzerindeki tesirini ancak maişeti tetkik ettiğimiz zaman hissedilen zaruretler neticesinde anlayabiliriz. Ve bu suretle müessesatın nasıl doğduğunu, nasıl yaşadığını ve elân nasıl yaşamakta olduğunu ancak bu tarzda bir tetkikle anlayabiliriz. Eğer bugünkü tarih derslerimiz bu tarzda takip edilseydi çocuk şimendiferin ihtiraını paraya taalluk etmezdi [bağlamazdı]. Rüyet-i şerâiti [görme şartları] değiştiği zaman Amerika’yı gözüyle görmezdi. Ayasofya yapıldığı zaman Bakırköyü’nde Türk’ün mevcudiyetini kabul etmezdi.
Ispartalıları ahlâksız telakki etmezdi. Sakarya’da yeniçerilere mızrak, ok kullandırmazdı.
Bu hatalar, cemiyet-i beşeriyeyi tanıtacağız diye çocuğun dimağına bir oradan, bir buradan malumat istif etmeğe çalışmamızdan neşet eden [doğan, kaynaklanan] hatalardır. Bu hatalar hem programa hem kitaplara, hem de mektebe ait hatalardır.
Çocukların bu muvaffakiyetsizliğini görmek, vazifesine merbut [bağlı] her hocayı müteessir eder [üzer]. Tarih okumak vak’ayı sırasıyla saymak demek olmayınca, tabir-i diğerle [başka ifadeyle] tarih okutmak bir takım malumat listesi vermek olmayınca bu gibi tarihi muhakemelerde çocukların muvaffakiyetsizliği tarih tedrisatının muvaffakiyetsizliği addedilmelidir [kabul edilmelidir]. Nitekim Ayasofya’nın inşası meselesinde çocukların malumatsız olmadıkları şu suretle tebeyyün etmiştir [ortaya çıkmıştır].
Sorduğumuz o sualin cevabını çocuklar yazıp bitirdikten sonra onlara şöyle bir sual daha tevcih ettik [yönelttik]:
“Biz İstanbul’u aldığımız zaman Ayasofya var mıydı, yok muydu? Ve o zamana kadar Ayasofya yapılalı çok olmuş muydu?”
Bu sual üzerine çocuklar hem gülüyorlar hem de evvelki suale verdikleri cevabı tashih için benden müsaade istiyorlardı. Yani evvelki cevaplarının hata olduğunu bu ikinci sual ile anlamış oluyorlardı. Demek ki bunlarda malumat noksanlığı da yoktu. Evet, belki bunların masum dikkatini sualin tarzı aldatmış olabilir. Hâlbuki vazifemiz dikkatin bu gafletini izale değil midir? Acaba buna fırsat verebildik mi?
Asuriler zamanında topun mevcudiyetini kabul eden çocuk, esliha müessesesini [silah kurumunu] tarık-ı tekâmülündeki [gelişimindeki] harekâtı [hareketleri] esnasında takip ve tetkik etmediği için bu gaflete düşmüştür. Bu da malumat noksanlığından tevlit eden bir hata değildir. Çünkü o suali de şöyle bir sual ile kontrol ettik:
“Asuriler, muharebelerde ne gibi silâh kullanırlardı?” Bunun cevabını şu tarzda vermişlerdir: “Ok, mızrak, kılıç, kaleleri yıkmak için mancınık, ateş püskürtme makineleri…”
Beşinci sınıf talebeleri hükûmet ve hükümdar sualinde müttefikan muvaffak olmuşlardır. Bunun izahı güç değildir. Çocuk mektebe dâhil olduğu ve tarih okumağa başladığı günden beri tarihi bu cepheden tetkik etmiş binaenaleyh [dolayısıyla] gafleti zail olmuştur. Çocuğun bu tarzda noksan inkişafı tarihten matlup olan gayeyi inhiraf ettirmektedir. Çocuk tarihte hükûmet ve hükümdarlarla ancak diğer müesseseler kadar alâkadar olabilir.
Çocuğun; insanların ahlâkıyla meşgul olması hükümdarlarla meşgul olmasından daha mı az ehemmiyetlidir?
İşte bu nokta-ı nazardan cemiyeti çocuğa noksan ve hatta yanlış tanıtıyoruz. Onu cemiyette en son alâkadar eden müesseselerle meşgul edip de her gün çocuğun hayatına yeni bir ruh nefh eden [veren] müessesatı; meselâ mektep müessesesini, ilim müessesesini ihmal etmek mekteplerdeki tarih tedrisinden gayenin ne olduğunu sarahatle [açıkça] tayin etmemekten neşet eder [meydana gelir]. Bugünkü cemiyet, böyle gördüğümüz gibi mi başlamıştır? Ve asırlardan beri böyle mi yaşamıştır? Yoksa birçok müşterek mesai neticesinde, birçok zaruretler ve ihtiyaçlar neticesinde mi hâl-i tekemmüle vasıl olmuştur. Ve bu cereyan henüz hâl-i tevakkufta mıdır? Yeni bir takım zaruretler yeni hamleler tevlit etmekte midir?.. Bunları tetkike imkân hazırladık mı?
Ispartalılar hangi zaruretle hırsızlığı tecviz edebilmişlerdir [caiz, uygun görmüşlerdir]? Asuriler mabutlarını nasıl intikamcı, hunhar telakki edebilmişlerdir? Türkler nasıl bir ihtiyaçla demire tapmış, kurdu mukaddes tanımıştır? Bunların bu telakkileri [anlayışları] bugünkü tefekküratımıza [düşüncelerimize] uymakta mıdır? O hâlde bunlar ahlâksız, dinsiz vahşi insanlar mıdır? Bizden sonra geleceklerin bizi de böyle telakki etmeyeceklerini ne ile temin edebiliriz?
Çocuklar, bu meselelere ait cevaplarında tamamen masumdur. Çünkü onları bu meseleler üzerinde uğraştırmadık. Çocuk küçük bir filozoftur. Her gün başımızı ağrıtan “niçin”leri, felsefesini itmam [tamamlamak] için yaptığı hamlelerdir. Biz bunu tatmin edebiliyor muyuz?
Tarih işte çocuğun bu “niçin”lerine cevap verebilmelidir. Dimağının bu inkişaf [gelişme] ve elâstikiyetini [esnekliğini] temin için tarihin yapacağı bu vazifeyi diğer hiçbir ders yapamamaktadır.
Cemiyet-i beşeriyenin zaruretlerini idrak edebilen dimağlar, tarihi hamlelerden haz duyarlar. İrticâı aksülâmelleri [yansımaları] kanun-ı tabiata isyan diye telakki ederler.
Bilhassa bizim gibi böyle birçok inkılap ve tahavvüllere [değişmelere] muhtaç olan bir milletin efradında [fertlerinde] zihnin bu inkişaf ve elâstikiyeti temin edilmezse her adımımızda bir mâniaya tesadüf etmek, her tahavvülün neticesinde bizi daima gerileten aksülâmellere şahit olmak zarureti vardır. Bu vazife ilk mekteplere düşen ilk vazifedir.
Amerikalı ruhiyatçı üstadın: “Yirmi beş yaşından sonrakilerin dimağı yenilikleri kabul etmez.” demesi bizim mevzumuzla alâkadar değil midir? Binaenaleyh: Tarih tedrisini bu nokta-i nazardan görmek, programlarını kitaplarını o suretle tertip etmek, muallimlerini o suretle hazırlamak çok lâzım ve çok mühimdir.
Vakıa son programlarda bir yenilik yapılmak istendi fakat o da başka mahzurlar tevlit etti [doğurdu]:
Meselâ Türk tarihine ait olan kısımda müfredat lüzumundan fazla elastiki yapıldı. Müfredatta eski mevzuların değişmiş birer şekli kabul edildi. Milletle, milletin müessesatıyla pek az meşgul olundu. Ve bilnetice müelliflerin, tedris ile meşgul olanların elinde baziçe [oyuncak, eğlence ] oldu. Ayrı ayrı müelliflerin kitabını takip mecburiyetinde kalan çocuklar, ayrı ayrı kanaatler edindiler. Bu vahdetsiz tedris de menfaat yerine mazarrat tevlit etti. Bundan başka son programda diğer bir yenilik yapılmak istendi. O da: Hâlden başlayarak maziye doğru gitmek… Program bu vaziyette tespit edildi. Tarihte vakayi [olaylar] birbirinin netice-i tabiyesidir [doğal sonucudur]. İşte bu vakayi bir tertibe tabi tutulmadı. Bunun neticesinde her müellif kitabında kendi arzusuna göre hareket etti. Hadisat-ı tarihiye [tarihi olaylar] birbirine tedahül etti [karıştı]. Okuyan çocuklar da hangi vak’a evvel hangisi sonra olduğunu tayinde tereddüt etti. Muallimler ise hangi kitap tavsiye edildiyse onu okutmak mecburiyetinde kaldı. Onlar da bu vakayı tertip ve tasnife imkân bulamadılar. Bulamazlardı çünkü bir muallimin bu işi yapabilmesi için vakti ve nakdi müsait olması lâzımdır. Mütalaa için muallime lüzumu kadar vakit verilmemiştir. Mütalaa zamanını yaratsa bile arzu ettiği kitabı tedarik etmekte müşkülât çekmektedir. Bunun neticesinde muallim her günkü derslerine hazırlanmadan girmekte ve binaenaleyh: Çocuklar için yazılmış olan kitapta ne bulursa ya aynen kıraat ederek ders vermekte veya kitaba bakarak aynen tekrir etmektedir. Hocaların dersi kitaptan takip ettiğini gören çocuklar ise “ben de sonra kitaptan okurum” diyerek sınıfta tekrir olunan derse ehemmiyet vermemektedir. Eve gittiği zaman kitaptaki bahisleri aynen ezber etmektedir. Bu hâl, talebenin çalışkan olduğuna göredir. Hâlbuki talebe tenbel olursa kitabı da okumağa lüzum görmüyor ve bilnetice tarihten hiçbir hisse alamıyor.
Şu hâle nazaran çocukların ellerine kitap verileceğine hiç vermemek muvafıktır. Çocuklar için kitap yazılacağına muallimler için kitap yazmak en doğru bir harekettir. Bu muallimler kitabı, ilk mekteplerdeki tarih tedrisinin gayesine uygun olmalıdır. Kitap, ders ders yazılmalı ve her dersin sonunda ders hülâsaları bulunmalı. Ders nasıl verileceğine dair izahat ve vesaik bulunmalı, hocayı bu suretle çalışmaya mecbur etmelidir. Başka memleketler bunu çoktan takdir etmişler ve bu gibi hoca kitaplarını muktedir muallimlere telif ettirmişler, hocalara meccanen [ücretsiz] tevzi etmektedirler [dağıtmaktadırlar]. Bizim gibi; hocanın mesaisinden azamî istifadeye muhtaç olan milletler ise bu hatt-ı hareketi çoktan ihtiyar etmeleri lâzımdı. Maalesef elân böyle bir hareket meşhut olmamaktadır [görülmemektedir].
Muallimin şerâit-i hususiyesinin [özel şartlarının] mükemmel olduğunu, yani vakdî, nakdî müsait olduğunu kabul edelim, çalışkan olduğunda da tereddüt etmeyelim. Bu takdirde bu muallim ne yapacaktır? Talebesini tarih dersinden yükseltmek için her gün hazırlanacaktır. Nereden?.. Ya liseler için yazılmış olan kitaptan veya herhangi bir kitaptan… Bu takdirde muallim kitabın usulünü kabul edecek demektir. O kitabın takip ettiği fikri, o kitaptaki sırayı takip mecburiyetindedir. Takip etmese dersinin insicamını [akışını, gidişini] gaip etmekten korkacaktır, neticede çocuklara yüksek bir takım malumat arz edilmiş olacak ve çocuklar bundan hiçbir şey istifade etmeyecektir. İşte bugünkü tarih tedrisatının muvaffakiyetsizliğinin sırları… Ne program, ne kitap, ne de muallim hiçbir vakit çocuğun anladığı tarihi vermemektedir. Kitapların fenalığı yüzünden çocuklarımız mütalaa zevkini de duymamaktadır. İşte bu programın ve bu kitapların hatasıdır ki küçük yaştaki üçüncü sınıf talebelerini tamamen zillete sevk etmiştir.
İstanbul’un fethi kendilerine anlatıldığı zaman heyecandan el çırpan ve yerinde oturamayan bu talebeler, o zamanda benim babamın yaşamış olduğuna kail olmalarında tamamen haklıdırlar. Çünkü bu yaştaki çocuklar için mazi bir küldür, onun daha evvel ve daha sonrası yoktur. Bu ders verildiği zaman, İstanbul’un hangi tarihte fethedildiğini, şimdiye kadar elimizde kaç sene kaldığını bütün çocuklarla beraber hesap etmiş ve yuvarlak hesap olarak “500” senedir elimizde kaldı demiştik. Bunu defterlerine de kaydetmeyi unutmamışlardı. Buna rağmen, benim babamın top seslerini işitmiş olmasını kabulde tereddüt etmemiştir. Çünkü İstanbul’un fethi de, benim babam da onlar için bir mazidir. Ve hepsi kendisinden biraz geride cereyan etmiş bir hâdiseden ibarettir. Sakarya muharebesinde yeniçerilerin bulunduğunu ve ok, mızrak kullanarak muzafferen harp ettiğini çocuk kabul etmiştir. Çocuk bu hareketinde de haklıdır. Çünkü Sakarya muharebesini, İstiklâl harbini yeniçerilerin lağvı bahsinden daha evvel görmüştür. Kitabında daha evvel yazılmıştır. Çocuk için evvel görülen ve evvel okunan şey evveldir. Ders esnasında biz ne kadar birinin evvel, diğerinin sonra olduğunu söylersek söyleyelim. Bunlar çocuk için hafıza yükünden fazla bir şey değildir. Günün vakası sayılabilecek kadar bize yakın olan ve kendisi için çok yerleri muzlim [karanlık, bilinmeyen] olmayan İstiklâl Harbinde çocuk bu kadar gaflete düşerse kendisinden ve daha evvel geçen vak’ayi hakkındaki hatalarını tabii bulmak icap eder. Bakınız fotin meselesinde hataya düşmemişlerdir. El ile tutulup göz ile görülebilen bir hâdisedir, bugün bile ayakkabının şekli daima tahavvül etmektedir [değşmektedir]. Binâenaleyh: Çocuk bunu düşünmekte mâniaya tesadüf etmemiştir. Bundan başka bu çocuklar geçen sene ikinci sınıfta bulundukları zaman kendilerine kabl-et-tarih [tarih öncesi] hayat biraz anlatılmıştır. Binâenaleyh: Bugünkü hâl-i medeniyetin tedricen [yavaş yavaş] bu hâle geldiği hakkında pek mücmel [kısa ve az] bir fikirleri vardır. İşte bu cevaplarındaki hükümleri bu fikre istinat etmiştir. Bu, bize tarih tedrisinde hangi yolu ihtiyar edeceğimizi [seçeceğimizi] pekiyi tayin eder. İşte çocuk bu tarzda muhtelif müessesat-ı ictimaiyeyi [sosyal kurumları] ayrı ayrı tetkik etseydi ve her hâdiseyi daha evvelkine rabt ederek [bağlayarak] yürüseydi bugünkü zillete düşmeyecekti. Namık Kemal Bey’i Barbaros Hayreddin’e takaddüm etmesi gibi gafletlere düşmeyecekti. Kabl-et-tarih hâdisatın çocukları diğer hâdisattan daha ziyade alâkadar ettiğini tarih okutan her muallim bilir. Hâlbuki programımızda buna hiç yer verilmemiştir. Kabl-et-tarih hadisattır ki çocuğa bugünkü medeniyetin manasını izah eder. Cemiyet-i beşeriyenin hangi zaruretler neticesinde doğduğunu kabl-et-tarih hadisattan daha iyi izah edecek bir numuneye tesadüf edilemez. Vak’a çocuğa biz cemiyeti anlatacağımız zaman sanki bir takım tasavvur ve faraziyelerle izaha çalışırız. Bu, çocuk için nihayet bir faraziyedir. Tesiri ise tasavvurdan ibaret kalır.
Çocuk hayalen bugünkü medeniyetten mahrum olmamalı, eski insanlarla hemhâl olmalı, o zaman bugünkü medeniyetin manasını anlayacaktır. Muktedir ve coşkun bir muallim çocukların benliğine tamamen hâkim olur. Onları beşeriyetin bu ızdırap günlerine kadar götürür. Onlara medeniyeti katre katre [damla damla] içirerek hatve hatve [adım adım] takip eder. Ve cemiyetimizin manasını anlatmış olur.
Çocuğun etrafında her şey ona daha evvelkini evvel, daha sonrakini sonra görmeyi telkin eder. Bizzat kendisi “ben geçen sene ikinci sınıfta idim. İkinci sınıfın derslerini daha evvel gördüm. Dün bugünden daha evveldir, dünkü dersi de daha evvel okudum. Birinci ders, üçüncü dersten daha evveldir. Birinci dersi daha evvel gördüm.” diye düşünür. Tecrübesi ona bunu telkin eder. Bir gün herhangi bir sebeple çocuklara ihsas etmeden birinci dersi okutmamış olsanız da ikinci veya üçüncü derse girseniz derhal bu ikinci veya üçüncü dersin birinci ders olduğu zehabına düşmekte tereddüt etmezler. Üçüncü dersin hocası sınıfa girdiği zaman hayretlerini izhardan kendilerini men edemezler. Bu, çocuk için tabiidir. Onların yanında ne kadar saat olursa olsun birinci ders saatinin geçtiğini saatinde görse bile saatinin yanlışlığına ihtimal verir. Birinci dersin geçtiğine ihtimal vermez. Tarihten herhangi bir bahsi anlattığınız zaman o bahse takaddüm eden bahsi sehven unutmuş olsanız da ders esnasında o bahse avdet etseniz [dönseniz] bu iki bahsin ikisi de çocuk için anlaşılmamıştır. Eğer anladıklarına kanaat eder de derse devam edersek ancak kendimizi aldatmış oluruz. Meğer uzun zaman geçmeli ve o bahisler hakkında edindiği intibalar kesb-i zafiyet etmeli. O zaman bu bahis hakkında dürüst, yeni intibalar verirsek o bahis hakkında hâsıl olan teşevvüşü [karışıklığı] izale ettiğimize kanaat edebiliriz. Bu hâller, bize tarih dersinde takip edeceğimiz hatt-ı hareketi tayin eder. Bu telkinat çocuğa her şeyin bir sistem ve intizam dâhilinde yürüdüğü fikrini vermektedir. Biz bu yoldan inhiraf ettiğimiz zaman çocuğun fikriyatı alt üst olur, gördüğümüz zilletlere düşer. Evet, mazi çocuk için bir küldür. Bu külün [bütünün] bazı cüz’lerini [parçalarını] bazı hususta tetkik etmek istiyorsak o cüz’i hâldeki müşabihine [benzerine] rabt ederek [bağlayarak] tetkik zarureti vardır. Fakat hâl-i hâlde, mazi ise kendi mevkiinde kalmak şartıyla… Bu ise ancak ders verildiği zaman muallimin yapacağı bir hareket, bir manevradır. Çocuğun ruhunu istediği noktaya getirmek ve o noktada istediği fikri kabul ettirebilmek için muallim elan çocuğu benliğinden yakalamalı, bunun için de tamamen çocukla muallim hemhâl olmalı, onun insiyak [içgüdü] ve enterelerini (?) çok yakından bilmelidir. Bu sırra vakıf olduktan sonra çocuk ruhu bizim gideceğimiz yolu bize gösterir. Çocuğun hareketlerini kendi mıntıkamızın çizdiği hatlarla tahdide çalıştıkça bu muvaffakiyetsizlik devam edecek demektir.
Ali Fahreddin
İstanbul: Erkek Muallim Mektebi Tatbikat Muallimlerinden
[Tedrisat Mecmuası, Sayı:67, İstanbul, Mayıs 1341 (1925), s. 317-338]
https://www.tufs.ac.jp/common/fs/asw/tur/htu/data/HTU2197-07/index.djvu
Maarifimizde İstikamet
Kılıç Ali’nin Anlatımıyla Dr. Reşit Galip Olayı
Published
2 yıl agoon
Haziran 26, 2024By
drkemalkocak
Giriş
Ayşe Afet İnan’[1]ın “1933 yılının 23 Nisan Çocuk Bayramı idi. O, heyecanla Çankaya Köşkü’ne geldiği vakit, Atatürk’ün yanında bana bir kâğıt uzattı ve şunları anlatmaya başladı:
“Sabahleyin ilk bayramlaşmayı kızlarımla yaptım. Onlara bir şeyler söylemek istediğim vakit, bir ant meydana çıktı. İşte Cumhuriyetimizin 23 Nisan çocuklarına armağanı” dedi. Kâğıtta şöyle yazıyordu:
Türküm, doğruyum, çalışkanım. Yasam: Küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak; yurdumu, budunumu özümden çok sevmektir. Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir. Varlığım Türk varlığına armağan olsun.
Bu sözler, Türk çocukları tarafından o yıldan beri tekrarlanmaktadır. Vatanperver Dr. Reşit Galip, evvela bir baba olarak bu hisleri duymuş, sonra da Milli Eğitim Bakanı olarak okul çocuklarına bu andı içirmişti.

O, 6 Mart 1934 gününde, daha bu ülkeye çok yararlı olabilecek bir çağda vefat etti. Ulus, bu gibi feragatli değerlere her zaman muhtaçtır. Dr. Reşit Galip’in kişiliğinde Türk Tarih Kurumu, kurucu bir üyesini, vatan, idealist bir evladını kaybetmiştir.” [2] ifadeleriyle tanımladığı Dr. Reşit Galip [3], Mustafa Kemal’in isteği üzerine 19 Eylül 1932-13 Ağustos 1933 tarihleri arasında Maarif Vekilliği yapmıştır.
Mustafa Kemal’in 17-19 Mart 1923 tarihlerinde yaptığı Mersin gezisinde, Millet Bahçesi’nde Türk Ocağı’nın düzenlediği açık hava toplantısında Dr. Reşit Galip, Mersin Türk Ocağı Başkanı ve Hükumet Tabibi olarak konuşma yapmıştır. Dr. Reşit Galip’in konuşmasını dinleyen Mustafa Kemal, konuşmayı cevaplandırmak üzere kürsüye çıkmış ve aşağıdaki konuşmayı yapmıştır [4]:
Mersin’de Halka Nutuk
(17 Mart 1923)
Mersin, 17 [Mart 1923] (A. A.) – Gazi Paşa Hazretleri Mersin Millet Bahçesi’nde Mersinliler namına Doktor Reşid Bey’in nutkundan pek mütehassis olmuşlar ve halka hitaben bir çeyrek saat irad-i nutuk [nutuk irat] buyurmuşlardır. Paşa Hazretleri’nin bu nutuklarından zapt edilebilen aksamı [kısımları] ber-vech-i atidir [aşağıdadır]:

“Aziz kardeşler,
Genç ve çok kıymetli doktorumuz Reşit Bey’in sözleri bence iki nokta-i nazardan [bakımdan] kabil-i taksimdir [taksim edilebilir].
Birincisi doğrudan doğruya kalbinin, vicdanının ve muhterem Mersin halkının vicdanının, benim kalbimdeki hissiyata tercüman olan hissiyatıdır. Buna teşekkür ile iktifa edeceğim [yetineceğim]. Hakikaten muhterem Doktor’un dediği gibi, benim için dünyada en büyük mevki ve mükâfat milletin bir ferdi olarak yaşamaktır. Eğer Cenabı Hak beni bunda muvaffak etmiş ise, şükür ve hamtlar ederim. Bugün olduğu gibi ömrümün nihayetine kadar milletin hadimi [hizmetçisi] olmakla iftihar edeceğim.
Muhterem Mersin halkı, bugün hakkımda gösterdiğiniz samimi ve heyecanlı tezahürattan size ayrıca teşekkür ederim. Ayrıca itiraf etmek mecburiyetindeyim ki, geldiğim günden bu ana kadar hissiyatımın, memnuniyetimin derecesini biliyorum, müsterih ve emin bulunuyorum ki, her taraftaki kardeşlerimiz gibi burada da bana muhabbet ve itimat eden kardeşler var. Mersinliler, memleketiniz Türkiya’nın çok mühim bir noktası bulunuyor, çok mühim bir ticaret noktasıdır. Memleketiniz bütün dünya ile Türkiya’nın en mühim bir irtibat noktasıdır. Bunu sizler benden iyi biliyorsunuz. Memleketinize sahip olabilmek için çektiğiniz elemler, azaplar, mahrumiyetler büyük olmuştur. Bunu sizler takdir edersiniz. Hepimiz arzu edelim ki, acı günler tekerrür etmesin. Buna hakikaten layık olmak lazımdır. Muharebe meydanlarında kıymetli evlatlarımızın süngü ve silahlarının muzafferiyeti kâfi değildir. Bu muzafferiyet ve muvaffakiyet çok büyüktür. Ancak hakiki refah ve saadete sahip olabilmek için, asıl bundan sonra çalışmak lazımdır. Sizin için zafer ve terakki [ilerleme] sahası iktisadiyatta, ticarettedir. Bunu takdir ediyorsanız, çok çalışmaya mecbursunuz. Aksi takdirde memleketin sahib-i hakikisi [hakiki sahibi] olduğunuzu söyleseniz bile, kimseyi inandıramazsınız. Bu hakikatle dolu sözlerim, fakat bu hakikati ifade ediyorum. Gönül arzu eder ki, burada bir saat, bir gün değil, uzun müddet kalayım, daha hususi hasbıhaller yapalım [özel görüşüp dertleşelim]. Fakat şimdilik buna imkân yoktur. Sözümü kesmek mecburiyetindeyim. Son söz olmak üzere bu memleketin hakiki sahibi olunuz, diyeceğim. Burada geçirdiğim saatler benim için pek kıymetli olmuştur. Derin muhabbetlerle hepinize veda ediyorum; Allah’a ısmarladık arkadaşlar.”
Paşa Hazretleri ve maiyeti erkânı saat üçü on beş geçe bahçeden istasyona ve üç buçukta hususi trenle Tarsus’a hareket buyurdular.
***
Kılıç Ali’[5]nin Anlatımıyla Dr. Reşit Galip Olayı

Bu [17-19 Mart 1923 tarihlerinde yapılan] Mersin gezisinden bir hayli sonra, Hamidiye kruvazörü ile Mudanya’dan Trabzon’a gidiyorduk. Hamdullah Suphi Bey de (Tanrıöver) bizimle birlikteydi. Tam Sinop limanına gireceğimiz sırada, boş bulunan birkaç milletvekilliği için adayların durumu konuşuluyordu. Gazi, hemen Reşit Galip’i hatırladı:
“Mersin’de bir doktor görmüştük. Adı Ragıp mıydı neydi?“
Hamdullah Suphi Bey, Reşit Galip’le ilgili kanaatlerini, onun yurtseverliğini kendine özgü güzel konuşma şekliyle anlattı. Reşit Galip’in adaylığı bu şekilde Hamidiye kruvazöründe kararlaştırılmış oldu. Gazi, bu geziden Ankara’ya döner dönmez Reşit Galip’in adaylığı için hemen emir verdi.
O yıllarda milletvekili adayları, Bakanlar Kurulu ve partinin genel yönetim kurulu ile grup yönetim kurulu üyelerinden oluşan Parti Divanı tarafından belirlenir ve ilan edilirdi. Ben de partinin Genel Yönetim Kurulu Üyesi olduğum için bu divana dâhildim. Başbakan Fethi Okyar’ın başkanlığında toplanan Parti Divanı’nda Dr. Reşit Galip’in adaylığı görüşüldü. Bazı itirazlar oldu. Arkadaşlar bunun Gazi tarafından istendiğinden haberdar değillerdi. Buna rağmen bütün arkadaşlar oylarını sonuçta Reşit Galip’e verdiler. Bu adaylığa sadece Sağlık Bakanı Dr. Refik Bey (Saydam) karşı çıkmıştı. Divan toplantısından sonra bir aralık Refik Bey’in koluna girdim. “Niçin muhalif kaldınız?” diye sordum. Gazi’nin arzusu olduğunu anlattım. Bana aynen şunları söyledi:

“Kılıç Ali, belki doğru yapmadım. Fakat ben gidip bizzat Gazi’ye niçin muhalif kaldığımı arz edeceğim. O zaman hiç şüphe etmem ki beni haklı bulacaklar ve mazur göreceklerdir.“
Hemen arkasından şunları ekledi:
“Bu adamı çok iyi bilirim. Şimdi bir köy doktorunu milletvekili yapıyoruz. Yarın milletvekilliği kendisine az gelecek. Bakan olmak isteyecek. Bakan olursa o da az gelecek başbakanlık isteyecek! Başbakan olursa. . . “
Kolumdan çıktı ve “Ondan sonra ne isteyeceğini artık sen anla” diyerek başını titrete titrete yürüdü, odadan çıkıp gitti.
Reşit Galip’in adaylığı ilan edildi, milletvekili seçildi. Meclis’e gelir gelmez İstiklal Mahkemesi üyesi oldu. Birlikte çalış tık. Ahlakı, yurtseverliği ve başarılı çalışmalarından dolayı kendisini saygıyla anmak görevimdir.
Reşit Galip, okumayı ve çalışmayı çok seven kültürlü bir gençti. Vaktiyle Türk Ocakları’nın yıllık kongrelerinde yaptığı gibi milletvekili olduktan sonra sık sık kürsüye çıkar, güzel konuşur, görüş ve düşüncelerini söylemekten, savunmaktan çekinmezdi. Çok olumlu görüş ve düşünceleri vardı. Cesur bir adamdı. Meclis’te tartışmalara katılmaktan zevk alırdı. Meclis’te ve parti toplantılarında yaptığı konuşmalarla giderek dikkati çekmeye başladı.
Reşit Galip’in bir parti toplantısında, doğu illerinden söz edilirken, Kürtlük konusunu gündeme getirerek, hükümetin o illerde halkı rencide ettiğini ileri sürmesi İsmet Paşa ile arasının açılmasına sebep olmuştu. Hele parti toplantısı sırasında, “İsmet Paşa bunları duymuyor. Aslında duymak gücüne sahip değildir” diye bağırmasını İsmet Paşa hiçbir zaman affetmeyecekti.
Atatürk o sıralarda Türk tarihiyle ilgileniyor, bu konuya büyük önem veriyordu. Ülkenin tanınmış tarihçilerini ve profesörlerini davet ediyor, toplantılar, görüşmeler ve araştırmalar yapıyordu. Bu arada Reşit Galip’ten de yararlanıyordu. Reşit Galip ise Atatürk’ten aldığı her görevi büyük bir özenle yerine getiriyordu. Bu nedenle de Atatürk’ün dikkatini çekmeyi başarmıştı. Gerek Meclis çalışmalarında ve devrimler konusunda, gerekse bilim alanında gösterdiği başarılarla Atatürk’ün sevgisini ve güvenini kazanmıştı. Dolayısıyla O’nun çevresine de girmiş oldu. Her akşam sofrada ve yapılan gezilerde arkadaşlar arasında bulunurdu. Fakat Atatürk’ün çevresine girip onun yakını olduktan sonra tavırları değişmeye başladı. Yavaş yavaş yakın arkadaşlarını bile beğenmez olmuştu. Sadece milletvekili olarak kalmış olmasını takdir edilememesine bağlıyordu. Dr. Refik Saydam’ı haklı çıkarır gibiydi.
Atatürk, gezilerinin birinde Reşit Galip’i de yanına alarak İstanbul’a getirmiş, kendisini Dolmabahçe Sarayı’nda konuk ediyordu. Bir gece hep birlikte Beyoğlu’ndaki Turkuvaz lokantasına gittik. Bu lokanta, Bolşevik ihtilalinden kaçıp Türkiye’ye sığınmış olan Beyaz Ruslardan bir karı-koca tarafından açılmıştı. Lokantanın bütün çalışanları da Beyaz Rus’tu. İyi Rus ailelerinden oldukları yüzlerinden anlaşılıyordu. Görüntü ve adamların tavırları Atatürk’ün pek hoşuna gitmişti. Lokantanın sahibi ile sahibesini yanına çağırdı. Böyle güzel düzenlenmiş bir lokanta açtıkları için kendilerini kutladı.
Atatürk, her vatandaşın konforlu bir evde çoluk çocuğuyla refah içinde yaşamasını, güzel lokantalarda oturup yemek yemesini, güzel bir gazinoda eğlenmesini isterdi. Bir vatandaşının, bir yakınının bir eve sahip olduğunu, hele bu evin konforunun yerinde bulunduğunu görünce çok memnun olurdu. Halkın yemek yediği, eğlendiği yerlerin de Avrupai tarzda yapılmasından, konforlu ve temiz olmasından hoşlanırdı. Ankara’da Karpiç’te, İstanbul’da Park Otel, Tokatlıyan ve Turkuvaz’da, temiz salonlarda, temiz masalarda neşe içinde yemek yiyenleri görünce çok mutlu olurdu. Bu çeşit yerlerin sayısının artmasını arzulardı. Turkuvaz sahipleri de bunu bildikleri için Atatürk’ten yardım rica ettiler. Atatürk bu ricaya şu karşılığı verdi:
“Mademki yapılacak daha başka yeniliklere maddi imkânları yoktur, o halde büyük bir şehrin ihtiyacını karşılayabilecek bu yeniliğe bankalar yardım etmelidir.”
Daha sonra, sofrada bulunan Hasan Saka’ya şu emri verdi:
“Hasan Bey! Yarın İş Bankası’yla görüşünüz. Durumu birlikte inceleyiniz. Bu müesseseye mümkün olan yardımı yapsınlar. Bu şekilde İstanbul rahat edebilecek güzel bir yer kazanmış olur.“
Hemen şunu eklemeyi de ihmal etmedi:
“Tabii bankanın yapacağı bu yardım, bankanın usul ve teamülüne uygun olsun.”
Hasan Saka Bey bu işle meşgul oldu. İş Bankası bu müesseseye yardım için çok uğraştı. Fakat müessesenin sahipleri teminat gösteremedikleri için kredi verilemedi.
Turkuvaz’da servis yapan Madam Vera, hizmeti ve güler yüzlülüğüyle Atatürk’ün çok kez iltifatına mazhar olmuştu. Bu nedenle Madam Vera adı, özellikle o gece sofrada bulunanların belleğinde kalmış olmalıdır. Bu arada Reşit Galip’in de belleğinde ve anılarında iz bıraktığını sonradan anlamıştık.
***

Reşit Galip Bey, aynı zamanda Ankara Halkevi başkanlığını da üstlenmişti ve bu görevi büyük bir hevesle yapıyordu. Özellikle tiyatro alanında bir yenilik yapmak istiyor, buna çok önem veriyordu. Hatta Atatürk’ün takdirini kazanan bir piyes seyrettirmeyi başarmıştı. Fakat o zaman Milli Eğitim bakanı olan Esat Bey, Reşit Galip’in bu alandaki yenilik teşebbüslerine daima engel oluyordu. Reşit Galip’in bakanlıktan istedikleri reddediliyordu. Reşit Galip sık sık bunları bana anlatır, Esat Bey’den acı acı şikâyet ederdi.
Milli Eğitim Bakanı Esat Bey (Sagay), piyade albaylığından emekli eski bir askerdi. Harbiye’de uzun yıllar Almanca hocalığı yapmıştı. Balkan Savaşı sırasındaki fırka kumandanlığından sonra emekliye ayrılmış, ordu donanma pazarı müdürlüğüne getirilmişti. Mütarekede İstanbul Belediye Cemiyeti’ne üye seçilmiş, sonunda ikinci devrede milletvekili seçilerek Meclis’e gelmişti. Harbiye’de Atatürk’ün de hocalığını yapmış olduğu için Atatürk ona “hocam” diye hitap ederdi.
Esat Bey olgun, tecrübeli, dürüst ve nazik bir insandı. Milli Eğitim Bakanlığı’na getirildiğinde kendisinden çok olumlu işler ve yenilikler beklenmişti. Zaman geçtikçe bunların hiçbiri olmayınca Atatürk bile hayal kırıklığına uğramıştı. Sırası geldikçe Esat Bey’i uyarıyordu. Esat Bey’in artık uzun süre bakanlıkta kalamayacağı anlaşılmıştı.
***
Turkuvaz lokantasına gittiğimiz geceden dokuz-on gün sonra Dolmabahçe Sarayı’nda akşam yemeğindeydik. Davetliler arasında Bolu Milletvekili Hasan Cemil, Reşit Galip, Cevat Abbas, diğer bazı arkadaşlar ve ben bulunuyorduk. Sofradan önce Reşit Galip odama geldi. Çok önem verdiği ve üzerinde özenle çalıştığı Akın piyesi için Milli Eğitim Bakanı’nın yine gereksiz ve anlamsız bazı zorluklar çıkardığını anlattıktan sonra, Esat Bey’i kastederek şöyle dedi:
“Bu adama karşı o kadar doluyum ki kendimi zapt edemeyeceğim. Belki bir falso yaparım. Onun için sofraya gelmek istemiyorum.”
Ben de kendisine şu cevabı verdim:
“Şayet dediğin gibi kendini tutamayacaksan gelme. Atatürk seni sorarsa idare ederim.”
Fakat Reşit Galip sonradan ne düşündüyse, geldi sofraya oturdu. Sofrada tarih konuları üzerinde sohbet ediliyordu. Atatürk özellikle Hasan Cemil Bey’in hazırladığı bazı tezler hakkında verdiği bilgiyi dikkat ve takdirle dinliyordu. Reşit Galip ise çok neşesizdi. Söylenenleri dinlemiyor, dikkatimi çekecek kadar alkol alıyordu. Sohbetin konusu bir ara halkevlerinin çalışmalarına intikal etti. Reşit Galip Bey fırsattan yararlanarak, Milli Eğitim Bakanı’nın halkevlerine çıkardığı güç lüklerden şikâyete başladı. Biraz da alkolün etkisiyle Esat Bey’i çok ağır ve acı şekilde eleştirdi.
Atatürk çok nazik bir ev sahibiydi. Sofradaki konuklarının rencide edilmesine asla izin vermezdi. Reşit Galip’in Milli Eğitim bakanına karşı dolu olmasını anlıyordu. Esat Bey’i rencide edici sözler söylememesi için konuyu değiştirmeye çalışıyordu. Reşit Galip Bey ise konuyu daha da alevlendiriyor ve giderek saldırganlaşıyordu. Bir ara Atatürk’e şöyle hitabetti:
“Atatürk! Milli Eğitimi ve gençliği bu softa zihniyetli insanlardan ancak sen kurtarabilirsin.”
Atatürk’ün artık sabrı tükenmişti. İstemeye istemeye Reşit Galip’e şunları söylemeye mecbur oldu:
“Reşit Galip! Bunlar nasıl sözlerdir? Sizi bu şekilde konuşmaktan menediyorum. Artık susunuz.”
Reşit Galip o kadar kendinden geçmiş durumdaydı ki, ne söylediğini, ne yaptığını bilmiyordu. Atatürk’ün bu uyarısına cevap verdi:
“Bu sofra millet sofrasıdır, bir yere gidemem.”
Atatürk hala nezaketini bozmuyordu:
“O halde siz kalınız. Ben gidiyorum.” diyerek ayağa kalktı. Sofradan ayrılarak salonun yanı başındaki çalışma odasına gitti.

Kötü olmuştu. Reşit Galip Bey, Esat Bey’i eleştirmeye hala devam ediyordu. Onun bu aşırı hareketlerine son vermek için Cevat Abbas’la birlikte düşündük, sofracıya derhal yemek getirmesini söyledik. Fakat kimsede yemek yiyecek hal ve iştah kalmamıştı. Yemekler çabucak yenildi. Konuklar ayrılıp gittikleri halde Reşit Galip hala inatla söylenip duruyor, masadan bir türlü kalkmıyordu. Bir ara Turkuvaz gecesi aklına gelmiş olacak ki, “Lokanta sahiplerine paralar veriliyor. Madam Veralara iltifat ediliyor. Bizim halimizi gören yok” diye saçmalamaya başladı. Dayanamadım:
“Reşit, bana bak. Şimdi hemen odana gidecek misin, yoksa biz seni gönderelim mi?“
Alkolün etkisi biraz azalmış olacak ki, uyarımı ciddiye aldı. Sofradan kalktı. Bu kez de salonun yanındaki kırmızı odaya girdi. Orada Genel Sekreter Tevfik ve Başyaver Rusuhi Beylere derdini dökmeye başladı. Sonunda sabaha doğru odasına götürüldü ve yatırıldı.
Ertesi sabah uyanır uyanmaz Reşit Galip’in durumunu öğrenmek istedim. Bana şu kartı bırakarak sabahın erken saatinde saraydan çıkıp gitmiş:
“Biliyorum, hatam büyüktür. Bunun telafisi ve tamiri çarelerine başvurmak üzere Ankara’ya gidiyorum.”
Giderken Tevfik Bey’e uğramış. Ankara’ya gitmek için yataklı trenden bilet alacağını, ancak parası olmadığını söyleyerek on beş lira borç istemiş.
Hataları affetmesini bilen Büyük Atatürk, ertesi gün bize şöyle diyordu:
“Zavallı Reşit Galip! Esat Bey’den ne kadar güçlük görmüş, ne kadar çile çekmiş ki kendini tutamayacak hale geldi. Kim bilir şimdi ne kadar sıkılıyordur. Kendisini teselli etmeli.”
Reşit Galip’in sabah erken saatlerde Ankara’ya gitmek üzere saraydan ayrıldığını ve bana bir kart bıraktığını arz ettim, kartı okudum. Parası olmadığı için Tevfik Bey’den de on beş lira ödünç aldığını duyunca Atatürk çok üzüldü:
“On beş lira mı verilir? Çok ayıp olmuş. Tevfik biraz fazlaca vermeliydi.”
Reşit Galip, hiç de elinde olmayarak ve istemeyerek yaptığı bu hareketten sonra, Keçiören’deki evinin çok sevdiği kütüphanesine kapandı. Kendini tümüyle okumaya verdi.
***
Aradan aylar geçmişti. Bir gün Çankaya’da sofrada birdenbire Atatürk’ün aklına Reşit Galip geldi. Bana sordu:
“Kılıç, Reşit Galip ne âlemde?“
“Kütüphanesine çekilmiş üzgün bir durumda emirlerinizi bekliyor” dedim.
“Acaba şimdi, şu dakikada ne durumda bulunuyor?” “Efendim şimdi anlar arz ederim.”
Sofradan kalktım. Anlıyordum ki bu gece Reşit Galip’i görmek istiyordu. Nitekim öyle de oldu.
Arkamdan bağırmaya başladı:
“Durumunu sormaya gerek yok. Hemen kalksın gelsin.”
Gece yarısı olmuştu. Reşit Galip’e bunu telefonla müjdeledim. Çok geçmeden Çankaya’ya geldi. Atatürk’ün elini, Atatürk de onun yüzünü öptü. Sofra birden şenlendi. Reşit Galip’in tekrar sofraya davet edilmesi hepimizi sevindirmişti.
Bir süre sonra Atatürk’ün maiyeti olarak İstanbul’a gitmiştik. Reşit Galip Bey de Atatürk’ün konuğu olarak yine Dolmabahçe Sarayı’ndaydı. O akşam sofra resmi salonda kurulmuş, orada toplanılmıştı. Tesadüfen Milli Eğitim Bakanı Esat Bey de davetliler arasındaydı. Atatürk bir ara kendisine dönerek şöyle dedi:
“Hocam, Maarif işleri hala düzelemedi. Aradan hayli zaman geçtiği halde, ben sizde bunu düzeltecek ve Maarif’te gerekli yenilikleri yapacak bir faaliyet göremiyorum.”
Esat Bey fena halde ürktü. “Bütçe beni çok sıkıyor, bu yüzden iş çıkarmak mümkün olamıyor efendim” deyince Atatürk büsbütün kızdı:
“Bu ne biçim cevaptır? Eski Osmanlı Devleti’nin Maarif nazırları da mektepler olmasaydı maarifi iyi idare ederdim derlermiş. Onların zihniyetiyle aranızdaki fark nedir? Bu zihniyetle benim istediğim maarif idare edilebilir mi?“
Atatürk, sözlerini şöyle sürdürdü.
“Anlıyorum ki, siz bu işi idare edemeyeceksiniz. Hemen istifa ediniz ve yerinize şimdi bana bir aday teklif ediniz!“
Esat Bey bu öneri karşısında şaşırdı ve bocaladı. Atatürk yerinden kalktı. Esat Bey’i alarak, salonun yanındaki somaki odaya çekildi. Reşit Galip sofrada tam yanımda oturuyordu. Güçlü bir önseziyle kulağına şunu söyledim:
“Reşit, Milli Eğitim bakanı oluyorsun!“
Ve ekledim:
“Şayet Milli Eğitim bakanı olursan Antep’e bir yatılı lise açmayı vaat ediyor musun?“
Reşit Galip “Söz veriyorum” dedi ve sigara paketinin arkasına şunları yazdı, altını imza etti ve bana verdi:
“Milli Eğitim bakanı olursam behemehâl Gazianteplilere bir lise açmayı Kılıç Ali’ye vaat ediyorum.”
Atatürk, Esat Bey’le birlikte sofraya döndü. Konuyu tekrar açtı ve Esat Bey’e sordu:
“Tabii şimdiye kadar aday düşündünüz. Adayınız kimdir söyleyiniz.”
Esat Bey ayağa kalkarak cevap verdi:
“Efendimiz! Adayı o kadar uzaklarda aramaya gerek yok. (Reşit Galip’i göstererek) İşte adayım huzurunuzdadır. Reşit Galip Beyefendi’dir. Bu iş için her bakımdan güveninizi kazanmış genç bir arkadaşımızdır.”
Bu senaryonun somaki odada Atatürk tarafından hazırlandığı ve Esat Bey’e dikte ettirildiği anlaşılıyordu. Atatürk gülümsedi:
“Teşekkür ederim. Çok isabetli oldu. Öteden beri benim de adayım o idi.”
Esat Bey bir odaya çekilerek istifasını yazdı, getirip Atatürk’e takdim etti. Bundan Başbakan İsmet Paşa’nın tabii haberi yoktu. Atatürk onu da telefonla haberdar etti ve Esat Bey’den boşalan Milli Eğitim Bakanlığı’na Aydın Milletvekili Reşit Galip’in getirilmesi konusundaki görüşünü sordu. Gece yarısı olmuştu. İsmet Paşa henüz olumlu veya olumsuz cevap vermemişti. Reşit Galip çok heyecanlıydı. Ben kendisini sürekli yatıştırmaya çalışıyordum. Bir taraftan da İsmet Paşa’dan cevap alınması için yaver beylere sürekli haber gönderiyordum. Sonunda İsmet Paşa’dan aşağı yukarı şu şekilde bir cevap geldi:
“Reşit Galip Bey arkadaşımız hiç şüphesiz ki Milli Eğitim Bakanlığı için yeterlidir. Ancak kendileri daha genç denebilecek bir çağda iken uykularım sırasında haberdar olmak ve duymak kabil olmayan bazı idari ve siyasi yolsuzlukların sorumluluğuna katılmak uygun mudur? Bunu düşünüyorum. Mamafih emir ve irade yine şefimindir.”
Bir Reformcunun Sonu
İsmet Paşa’dan gelen bu cevap, bir parti toplantısında Reşit Galip’in “Hükumet Başkanı uyuyor ve işitemiyor” sözüne bir karşılıktı. İsmet Paşa, o sözü unutmamış ve sırası gelince taşı gediğine koymuştu. Atatürk bunu anladı, “İsmet Paşa taşı gediğine koydu” dedi. Fakat işin peşini bırakmadı. İsmet Paşa’ya güzel bir cevap verdi. Çok geçmeden İsmet Paşa’dan Reşit Galip’e yazılı olarak şu telgraf gelecekti:
“Maarif Vekili Reşit Galip Beyefendi Hazretleri’ne,
Esat Bey’in istifası üzerine boşalan Maarif Vekilliği’ne zat-ı devletleri seçilerek keyfiyet yüksek onaya sunulmuştur. Hemen Ankara’ya teşrifleriniz rica olunur.”
Formalite bu şekilde tamamlanmış oldu ve Reşit Galip Ankara’ya giderek görevine başladı.
Reşit Galip Bey, Milli Eğitim bakanlığı görevini büyük bir şevk ve hevesle yapıyordu. Ancak gün geçtikçe şaşırmaya ve şımarmaya başladı. Bir zamanlar Refik Saydam’ın, hakkında söylediklerini adeta doğrular gibiydi. Çok geçmedi, bakanlıktan istifaya mecbur edildi.
Bu durum Reşit Galip’in çok ağırına gitmişti. Bundan sonra onu ortada görmek mümkün olmadı. Köşesine çekildi. Bütün yakın dostlarıyla ilişkisini kesti. Evinin kütüphanesine karyolasını, yatağını attı, günlerini okuyarak, inceleyerek geçirmeye başladı.
Bir gece Atatürk’le birlikte Akın piyesini seyretmeye Ankara Halkevi’ne gitmiştik. Perde arasıydı. Meğer Reşit Galip de oradaymış. Beni görünce koştu, yanıma geldi. Atatürk’ü çok özlediğini söyledi. Ben de memnun olacağını bildiğim için durumu Atatürk’ e arz ettim. Orada Reşit Galip’i kabul etti, iltifatta bulundu.
Reşit Galip. Atatürk’ün yanından çıktıktan sonra tekrar yanıma geldi. Benimle hayli dertleşti, içini döktü:
“Hastayım. Müthiş soğuk almışım. Piyesten çok, uzaktan bile olsa Atatürk’ü bir kez daha göreyim diye geldim. İzin ver de gideyim. Fazla kalıp başına bir iş çıkarmayayım.“

Öpüştük, ayrıldık. Bu genç, namuslu, vatansever ve inkılapçı insan, iki gün sonra zatürreye yakalandı. Zaten ciğerlerinden rahatsızdı. Bütün çabalara rağmen kurtarılamadı ve çok sevdiği kütüphanesinin bir köşesindeki basit karyolasında bir hafta sonra hayata gözlerini kapadı. Üniversitede reform onun bakanlığı döneminde gerçekleşmiş, yabancı uzmanlar onun zamanında getirilmişti. [6]
DİP NOTLAR:
[1] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/ayse-afet-inan-1908-1985/
[2] Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s. 287
[3] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/resit-galip-baydur-1893-1934/
[4] Hâkimiyet-i Milliye, 21 Mart 1923, No: 769, s. 2, sütun: 6
Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 15 (1923), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2005, s. 222-223
[5] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/kilic-ali-suleyman-asaf-1888-1971/
[6] Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları, Derleyen: Hulusi Turgut, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2007, 289-298
En Çok Okunanlar
Türkler ve Zaferleri4 yıl agoAnafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat [Görüşme] (1)
Maarifimizde İstikamet4 yıl agoAİLE KUCAĞINDA VATAN TERBİYESİ
Türk Tarihi4 yıl ago6 EKİM İSTANBUL’UN KURTULUŞ GÜNÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoİSTİKLÂL MARŞI’NIN YAZILIŞI ve MİLLÎ MARŞ OLARAK KABULÜ
Türk Tarihi3 yıl agoKIZI FERİDE HANIMEFENDİ İLE DAMADI MUHİDDİN AKÇOR, İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİMİZİ ANLATIYOR…
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoLOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI
Türk Tarihi3 yıl agoCABER KALESİ [TÜRK MEZARI (MEZAR-I TÜRK)]
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoMustafa Kemal Paşa’nın Sivas Kongresi’ni Açış Konuşması (4 Eylül 1919)











