Türk İstiklâl Mücadelesi
İkinci İnönü Muharebesi (23 Mart-1 Nisan 1921)
Published
3 yıl agoon
By
drkemalkocak
GİRİŞ
Birinci ve İkinci İnönü Muharebeleri arasındaki geçen sürede askerî, siyasî, diplomatik birçok gelişme yaşanmıştır. İtilaf Devletlerince Birinci İnönü Muharebesi’nden sonra Sevr Antlaşması’nın içeriğinde çeşitli değişiklikler yapılarak Londra’da bir konferans düzenlenmiştir. TBMM Hükümeti’nin de davet edildiği bu konferansta Sevr masaya yatırılmış ve Türk ve Yunan tarafları arasında yaşanan meseleler gündeme getirilmiştir. Ayrıca bu dönemde TBMM ile Sovyet Rusya arasındaki diplomatik ilişkilerde ilerleme sağlanmış, iki hükümet arasında Dostluk ve Kardeşlik [Moskova, 16 Mart 1921] Antlaşması imzalanmıştır. Sovyet Rusya bu antlaşma ile TBMM Hükümeti’ne maddi destek yanında silah ve malzeme desteği vermeyi de kabul etmiştir. İki muharebe arasında cephelerde Türk ve Yunan kuvvetleri arasında çeşitli çatışmalar yaşanmış ve Yunan ordusu, yeni bir taarruz için mevcutlarını genişletmiş ve lojistik desteğini artırmıştır.
İkinci İnönü Muharebesi’nin en önemli siyasi sebebi Sevr’i ya da daha ağır maddeleri kapsayan bir antlaşmayı TBMM Hükümeti’ne kabul ettirmektir. Ayrıca Birinci İnönü Muharebesi’nden sonra kuvvetlenen Türk ordusunu, daha fazla fırsat vermeden ortadan kaldırmak; Birinci İnönü Muharebesi’nde alınan yenilgiyi kazanılacak bir zaferle gündemden düşürüp kamuoyunu etkilemektir.
Muharebe öncesinde Türk ve Yunan kuvvetlerinin silah ve teçhizat bakımından eşit olmadığı açıkça görülmektedir: Yunan kuvvetlerinde; 41550 tüfek, 720 ağır makineli tüfek, 3134 hafif makineli tüfek, 3100 kılıç ve 220 top bulunmaktadır. Türk kuvvetlerinde ise 34175 tüfek, 235 ağır makineli tüfek, 55 hafif makineli tüfek, 3500 kılıç ve 104 top bulunmaktadır. [1]
Aşağıda, Garp Cephesi Kumandanı İsmet [İNÖNÜ] Paşa’nın [2] “İsmet İnönü, Hatıralar, 1. Kitap, Yayıma Hazırlayan: Sabahattin Selek, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1985” künyeli eserinden İkinci İnönü Muharebesi öncesi, muharebe anı ve sonrasına ait bölüm sunulmuştur.
—***—
Bu Muharebe Tam Bir Askeri Harekettir
Yunan taarruzu 23 Martta [1921] başladı. İnönü mevzilerinde hazırlıklarımız iyi. Kesin muharebeyi burada vereceğiz. Toplayabildiğimiz kuvvetleri dağıtmak ve her yerde zayıf kalmak istemedik. Uşak’tan Afyon’a taarruz eden Yunan kolu, 24 Martta Dumlupınar mevzilerini işgal ettikten sonra, birkaç gün içinde Afyon’a girdi. Önceden kararlıyız, bu cephede ciddi bir muharebe kabul etmeyeceğiz, Eskişehir üzerine gelen kolu tepeleyeceğiz. Afyon cephesindeki kuvvetlerimiz, mümkün olduğu kadar dayandılar. Afyon’un doğusunda Konya istikametini örtmeye çalışıyorlar.
Eskişehir istikametinde iki koldan ilerleyen Yunan kuvvetleri, cephenin ileri hattındaki birliklerimizle muharebe ederek, 26 Martta İnönü mevzilerine çattılar.
İkinci İnönü muharebesi tam bir askeri harekettir. Yunanlılar bu muharebede, bizim iki İnönü muharebesi arasında toplayıp tanzim edebildiğimiz kuvvetten iki üç misli fazla bir kuvvetle harekâta giriştiler. İkinci İnönü Muharebesi çok kanlı olarak dört gün sürmüştür.
Muharebenin teferruatına geçmeden evvel iki hatıramı anlatacağım. Bunlardan biri muharebenin eğlenceli hatıralarındandır.
Düşman ileri harekâta başlamış, uzaktan temastayız. Ben İnönü mevzilerinde düşmanı bekliyorum. İzzet [ÇALIŞLAR] Paşanın [3] bıraktığı otomobille mevzilerin ilerisinde muhtelif yerlere gidip dolaşıyorum. Bir gün, böyle bir dolaşma sırasında, karşıdan bir köylü koşarak bana doğru geldi. Elinde bir kuş var. Baktım, baykuş. Hayvanı canlı olarak yakalamış. Köylünün elinde, gözleri fıldır fıldır dönüyor. Kuşu burada yakaladım, diye bana gösterdi. Yanımda genç bir subay var. Bu subay, “Baykuş uğursuz bir hayvan sayılır” dedi. Fena halde canım sıkıldı. Bu baykuş da karşımıza nereden çıktı, diye düşünüyorum. Kendimi hemen toparladım ve davrandım. “Aa! İyi oldu rastladığımız, Baykuş iyiye alamettir. Ben tecrübe etmişimdir, ne vakit muharebede baykuşa rast gelirsem, o muharebeyi mutlaka kazanırım” dedim. Genç subay şaşırdı, “Sahi mi?” diye sordu. Kendisini temin ettim.
Elinde baykuşla adamı savdım ve biz daha ileriye doğru hareket ettik. Geriye doğru hicret eden bir kafileye rastladım. Kağnı arabaları, subaylar, aileleri Bursa istikametinden geliyorlar. Kafilede halktan da kimseler var. İlerlemekte olan düşmandan kaçıyorlar. Kafile hem yürüyor, hem söyleniyorlar, mırıldanıyorlar. Kulak verdim, “Ne olacak, ne yapacağız, nedir bu bizim başımıza gelenler?” tarzında konuşuyorlar. Kafileyi durdurdum. Subayları bir kenara topladım:
“Bana bakın.” dedim. “İçinde bulunduğumuz vaziyeti bilesiniz. Bundan başka subay olarak da yerinizi bilmelisiniz. Padişah düşmanınızdır. Yedi düvel düşmanınızdır. Bir kısım halk sizin yüzünüzden muharebe devam ediyor, zannındadır. Her tarafta fesatçılar var. Bunlar da düşmanınız sayılır. Silahımız yok, adamımız yok, nasıl muharebe edeceğiz diye propagandalar yapılıyor. Memleketimizde bundan sonra bir muharebe yapacak olursak, böyle bir muharebeye mecbur kalacaksak, en çok silahlı bulunduğumuz zaman bugündür. Şimdi memleketi savunuyoruz ve netice alırız diye ümit ediyoruz. Mücadeleyi bıraktık mı, ekmek bıçağı bulamayacaksınız. Elinizde ekmek bıçağını bırakmayacaklar. Anlıyor musunuz? Gün, bugündür. Kurtulmak lazım. Silahımız bu kadar, cephanemiz bu kadar, siz kağnı arabası ile gidiyorsunuz, ne yapalım? Devlet baba bu kadar veriyor.”
Bütün işaretler, muharebenin bu defa çok şiddetli olacağını gösteriyor. Fakat biz de, Birinci İnönü Muharebesine nispetle, bu sefer daha teşkilatlı bir halde bulunuyoruz. İnönü mevzilerinin sağ cenahında Metristepe taraflarına İzzettin Bey kumanda ediyor. Sol cenahta Arif Bey tümeni var. Düşman, 27 Martta İnönü mevzilerine yanaştı. 28 Martta şiddetli bir taarruz başladı. 28, 29 ve 30 Mart günleri dehşetli muharebeler oldu. Kıyasıya muharebe ediyoruz. İki tarafın avcı hatları hem sağ cenahta, hem sol cenahta birbirine karıştı. Tedbirler alıyor, kumandanlara tebliğ ediyorum: Birlikler mevzilerinden çıkmaya mecbur olurlarsa, daha geride, düşmandan ayrılmadan yer tutacaklar. Adım adım muharebe edeceğiz.
Muharebe gece gündüz durmadan devam ediyor. Cepheler girintili çıkıntılı bir hal aldı. Düşmanla burun burunayız. Karşılıklı cepheler, yakın cepheler, tıpkı Çanakkale’de olduğu gibi. Bir tepeyi, bir yeri kaybedince, hemen mukabil taarruzla geri almaya çalışıyoruz. Süngü muharebesi yapıyoruz. Süngüsü olmayan askerler tüfeklerin dipçikleri ile dövüşüyorlar.
28 Martta Muharebe Bütün Cephede Şiddetlendi
28 Martta sabahın erken saatlerinde muharebe bütün cephede şiddetlendi. Düşman sağ cenahımıza daha kuvvetli taarruz ediyordu. Bugünkü muharebelerde mevzilerimizin kilit noktası sayılan Metristepe düştü. O gece baskın taarruzları ile Metristepe’yi geri almaya çalıştık. Fakat bu teşebbüs muvaffak olamadı. Mustafa Kemal Paşa Ankara’dan akşama doğru cephenin vaziyetini ve ne düşündüğümü sormuştu. Kendisine sabahtan beri cereyan eden muharebeleri anlattıktan sonra, düşman taarruzunun ertesi gün inkişaf edeceği kanaatinde olduğumu söyledim. Gece Mustafa Kemal Paşadan bir telgraf aldım. Büyük Millet Meclisi muhafız taburunu cephe emrine girmek üzere yola çıkardıklarını bildiriyordu. Muhafız taburu aşağı yukarı bir tümene muadil [denk], seçme efrattan [neferlerden] ve subaylardan müteşekkil bir kuvvetti. Başka takviye kuvvetleri de bekliyordum. Ertesi gün için aşağıdaki cephe emrini verdim:
“1 — Afyon cephesinde vaziyette ehemmiyetli bir değişiklik ve düşman harekâtında gelişme yoktur.
2 — Yarın Garp cephesinin her mıntıkasında kati muharebeler cereyan edecektir. Ordu elinde bulunan mevzileri kati surette müdafaa eyleyecektir.
3 — 1. Süvari Tümeni ile 4. Piyade Tümeni ihtiyat olarak elimdedir. Bunlardan başka, 5. Kafkas Tümeninden Cemil Cahit Bey kumandasında olarak bir piyade alayı ile bir hücum taburu ve Büyük Millet Meclisi Muhafız Taburu trenle garbe naklolunmaktadır.
4 — Bütün kumandan, subay ve askerlerden mevzilerini sureti kati- yede muhafaza etmelerini ve emirsiz bir adım geriye gitmemelerini ve mevzilerde hâsıl olacak dalgalanmaları derhal mukabil taarruzlarla düzeltmeye çalışmalarını isterim.”
29 Mart günü Büyük Millet Meclisi Muhafız Taburu ile Cemil Cahit [TOYDEMİR] Beyin [4] emrindeki alay öğle üzeri ve öğleden sonra cepheye yetiştiler. Bugünkü muharebelerde sol cenahın vaziyeti nezaket kesbetmişti. Ertesi gün sağ cenahta düşmanın ciddi bir faaliyeti olmadı, fakat sol cenah gittikçe tehlikeye giriyordu. Buraya cephenin diğer yerlerinden büyük ölçüde kuvvet toplamaya çalıştım. Bu suretle hem tehlikeyi önlemiş, hem de cephenin bu noktasından düşmana mukabil taarruza geçmek için imkân hazırlamış oluyordum. Ben de Metristepe tarafından sol cenaha geçtim. Ankara’da muharebeyi heyecanla takip ediyorlar. Ben cephenin bir yerinden öbür tarafına gidip geldikçe, arada bir, Ankara ile muhabere kesiliyor. O zaman, büyük karargâhta heyecan da artıyor. Bir ara Fevzi [ÇAKMAK] Paşa [5] karargâhımın nerede olduğunu ve vaziyeti nasıl gördüğümü sordu. Kendisine yerimi bildirdim, düşündüğüm vaziyetin fazla güçlük çekilmeden alındığını, mukabil taarruza geçmek üzere olduğumu bildirdim. Vaziyet hakkında iyimserim, merak etmeyin muvaffak olacağız, dedim. Benim cevabımı Mustafa Kemal Paşa görünce, bana hemen bir telgraf çekti. “Son raporlarınız muhteviyatı ve kanaati devletleri mucibi memnuniyetimiz oldu. Muzafferiyetinize dua ederiz” diyordu.
Düşündüğüm mukabil taarruzu yaptım. Düşmanın sağ kanadına yüklendim. Burun buruna muharebe ediliyor, düşman direniyor. Nihayet, İzzettin Bey de sağımızdan mukabil taarruza geçti, düşman cephesini çökertti. Sol cenah karşısındaki düşman da çekilmeye başladı. Muharebeyi kazandık.
Cephenin iki yanından mukabil taarruzlarımız inkişaf ederken, ben tekrar cephenin sağ cenahına geçmiş, muharebeyi buradan idare ediyordum. Akşam saat 18,30’da Ankara’ya şu telgrafı çektim:
“Saat 18, dakika 30’da Metristepe’den gördüğüm vaziyet: Gündüz bey şimalinde, sabahtan beri sebat eden ve dümdar (artçı) olması muhtemel bulunan bir düşman müfrezesi, sağ cenah grubunun taarruzuyla gayrimuntazam çekiliyor. Yakından takip ediliyor. Hamidiye istikametinde temas ve faaliyet yok, Bozüyük yanıyor. Düşman, binlerce maktulleriyle doldurduğu muharebe meydanını silahlarımıza terk etmiştir.
Garp Cephesi Kumandanı
İsmet”
1 Nisanda Mustafa Kemal Paşadan cevap aldım:
“İnönü Muharebe Meydanında Metristepe’de Garp Cephesi Kumandanı ve Büyük Erkânıharbiye Reisi İsmet Paşaya
Bütün tarihi âlemde sizin İnönü Meydan Muharebelerinde deruhte ettiğiniz vazife kadar ağır bir vazife deruhte etmiş kumandanlar enderdir. Milletimizin istiklal ve hayatı, dâhiyane idareniz altında şerefle vazifelerini gören kumanda ve silah arkadaşlarınızın kalp ve hamiyetine büyük emniyetle istinat ediyordu. Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz. İstila altındaki bedbaht topraklarımızla beraber bütün vatan, bugün, müntehalarına kadar zaferinizi tesit ediyor. Düşmanın hırsı istilası azim ve hamiyetinizin yalçın kayalarına başını çarparak hurdehaş oldu.
Namınızı, tarihin kitabei mefahirine kaydeden ve bütün milleti hakkınızda ebedi minnet ve şükrana sevk eden büyük gaza ve zaferinizi tebrik ederken, üstünde durduğunuz tepenin size binlerce düşman ölüleriyle dolu bir meydanı şeref seyrettirdiği kadar milletimiz ve kendiniz için şaşaayı itila ile dolu bir ufku istikbale de nazır ve hâkim olduğunu söylemek isterim.
Büyük Millet Meclisi Reisi
Mustafa Kemal”
İcra Vekilleri Heyeti Reisi ve Erkânıharbiye Reisi Vekili Fevzi Paşa da beni aşağıdaki telgrafla tebrik ediyordu:
“Garp Cephesi Kumandanı İsmet Paşa Hazretlerine Düşmanlarımızın imhakâr siyasetlerini mevkii tatbika koymak için anavatanımıza saldırdıkları Yunan ordusu ile yedi günden beri pek kanlı devam eden İkinci İnönü Meydan Muharebesindeki azimkâr kumandanız altında Kahraman Garp Ordumuzun kazandığı kati muzafferiyetten dolayı milletimizin en büyük şükranına tercüman olarak sizi ve şanlı askerlerimizi tebrik eder ve yüksek alınlarınızdan öperim.
Büyük Erkânıharbiye Reis Vekili Fevzi”
1 Nisan günü çekilmekte olan düşmanın takibi için emir verdim ve takip harekâtı başladı.
Her muharebeden sonra, her büyük muharebeden sonra düşmanı takip etmek ve muharebenin neticesini takiple almak esastır. İkinci İnönü Muharebesinden sonra çekilen düşmanı takip ediyoruz ama biz bu takibi tesirli bir surette yapamıyoruz. Yarı kuvvetinde olduğumuz bir düşmanı yenmişiz. Düşman da henüz dermanlı iken çekilmiş. Biz tamire muhtaç bir haldeyiz. Yapabildiğimiz takip bir hudut dâhilinde oluyor. Asıl takip ne vakit yapılacak ve nasıl yapılacak, bütün bu tecrübelerden sonra, onun zamanını hazırlayınca nasıl takip yapacağımızı ileride göstereceğiz. Bizim takibe imkân gördüğümüz zaman yapabildiğimiz takibi, dünyada pek az ordu yapabilmiştir. [6]
DİPNOTLAR
[1] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/inonu-muharebeleri/
[2] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/ismet-pasa-inonu-1884-1973/
[3] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/izzettin-calislar-1882-1951/
[4] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/cemil-cahit-toydemir-1883-1956/
[5] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/maresal-fevzi-cakmak-1876-1950/
[6] İsmet İnönü, Hatıralar, 1. Kitap, Yayıma Hazırlayan: Sabahattin Selek, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1985, s. 240-252
You may like

Mukaddes İttifak: 17 Mart 1920 Tarihli İslam Âlemine Beyanname

Bir Devletin Sükûtundan Milletin Kıyamına: 16 Mart 1920 Beyannamesi

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]

İstanbul’un İtilaf Devletleri Tarafından Fiilen İşgali (13 Kasım 1918)

Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918)

Mustafa Kemal Paşaya Göre Amasya Görüşmeleri: Uygulamalar, Yansımalar, Tepkiler ve Vaka Analizleri
Türk İstiklâl Mücadelesi
Mukaddes İttifak: 17 Mart 1920 Tarihli İslam Âlemine Beyanname
Published
14 saat agoon
Nisan 26, 2026By
drkemalkocak

Bu makale, 17 Mart 1920 tarihinde Mustafa Kemal Paşa tarafından Heyet-i Temsiliye adına yayımlanan ve doğrudan İslam dünyasını hedef alan tarihi beyannameyi; içerik, vaka analizi, tarihsel coğrafya ve sosyolojik boyutlarıyla inceleyip değerlendirmektedir.

ÂLEM-İ İSLAMA BEYANNAME
Hilafet-i mukaddese-i İslamiyenin [mukaddes İslam hilafetinin] makarr-ı itilası [yüksek merkezi] olan İstanbul; Meclisi-i Mebusan ve bilcümle müessesat-ı resmiye-i hükumete [bütün resmi hükumet müesseselerine] de vaz’-ı yed olunmak [el konulmak] suretiyle resmen ve cebren işgal edilmiştir. Bu tecavüz, Saltanat-ı Osmaniye’den [Osmanlı saltanatından] ziyade Makam-ı Hilafette [hilafet makamında] hürriyet ve istiklallerinin istinatgâh-ı yegânesini [yegâne dayanağını] gören bütün Âlem-i İslam’a racidir [İslam Âlemine yapılmıştır]. Asya’da ve Afrika’da peygamber-i pesend-ane [peygamberin beğeneceği yolda] bir ulu himmetle [yüksek bir gayretle] hürriyet ve istiklal mücahedesinde devam eden ehl-i İslam’ın [İslam ehlinin] kuvay-ı maneviyesini [manevi kuvvetlerini] kırmak için son tedbir olarak İtilaf devletleri tarafından tevessül olunan [kalkışılan] bu hareket, Hilafet makamını taht-ı esarete [esaret altına] alarak bin üç yüz seneden beri payidar olan ve müebbeden masun-ı zeval [yok olmaktan korunmuş] kalacağına şüphe bulunmayan hürriyet-i İslamiyeyi [İslam hürriyetini] hedef ittihaz etmektedir [almaktadır].
Mısır’ın on bine baliğ olan [on bine varan] şuheday-ı muazzezesine [aziz şehitlerine], Suriye ve Irak’ın binlerce evlad-ı muhteremesine [muhterem evladına], Azerbaycan’ın, Şimal-i Kafkasya’nın, Türkistan’ın, Afganistan’ın, İran’ın, Hindiçin’in velhasıl bütün Afrika’nın ve bütün Şark’ın bugün azim [büyük] bir heyecan ve hiddet ve derin bir emel-i istihlas [kurtuluş emeli] ile titreyen efkâr-ı müşterekesine [ortak fikirlerine] havale edilmiş olan bu darbe-i tahkir [aşağılayıcı darbe] ve tecavüzün, düşmanlar tarafından tahmin edildiği veçhile [gibi] maneviyatı haleldar etmek değil, belki bütün şiddetiyle mucizeler gösterecek bir kabiliyet-i inkişafa [gelişme kabiliyetine] mazhar eylemek neticesini tevlid edeceğine [doğuracağına] şüphemiz yoktur. Osmanlı kuvay-ı milliyesi [milli kuvvetleri], hilafet ve saltanatın uğradığı müteselsil [zincirleme] suikastlerin başladığı günden beri devam eden samimi bir vahdet [birlik] ve tesanüt [dayanışma] içinde vaziyeti bütün vahametine rağmen azim ve metanetle telakki etmekte [karşılamakta] ve bu son ehl-i salip [Haçlı] muhacematına [hücumlarına] karşı, bütün İslamiyet cihanının [dünya İslamlığının] hissiyat-ı müştereke-i mukavemetine [ortak mukavemet hissiyatına] emin olmaktan mütevellit [doğan] bir hiss-i mazaheretle [yardım hissiyle] azim ve imanının amil [etken] olduğu mücahedede, inayet ve muvaffakiyet-i ilahiyeye [ilahi inayet ve muvaffakiyete] mazhar olacağına itimat eylemektedir.
Kurun-ı vustanın [Ortaçağın] şövalye akınlarından bugünün ittifak ve itilaflarına kadar meşum [uğursuz] bir teselsül-i gunudane [gaddarlıklar zinciri] ile tevali eyleyen [devam eden] ehl-i salip [Haçlı] feveranının bu son hamle-i sefilanesi [sefilane işi], İslamiyetin nur-ı irfan ve istiklaline [İslamiyet’in irfan ve bağımsızlık nuruna] ve hilafetin tevhit ettiği [hilafetin birleştirdiği] uhuvvet-i mukaddeseye merbut [mukaddes kardeşliğe bağlı] olan bütün Müslüman kardeşlerimizin vicdanında da aynı hiss-i takbih ve mukavemeti [beğenmeme ve mukavemet hissini] ve aynı vazife-i galeyan ve kıyamı [galeyan ve kıyam vazifesini] uyandıracağından emin olarak Cenab-ı Hakk’ın mücahedat-ı mukaddesemizde [mukaddes mücahedelerimizde] cümlemize tevfikat-ı ilahiyesini refik etmesini [ilahi yardımlarını göndermesini] ve ruhaniyet-i peygamberiye istinat eden [dayanan] teşkilat-ı müttehidemize [birleşik teşkilatımıza] muin [yardımcı] olmasını niyaz eyleriz. [1, 2, 3]
17 Mart 1336 [1920] Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti
Heyet-i Temsiliyesi namına
Mustafa Kemal
1. Giriş ve Vaka Analizi
16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgal edilmesi, Osmanlı Devleti’nin kalbine vurulmuş nihai bir darbedir. İşgalin ertesi günü, 17 Mart 1920’de Mustafa Kemal Paşa tarafından kaleme alınan bu beyanname, Ankara’dan İslam dünyasına hitaben yayımlanmıştır. Vaka analizi açısından bu belge, Milli Mücadele’nin sadece bölgesel bir direniş değil, uluslararası bir anti-emperyalist hareketin parçası olarak kurgulandığını ispatlar. İstanbul’un işgaliyle Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması ve resmi kurumlara el konulması, direnişin meşruiyetini Ankara’ya taşırken, bu beyanname ile hareketin manevi zemini tahkim edilmiştir.
2. İçerik Analizi ve Eleştirel Tarih Yöntemi
Beyanname, işgali yalnız bir toprak kaybı olarak değil, “İslam hürriyetini” hedef alan sistematik bir suikast olarak tanımlamaktadır. Metinde öne çıkan temel unsurlar şunlardır:
Siyasi Hedef: İşgalin Osmanlı saltanatından ziyade, bağımsızlıklarının dayanağı olarak Hilafeti gören bütün Müslümanlara yapıldığı vurgulanmaktadır.
Manevi Direnç: İtilaf Devletleri’nin bu hareketinin Müslümanların manevi kuvvetini kırmak için atılan “son tedbir” olduğu belirtilmektedir.
Haçlı Vurgusu: Mustafa Kemal, işgali “Ortaçağ’ın şövalye akınlarından bugüne devam eden uğursuz bir Haçlı feveranı” olarak tanımlamaktadır. Bu ifade, Batı emperyalizmine karşı tarihsel ve dini bir reddiye niteliğindedir.
İyimserlik ve Kararlılık: Beyanname, bu darbenin Müslümanların maneviyatını sarsmayacağını, aksine “mucizeler gösterecek bir gelişme” doğuracağını savunmaktadır.
Eleştirel Bakış: Beyannamenin Sivas Anadolu Kadınları Cemiyeti üzerinden veya çeşitli yerel gazeteler aracılığıyla yayılması, Milli Mücadele’nin halka iniş-yayılış stratejisinin bir parçasıdır. Metindeki dini dil, dönemin sosyo-politik gerçekliğiyle uyumlu olarak hem iç hem de dış kamuoyunu aydınlatma ve yönlendirme amacı gütmektedir.
3. Tarihsel Coğrafya ve Sosyolojik Perspektif
Tarihsel coğrafya açısından beyanname, Anadolu’nun sınırlarını aşan devasa bir “İslam jeopolitiği” çizmektedir. Metinde; Mısır, Suriye, Irak, Azerbaycan, Kuzey Kafkasya, Türkistan, Afganistan, İran, Hindistan ve Çin’deki Müslüman topluluklara atıflar yapılmaktadır. Bu durum, Ankara hükümetinin kendisini sadece bir devletin kurtarıcısı değil, bütün mazlum Doğu dünyasının öncüsü olarak konumlandırdığını göstermektedir.
Sosyolojik açıdan belge, sömürge altındaki Müslüman milletlerin “ortak mukavemet hissiyatına” odaklanmaktadır. İstanbul’un düşüşü, sosyolojik bir “kıyam vazifesi” (başkaldırı görevi) olarak tanımlanarak, toplumsal bir uyanışın ateşleyicisi olarak sunulmaktadır.
4. Sonuç ve Meşruiyet Bağlamı
17 Mart 1920 Beyannamesi, Milli Mücadele’nin diplomatik ve manevi cephesini güçlendirmiştir. Mustafa Kemal, bu metinle İtilaf Devletleri’nin İstanbul’daki fiziksel üstünlüğüne karşı, Ankara’dan manevi bir üstünlük hattı kurmuştur. “Ruhaniyeti peygamberiye dayanan birleşik teşkilat” vurgusu, direnişin meşruiyetini ilahi ve tarihi bir temele oturtmuştur.
DİPNOTLAR
[1] Hâkimiyet-i Milliye, 18 Mart 1336 [1920], No:16, s. 1, sütun: 2-3
http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_2/0062.pdf
[2] Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV, Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1991, s. 271-272
[3] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 7 (1920), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s. 138-139
Türk İstiklâl Mücadelesi
Bir Devletin Sükûtundan Milletin Kıyamına: 16 Mart 1920 Beyannamesi
Published
16 saat agoon
Nisan 26, 2026By
drkemalkocak
Bu makale, 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından resmen işgal edilmesi üzerine Mustafa Kemal Paşa’nın Heyet-i Temsiliye adına yayımladığı beyannameyi, tarihsel süreç ve metodolojik analizler ışığında inceleyip değerlendirmektedir.

BEYANNAME
16 Mart [1]336 [1920]
İtilaf devletlerinin şimdiye kadar memleketimizi taksime yol bulmak için tevessül ettikleri [giriştikleri] muhtelif tedabir [tedbirler] malumdur.
Evvela – Ferid Paşa ile bil-itilaf [anlaşarak] milleti müdafaasız bir halde ecnebi [yabancı] idaresine esir etmek ve memleketin muhtelif aksam-ı mühimmesini [mühim kısımlarını] galip devletler müstemleketine [sömürgelerine] ilave eylemek düşünülmüştü. Kuvay-ı Milliye’nin müzaheret-i umumiye-i milliye [genel milli yardım] ile müdafaa-i istiklal [bağımsızlığı müdafaa] hususunda gösterdiği azim ve metanet bu tasavvuru altüst etti.
Saniyen [İkinci olarak] – Kuvay-ı Milliye’yi iğfal [aldatmak] ve onun müsaadesiyle Şark’ta bir rüçhân [üstünlük] siyaseti takip etmek için Heyet-i Temsiliye’ye müracaat edildi. Heyet, milletin istiklalini ve mülkün tamamiyetini [memleketin bütünlüğünü] temin etmedikçe ve hususiyle [özellikle] işgal sahalarının tahliyesine teşebbüs olunmadıkça, hiçbir nev’i [tür] müzakereye [görüşmeye] yanaşmadı.
Sülasen [Üçüncü olarak] – Kuvay-ı Milliye ile tevhid-i harekât [harekât birliği] eden hükümetlerin icraatına müdahale etmek suretiyle ve vahdet-i milliyeyi [milli birliği] sarsmak ve hainane muhalefetleri teşvik ve tezyid cüretine [cüretini artırmaya] sevk eylemek tariki takip olundu. Vahdet-i milliyenin [milli birliğin] teşkil ettiği metanet ve tesanüt karşısında bu savletler [saldırılar] de eridi.
Rabian [Dördüncü olarak] – Mukadderat-ı memleketimiz [memleketimizin mukadderatı] hakkında endişe-âver [endişe verici] kararlar verildiğinden bahsolunmak suretiyle efkâr-ı umumiyenin tezyifine [kamuoyuna baskı yapılmaya] başlandı. Müdafaa-i namus ve memleket [namus ve memleket müdafaası] uğrunda her fedakârlığı göze almış olan Millet-i Osmaniye’nin [Osmanlı milletinin] azim ve iradesi önünde, bu tehdidat [tehditler] dahi faide vermedi. Nihayet bugün, İstanbul’u cebren işgal etmek suretiyle Devlet-i Osmaniye’nin [Osmanlı Devleti’nin] yedi yüz senelik hayat ve hâkimiyetine hitam [son] verilmek isteniliyor. Bugün Osmanlı milleti kabiliyet-i medeniyesinin [medeni kabiliyetinin], hakk-ı hayat [hayat hakkının] ve istiklalinin [bağımsızlığının] ve bütün istikbalinin [geleceğinin] müdafaasına davet ediliyor.
Cihan-ı insaniyetin [insanlık dünyasının] inzar-ı istihsanı [takdir nazarları] ve âlem-i İslam’ın amal-ı istihlası [İslam âleminin kurtuluş emelleri], makam-ı hilafetin tesirat-ı ecnebiyeden tahlisine [yabancı tesirlerden kurtarılmasına] ve istiklal-i milliyenin [milli bağımsızlığın] mazi-i şevketimize [büyük mazimize] layık bir iman ile müdafaa ve teminine mütevakkıftır [bağlıdır]. Giriştiğimiz istiklal ve vatan mücahedesinde Cenab-ı Hakk’ın avn [yardım] ve inayeti bizimledir.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti
Heyet-i Temsiliyesi namına
Mustafa Kemal [1, 2]
1. Giriş ve Vak’a Analizi
16 Mart 1920, Türk siyasi tarihinde “resmi bir son” ile “milli bir başlangıcın” iç içe geçtiği tarihtir. 13 Kasım 1918’den beri fiilen işgal altında olan İstanbul, bu tarihte İtilaf Devletleri tarafından cebren ve resmen işgal edilmiştir. Bu vak’a, sadece toprak kaybı değil, Osmanlı Devleti’nin 700 yıllık egemenlik haklarına ve devlet cihazına indirilmiş kesin bir darbedir. Mustafa Kemal Paşa, bu durumu “Türk milletinin medeni kabiliyetine ve hayat hakkına saldırı” olarak tanımlayarak, meşruiyet zeminini Anadolu’ya taşımıştır.
2. İçerik Analizi ve Eleştirel Tarih Yöntemi
Beyanname, işgale giden süreci dört aşamalı bir “stratejik başarısızlıklar silsilesi” üzerinden analiz etmektedir:
Vesayet Girişimi: İlk olarak Damat Ferit Paşa hükümeti üzerinden milleti savunmasız bırakma ve memleketi sömürge yapma tasavvuru.
Aldatma Çabası: Heyet-i Temsiliye’yi aldatarak Doğu’da bir üstünlük siyaseti gütme girişimi; ancak Heyet-i Temsiliye bağımsızlık ve tahliye şartından ödün vermemiştir.
İç Nifak: Milli birliği sarsmak için hükümet icraatlarına müdahale ve haince muhalefetleri teşvik etme yolu.
Psikolojik Baskı: Kamuoyuna yönelik korku ve tehdit politikaları.
Eleştirel Bakış: Metinde geçen “Osmanlı Devleti’nin hayatına son verildi” ifadesi, bazı nüshalarda (Hâkimiyeti Milliye gibi) “verilmek isteniliyor” şeklinde daha esnek yer almıştır. Bu fark, Ankara’nın o anki diplomatik hassasiyeti ile halka verilen kararlılık mesajı arasındaki ince çizgiyi göstermektedir.
3. Tarihsel Coğrafya ve Sosyolojik Perspektif
Tarihsel coğrafya açısından beyanname, hitap kitlesini “Bütün Kumandanlara, Vali ve Mutasarrıflara, Belediye Riyasetlerine ve Matbuat Cemiyetlerine” yayarak İstanbul’un merkezliğini Anadolu’nun her köşesine dağıtmıştır. Sosyolojik olarak ise “Osmanlı tebaası” kavramının yerini, “namus ve memleket müdafaası uğrunda her fedakârlığı göze almış Osmanlı milleti” almıştır. Bu, pasif bir halk yığınından aktif bir direnç toplumuna geçişin ilanıdır.
4. Çok Boyutlu Meşruiyet ve Egemenlik
Beyanname, meşruiyeti üç sacayağına oturtur:
Dini Meşruiyet: Hilafet makamının yabancı etkisinden kurtarılması ve “Cenabı Hakk’ın inayeti“.
Milli Meşruiyet: Bağımsızlık ve hayat hakkının müdafaası.
Uluslararası Meşruiyet: İnsanlık dünyasının (insaniyet âleminin) takdir nazarları.
5. Sonuç
16 Mart Beyannamesi, bir teslimiyet değil, aksine topyekûn bir seferberlik çağrısıdır. Mustafa Kemal, bu metinle İstanbul’un işgalini Ankara’da kurulacak yeni meclisin (TBMM) ahlaki ve hukuki gerekçesi haline getirmiştir. 700 yıllık saltanatın sonuna vurgu yapılırken, Türk milletinin “geleceğinin müdafaasına” yapılan davet, yeni bir devletin doğum sancısıdır.
DİPNOTLAR
[1] Hâkimiyet-i Milliye, 18 Mart 1336 (1920), No:16, s. 1, sütun:1
http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_2/0062.pdf
[2] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 7 (1920), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s. 122-123
Türk İstiklâl Mücadelesi
PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP
Published
4 ay agoon
Aralık 14, 2025By
drkemalkocak
Giriş
Genel Türk Tarihi kapsamında Cumhuriyet Dönemi günümüzü de ilgilendirdiğinden özel bir ilgi ve öneme sahiptir. Cumhuriyet Dönemi Türk Tarihi araştırmalarda, başta arşiv belgeleri olmak üzere döneme ait gazete ve mecmualar, TBMM Zabıt Cerideleri, resmi istatistikler ve diğer yayınlar ile hatıra türü eserler ana kaynak olarak kullanılmaktadır. Cumhuriyet Dönemi Türk Tarihi kaynak çeşitliliğinin çok fazla olduğu bir dönemi kapsamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Tarihinin en önemli kaynaklarından birisi de süreli yayınlar içerisinde yer alan “Ayın Tarihi Mecmuası”dır. İlk defa Eylül 1923’te yayınlanan mecmua, Cumhuriyet Döneminin en uzun ömürlü ve içeriği bakımından en zengin süreli yayınlarından biridir. Ayın Tarihi Mecmuası, başta kronolojik çalışmalar olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyasi, sosyal ve ekonomik tarihine ait son derece önemli bilgileri içermektedir. Ayrıca Cumhuriyet Dönemine ait dış politika ile ilgili çalışmalar için de vazgeçilmez bir kaynak olma özelliğini taşımaktadır. Bu çalışmada, Ayın Tarihi Mecmuası’nın tanımlanan [Ayın Tarihi, Cilt: I, No (Sayı): 2 (Teşrinievvel [Ekim]), Basım Yeri ve Yılı: Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi, Ankara, 1339 [1923], s. 136-141] künyesinde Osmanlı Türkçesi ile yayımlanan “PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP” başlıklı makale, araştırmacı tarafından çevriyazı olarak sunulmuştur.
***
PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP
İlk Piskopos: Havarinin Şakirdi
Patrikhane müessesesinin tarih-i hayatını başlıca üç büyük devre ayırmak lazım gelir: Teşekkül devri, İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethinden evvelki devri, fetihten sonraki devri. Vaziyeti hazıra bu üçüncü devrin zeylini teşkil edecektir. Bu edvar-ı selasenin en büyüğü devr-i sani ve patrikhanenin en ziyade cismani ve milli nüfuz sahibi olduğu devir de maatteessüf devr-i ahirdir. Patrikhanenin ibtidai teşekkülü piskoposluk halindedir ve sırf ihtiyacat-ı diniye üzerine müessesdir. Elan patrik unvanına “İstanbul Başpiskoposu” takaddüm etmesi bidayet teşekkülünde patrikhanenin piskoposluk halinde bulunmasından neşet etmektedir. Kostantinopol’ün tesisinden mukaddem yani Şarki Roma İmparatorluğunun Mecusilik devrine aid olan ilk piskoposluk vefat-ı İsa’dan elli sene sonra Hristiyanlığı neşr ve telkin maksadıyla tesis edilmiş ve ilk piskopos da havariyundan Apostolos’un şakirtlerinden olup Kudüs’ten gelen Setasis Apostolos olmuştur.
İznik İçtimaı ve İlk Patrik
Malum olduğu üzere Hristiyanlık dediğimiz din-i İsa evvela Kudüs’te, ondan sonra da sırasıyla Yunanistan, Roma ve İstanbul’da yayılmıştır. Piskoposluk hali 24’üncü piskoposun zamanına kadar devam etti ve 25’inci piskoposun zamanında piskoposluk İznik’te içtima eden birinci ekümenik [bütün Hristiyan kiliselerinin murahhaslarından mürekkep umumi] Sinod’un kararıyla ekümenik patriklik ilan edildi. 25’inci piskopos da Birinci Mitrofanis aldı (315 ba’de-l-milat [Milattan sonra]). Piskoposluğun patriklik yapılmasının sebebine gelince: Miladın 300’üncü senesinde Kostantinopol’i tesis eden imparator Kostantin, bu şehri Şarki Roma İmparatorluğunun merkez-i siyasisi ilan ettiği gibi Paplık makamına tekabül edecek bir merkez-i dini de tesis etmek istemiş ve bu maksatla piskoposluğu patriklik yaptırmıştır. (325 ba’de-l-milat [Milattan sonra]) Bununla beraber Rum Patrikliği Hristiyanlıkta Papalıktan sonra gelir. Esasen o zamanlarda garp ve şark Hristiyanlığı arasında mezhep farkı yok idi. Mezhep farkı inkısam-ı siyasetten, Roma İmparatorluğunun şarki ve garbi namlarıyla ikiye ayrılmasından üç yüz sene sonra dokuzuncu asır miladında, patrik meşhur Fotiyus zamanında hades olmuştur. Patrikliğe kalb edilinceye kadar piskoposluğun vezaifi sırf dini idi ve bugün alelade bir papasın kilise içindeki işleri ne ise o idi. Fazla olarak o devirde kiliseler aynı zamanda bir de mektep vazifesini gördükleri cihetle oraya devam eden çocukları okuturdu. İlk devir burada bitiyor.
Piskoposluğu patriklik yaptıran imparator Kostantin bu yeni makam-ı diniye bir de yüksek bir paye vermek istemiş ve bu maksadın sevkiyle bir hiyerarşi [usul-i meratibe] ihdas edilmiştir ki patriklik makamı dereceat-ı ruhaniyenin en yükseğini teşkil etsin. Şimdi ikinci devre giriyoruz.
İmparatorların Tahammülü
Hemen o asır kadar süren bu ikinci devir 25’inci piskopos ve birinci patrik sayılan I. Mitrofanis’in patrikliğiyle başlıyor. Bu devir dâhilinde patrikliğin hiçbir cismani salahiyeti yoktur. Patriklik makamı imparatorluğun hududu dâhilindeki şehir ve kasabalarda ve bunların köylerinde bulunan kilise ve manastırların ve bunlara merbut emlak ve akar ve arazinin idaresiyle meşgul muhtelif ruhban heyetlerinin mercii idi. Filvaki bu ikinci devir esnasında bazı patriklerin nüfuz sahibi oldukları vakidir. Fakat bu, kendi şahıslarının imparator saraylarında mergub olmasından, bazı imparatorların hissiyat-ı diyanet perveranelerinin fazla kuvvetli olmasından ileri geliyordu. Patriklerin bu nüfuzlu zamanlarda imparator saraylarına her dediklerini kabul ettirmeye muvaffak oldukları da oluyordu. Fakat bu nüfuz vaktin imparator veya patriğin değişmesiyle veyahut ölmesiyle tahvile uğrar, azalır, çoğalırdı. Yani bu nüfuz sırf şahsi bir mesele idi.
Bundan dolayıdır ji diyanete pek mümaşatkar olmayan imparatorlar zamanında patriğin mertebesi iner, alçalır, nüfuzu azalırdı. İmparatorlar alelekser istediklerini patrik intihap ettirirlerdi. Bir rivayete nazaran imparatorların biri mergubi olan on dört yaşında bir çocuğu patrik tayin etmiştir.
Katolikten Ortodoksluğa
Bu uzun devir içinde Patrikhane tarihinde kaydedilecek en şayan-ı dikkat hadise patrikliğin Ortodoks Patrikliği namını alarak Papalıktan ayrılması olmuştur. Bu dahi ekümenik bir Sinod’un kararıyla yapılmıştır.
Bu devri yirmi dört piskoposluk da dâhil olmak üzere 158 patrik idrak etmiştir. Kurun-ı Vusta devrini kapattığı gibi Patrikhane tarihinin de ikinci devrini kapatan İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethi Patrik İkinci Atanasyus zamanında vuku bulmasıdır.
İstanbul’un Fethinden Sonra
Fetihten sonra ilk patrik malum Yenadiyus’dur. Rum tarih nüvisleri, Fatih Mehmed’in patrikhaneye yeni bir salahiyet vermediğini ve patrikhanenin Osmanlılar zamanında nail oldukları hukuk ve imtiyazatın ikinci Halife Ömer İbn’ül-Hattab Hazretlerinin, Kudüs-i Şerifin zaptında vermiş oldukları imtiyazatın aynı olduğunu iddia ediyorlar ki bu iddia patrikliğin fetihten evvel cismani bir salahiyeti olmadığını ve patrikhanenin salahiyet-i cismaniyesinin ta ikinci halifenin zamanına ait olduğunu ispat etmektedir. Hâlbuki Hazreti Ömer’in malum olan ve yalnız bir taraflı ahitnamesinde [Mezkûr ahitnamenin sureti Tarih-i Taberi’de münderiçtir] ancak emniyet ırz ve can ve mal kefalet-i İslam altına alınıyor ki bu itibar ile de Rum tarih nüvislerinin iddiay-ı vaki ihtiyaca salih olamaz. Fatih Sultan Mehmed Yenadiyus’u patrik nasp ettiği zaman kendisine yaptığı iltifatlardan başka bir de “Millet başı” unvanını vermiştir. Patriklerin Rum milleti işleriyle iştigalleri işte o zaman başladı. Patrikhane o zaman cismani salahiyet aldı. Bu, Fatih’in bir hatası olup olmadığı meselesi seddimizin haricindedir.
Cismani Teşkilat
Mamafih şu noktada burada kaydedilmelidir ki patrikler kendilerine gösterilen bu iltifatlardan bu lütuflardan metbularına karşı medyun-ı şükran olacakları yerde bu haklarını ve bu salahiyetlerini daima ve daima hükumet metbularının aleyhinde istimal etmişlerdir. Evvel emirde patriğe “Millet başı” denilince patrikhaneyi bir nevi saray-ı hükümdariye kalbettiler, patrik artık bir hükümdar oldu. Vezaifi sırf dini olan Sinod meclisinden maada “Müşavirler” namı tahtında Rum milletinin en milliyetperverlerinden mürekkep meclis-i cismani teşkil edildi. Ve patrik daima ve hatta huzur-ı hümayunda bulunduğu zamanlarda bile göğsüne iki başlı kartal resmini havi bir alamet taşıyordu. Patrikhane dâhilinde “Mabeyinciler” bulunuyor ve patrik ancak müsaade-i mahsusası istihsal edildikten sonra, bu mabeyincilerin delaletiyle ziyaret edilebiliyordu. Bu hal Meletios’un infisali zamanına kadar böylece devam etti. Patrikhanenin ancak hükümdar saraylarına mahsus teşkilattan olmak üzere bir de “Matbah-ı Amire”si var idi ki bu da son günlere kadar devam ediyordu. Patrikhane Osmanlı Devletinin inhitat safhalarında da büyük roller oynamıştır. Mesela Osmanlı Devleti ile muhtelif devletler arasında akdedilen muahedattan hiçbiri yoktur ki patrikhane hakkında bir devlet için bir takım mevad ve ahkâm-ı muzırayı ihtiva etmiş olmasın. Bu da devletin her gaileli zamanlarında, harp zamanlarında, müzakerat-ı sulhiye zamanlarında patrikhanenin düvel-i Hristiyaniyeye vuku bulan müracaat-ı mütevaliye-i tezellümkaranesinin neticesi idi. Bilhassa Tanzimat Hatt-ı Hümayunundan sonra patrikhane büsbütün milli-Yunani, siyasi-Avrupai bir mahiyet aldı.
Patrikhane Sefir(!)leri
Patrikhane kapu kahyaları hükumet nezdinde adeta bir sefir idiler. Şu farkla ki sefirler Hariciye Nazırına, kapu kahyaları da Adliye Nazırına müracaat ediyorlardı. O derecede ki mesela zabıta tarafından Rum’un biri herhangi bir sebepten dolayı tevkif edildi mi, kapu kahyası derhal Adliye Nazırına gider ve keyfiyeti adeta “protesto” ederdi.
Patrikhanenin en çok güvendiği, temas ettiği, Osmanlılar aleyhindeki tertibatta hadim olduğu devlet Rusya idi. Bununla beraber şurası da bilinmelidir ki patrikhanenin en büyük müzahiri Rusya devleti olmakla beraber onun kıblesi ve veçhe-i istikbali Yunanistan idi. Çünkü Yunanistan da Helen, Rumluk da Helendir ve Helenizmin en çok korktuğu İslamizmdir. [Son günlerde Patrikhane ile Rus kilisesi arasında yeni muaşekalar başladı. Dikkatle takip edilmek lazım gelir.]
Patrikhane Nakli Meselesi
Patrikhanenin bugünkü vaziyeti karışıktır. Vaziyet-i müstakbelesi tabii Lozan Muahedenamesinin ekalliyetler hakkındaki ahkamı dairesinde tespit edilecektir. Patrikhanenin cismani selahiyetten ve milli mahiyetten tecridi üzerine, en evvel Meletios’un kafasından çıkmış olarak Patrikhaneyi İstanbul’dan mahall-i ahara nakletmek meselesi çıktı. Buna Yunanistan da diğer otosefal kiliseler de, buradaki patrikhane erkanı da aleyhdardır. Yunanistan’ın aleyhtarlığı, patrikhanenin velev ki leş halinde olsun, İstanbul’da bulunmasında İstanbul’daki Rumlar için kuvvetli bir teselli olmasından, diğer otosefal kiliselerin aleyhtarlığı da patrikhanenin nakli halinde onun gideceği yerler, tabii olduğu üzere bir Yunan şehrinin Ortodoksluğun en büyük merci-i diniyesi mahiyetini almak itibariyle şereflenmesine mani olmak maksadından, burada kiliseler aleyhdarlığı da kendi mevkii ve memuriyetlerini kaybetmek endişesinden tevlit etmektedir.
[Türk nokta-i nazarına göre patrikhanenin nakli meselesi şayan-ı tetkiktir. Nakli halinde nereye gidecek? Eğer muhakkak Yunanistan’a giderse bizim için nakli daha muvafıktır. Eğer Rusya’ya giderse bizim için nakli gayr-i muvafıktır. Çünkü o takdirde Rusların elinde bizim aleyhimizde kuvvetli bir amil olur. Bizim en büyük gayretimiz onu zayıflatmak, nüfuz-ı maneviden tecrit etmek, leş haline getirmeye masruf olmalıdır. Burada şurasını da ilave etmek istiyorum ki Papa Eftim, patrikhanenin hükumet-i milliye nezdindeki mümessilliğini elde edebilmek için buradaki patrikhaneye Türk-Ortodoks Kilisesinin mülga olduğuna dair imzalı bir senet vermiş. Bunun tahkiki ve sübutu halinde icabının icrası lazım gelir. ]
Teneffüs Ettikçe Büyüyen Yılan
Fatih Sultan Mehmet’in, İstanbul’u fethinden sonra (H. 857), patrik Yenadiyus’a bahşetmiş olduğu imtiyazat, doğduğu andan itibaren teneffüs ettikçe büyüyen zehirli yılanlar gibi zaman gittikçe büyüdü, genişledi ve nihayet Fener Patrikhanesi, ruhani ve cismani meclisleriyle, vekilleriyle! Sefirleriyle velhasıl bir hükumet teşkilatının icap ettirdiği bütün teferruatıyla hilafet ve saltanat payitahtında bir fesat ocağı mahiyetinde tam 482 sene yani Lozan sulhunun akdi tarihine kadar devam etti. Lozan’da sulh muahedenamesi müzakere edilirken patrikhane meselesi de mevzu bahs oldu. Murahhaslarımız bu müzmin çıbanı kati bir ameliye ile kökünden çıkarıp atmak istediler. Patrikhanenin İstanbul hudud-ı haricine çıkarılması noktasına çok ısrar ettiler. Bir taraftan otosefal kiliseler diğer taraftan patrikhanenin İstanbul’dan kalkması işine gelmeyen Yunanlılar “Hristiyanlık namına” Avrupa ve Amerika’nın dini taassubunu tahrik için kıyamet kopardılar ve bütün Hristiyan âlemine tezellümler, protestolar ve istimdatnameler yağdırdılar. Mezhep itibariyle Ortodoksluktan büsbütün ayrı ve hatta Ortodoksluktan müteneffir olan Anglikan kilisesi bile patrikhanenin İstanbul’da ipkası için teşebbüsatta bulundu: Anglikan mezhebinin en büyük reis-i ruhanisi bulunan İngiltere’de Kenterbori arçbişuçi bu hususta büyük nüfuz-ı ruhanisini istimal ederek Lozan’da İtilaf murahhaslarına yine “Hristiyanlık namına” mütevali ve şiddetli müracaatlarda bulunmaya devam etti. Meletios’la “Fener” denilen fesat ocağı söndürülmüş fakat enkazı olduğu yerde bırakılmış oldu. Bu kadarı da memleket hesabına kaydedilecek büyük bir muvaffakiyettir.
Her kuvvet ve menfaat karşısında eğilmeyi, zehirli yılanlar gibi sokmak fırsatını kaçırdığı zaman dilini çıkarıp yalvarmayı asırlardan beri talim eden Rumlar, mütarekeden beri Türk izzet-i nefsini rencide eden hayâsızlıklarını patrik mahut Meletios’a yükletmek ve bu suretle işin içinden sıyrılmak istediler. Rum ırkına mahsus bütün fezayih ve desaisi nefsinde cem eden Meletios da millet-i metbusuna karşı irtikâp ettiği cinayetlerin hesabını ödemekten korkarak İstanbul’un tahliyesinden takriben iki hafta evvel-güya mezunen-Yunanistan’a savuşarak Aynaroz’a yerleşti.
Meletios Selanik’te propagandalarına devam etti ve etmektedir. Merkum patrikhanenin İstanbul’dan Aynaroz’a ve Yunanistan’da diğer bir halle nakline şahsen taraftardır. Fakat yukarıda sayılan esbaptan dolayı, gerek otosefal kiliseler gerekese Yunanlılar bu fikre muarızdırlar. Hatta Rum Ortodoksluğunun en büyük makamlarından olan Kudüs ve İskenderiye patrikleri Meletios’a taraftar değildirler. Bunlar diyor ki Miladi 325 yılında İznik’te teşekkül eden Sen Sinod İstanbul patrikliğini kabul etmiştir. Binaenaleyh bu karar mukaddestir. Buna riayet lazımdır. Meletios bir taraftan kral taraftarlarını diğer cihetten Venezilosçuları gücendirmiş olduğu cihetle resmi Yunanistan’dan bu hususta kâfi derecede müzaheret göremiyor.
Papa Eftim Efendinin Fener Darbesi
Müttefikin işgal kıtaatı İstanbul’da son günlerini yaşarken Türk mahbelikiyle hatta Orat Anadolu Rumlarının Türk-Ortodoks olduklarını iddia etmekle maruf Keskin Metropolidi Papa Eftim Efendi bir “Fener darbesi” yaparak patrikhaneye misafir olmuştur.
İstinatgâhları olan Avrupa ordusunun İstanbul’dan hasren çıkmaya mecbur olduğunu gören patrikhane erkânı telaş içinde sık sık içtimalar akdederek vaziyetini kurtarmaya çalışıyor ve vaktiyle aforoz ettikleri Papa Eftim’den şefaat diliyorlardı. Tahliyenin ferdasında [5 Teşrinievvel 339] Fener kilisesinde [Lozan sulhundan sonra Patrikhane namıyla bir müessesenin mevcudiyetini ismen olsun tanımak doğru olamayacağından sabık Patrikhaneye sadece “Fener kilisesi” demek herhalde daha muvafık olur.] akdedilen içtimada, Papa Eftim Efendinin Ankara hükumeti nezdinde patrikhane mümessil ve murahhası olarak tayinine… Ordunun istikbaline iştirak etmek üzere üç metropolit ile Papa Eftim Efendiden mürekkep bir heyetin teşkiline… Patriklik makamının münhal olduğuna ve kilisenin idare-i muvakketesini Sinod meclisinin deruhte ettiğine dair patrikhane metropolitliklere bir tamim irsaline, patrikhane kilisesi riyasetine Seylu metropoliti Evriyeniyus’un intihabına sabık Kayseri metropoliti Amurusyus’un patrik müsteşarlığına tayinine ve daha birtakım feri işlerin icrasına karar verildi. Aynı günde Papa Eftim Efendi Rum milletine nesayihi havi bir beyanname neşretti.
Papa Eftim Efendinin Vaziyeti
Bundan sonra Fener kilisesi papasları ve Sinod Meclisi hemen her gün içtimalarına devam ettiler. İlk günlerde Papa Eftim Efendiye karşı müdara ile hareket eden papaslarla Rum matbuatı mumaileyhin harekâtını zorbalık diye tavsif ederek tenkidata başladılar. Papa Eftim Efendinin hükumete karşı vaziyet-i hukukiyesi Türk Rum matbuatında münakaşa edilmeye başladı.
Mumaileyh, patrikhane tarafından hükumet nezdinde vekil ve murahhas olduğuna dair patrikhaneden bir vekâletnameyi hamilen Ankara’ya avdet etti. Patrikhanenin haiz olduğu cismani imtiyazların kâffesi ilga edilmiş olduğundan kemafü’s-sabık hükumet nezdine “sefaret” veya herhangi bir sıfat ve unvanı haiz bir vekil gönderemezdi. Bittabi Adliye Vekâleti de bu sıfatı haiz bir kimseyi kabul edemez. Adliye Vekil-i sabıkı Seyid Beyefendi de aynı veçhile hareket etti. Papa Eftim Efendinin ibraz ettiği vekâletnameyi o tarzda kabul etmedi. Fakat kiliseler de diğer müesseseler gibi kanunen şahsiyet-i hükmiyeyi haiz olduklarından bunlar, mehakim ve mecaliste alelade davalarını takibe, müdafaa ve mehakime ile ispat ve redd-i davaya salahiyetdar ve mukavelattan musaddak vekil tayi edebilecekleri cihetle Papa Eftim Efendinin de bu şekilde ve yalnız mehakim ve mecaliste mamul olmak üzere patrikhanenin vekâlet-i kanuniyesini deruhte edebileceğini mumaileyhe tebayiğ etti. Papa Eftim Efendi de Türkçe ve Rumca matbuatta bu hususta cereyan eden münakaşata cevap olmak üzere Anadolu Ajansı ile vuku bulan bir mülakatında vaziyeti izah ederek kendisinin alelade bir vekil olduğunu ve patrikhanenin hiçbir suretle “sefir” ve murahhas”ı olmadığını söyledi.
Ayasofya Cami Kaldıkça
Papa Eftim Efendinin etrafında kopan bütün gürültülere rağmen patrikhane “bugünkü vaziyeti kurtarmak” için birtakım muvakkat tedbirler ittihaz ettiğini ve fakat istihdaf ettiği gayelerden hiçbir şey feda etmeyeceğini yeni vekil Amorusyus açıktan açığa itiraf etti. İlk günlerde bir takım beylik laflar söyleyen ve bu suretle Türklerle güya anlaşmak isteyen Amorusyus şerü’l-safi Meletios’tan daha az hain değildi. Bu papas da mütarekeden sonra Türklüğü tahkir için mümkün olan her şeyi yapmış, Türk’e karşı gayz ve adavet kusanların önünde gitmiş ve milletimizi boğmak isteyenlere maddi, manevi yardımlarda bulunmuştu. Merkum, ilk günlerde, arada hiçbir şey olmamış gibi “her şeyi unutalım, Türklerle hoş geçinmek isteriz” tarzında sözlerle yapmış olduğu hayâsızlıkların üstüne bir sünger çekmek istiyordu. Fakat bu papas bilmiyordu ki maddi menfaat ve şahsi husumetlere müteallik her şeyi afv edecek, unutacak kadar alicenap olan Türk, milli izzeti nefsine hakaret edenleri asla unutmaz ve afv edemez. Bunu anlayan Amorusyus iç yüzünü dışarı vermekte gecikmedi ve 10 Teşrinievvel [Ekim] [1]339[1923]’da Tevhid-i Efkâr muhabiriyle esnay-ı mülakatta “zanneder misiniz ki Rumluk susacaktır. İstanbul’da Ayasofya cami olarak kaldıkça, Rumlar kiliseden tahvil edilmiş camileri gördükçe her gün sizi telin edecektir…” diyecek kadar küstahlığa cüret etmiştir. Aynı zamanda: “Unutmayınız ki hepinizin damarlarındaki kan Rum kanıdır, çünkü bizim kızlarımızı aldınız bizim kanımızla aşılandınız…” sözleriyle Rumlara bu cihetten olsun bir iftihar hissesi ayırmak isteyen Amorusyus Efendi İstanbul’da Hüseyin Hilmi Paşanın konağında tevlid ve “Türk’ün dizi dibinde hidmet” ettiğini ilan ederek ırkının evsafına ve nankörlüğüne kendi kendini iyi bir misal olarak göstermiş idi.
Sen Sinod’un Son Kararı
Papas Amorusyus çevirme hareketinde iflas ederek selefi Meletos’a iltihak ettikten sonra muvakkat patrik vekâletine Kirilos geldi. Mumaileyh, bu vazifeye muvakkaten intihap edildiği cihetle münhal olan patrikliğe bir papasın intihabına Sinod Meclisi karar verdi. Ve bu kararı ve tarz-ı intihabı- tarihi bir mahiyeti haiz olması itibariyle-aynen aşağıya derç ettiğimiz bir tamimle merakiz-i ruhaniyeye tebayiğ etti. Tamim şudur:
“Patriklik makam-ı alisinin münhal kaldığı 4 Teşrinievvel tarih ve 4810 numaralı Sen Sinod’un tamimi ile işar kılınmıştır. Bu kere patrikhane sırf ruhani kilise merkezi olmak sıfatındaki yeni vaziyeti üzerine yeni patriğin atideki tarzda intihabının takarrür eylediği tebliğ olunur:
- Patrikhane intihabına doğrudan doğruya patrikhaneye mensup olanlar ile bilfiil hidmette bulunan metropolitler ve serpiskoposlar iştirak edeceklerdir.
- Bunların cümlesi bila istisna tamimin yevm-i tarihinden itibaren kırk gün zarfında kendilerince münasip görülen namzedin ismini bir pusulaya yazıp o pusulayı memhur bir zarf derununa vaz ve üzerine (rey pusulasını ihtiva ediyor) ibaresi yazıldıktan sonraSen Sinod Meclisi Reisi olan Erdek Metropoliti Kalinikos’a hitaben bir kapalı mektup ile göndereceklerdir.
- Patrik namzedi olarak yedi sene hidmette bulunan metropolit ve serpiskoposlar gösterilecektir.
- Rey pusulaları, bu tamimin yevm-i tarihinden itibaren kırk birinci günde İstanbul’da bulunan metropolitlerin iştirakiyle Sen Sinod Meclisinde tasnif olunacak ve netice-i tasnifte muktezi evsafı haiz üç kişilik bir cetvel tanzim olunacaktır.
- Bu üç namzetten biri, İstanbul’da bulunan metropolitler ile Sen Sinod Meclisi tarafından patrikhane kilisesinde icra olunacak ayin-i ruhaniden sonra kanuni reyler ile patrik intihap olunacaktır.
Binaenaleyh baladaki mukarraratın nazar-ı itibara alınarak tayin olunan mühlet zarfında her bir metropolitin intihabatın icrası için rey pusulasını göndermesi beyan olunur.
18 Teşrinievvel 1923”
Sen Sinod’un yukarıdaki tebliğine nazaran yeni patrik intihabına gelecek ayın yirmi sekizinden itibaren başlanacaktır. “Patrikhane sırf ruhani ve kilise merkezi olmak hakkındaki yeni vaziyeti üzerine” intihap olunacak yeni patriğin bu vaziyetle mütenasip evsafı haiz olması şüphesiz ki lazımdır. Aksi takdirde “Fener fesat mumu” yanacak ve “iki başlı kartal”ın temsil ettiği mefkûre muhafaza edilecektir.
[Ayın Tarihi, Cilt: I, No (Sayı): 2 (Teşrinievvel [Ekim]), Basım Yeri ve Yılı: Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi, Ankara, 1339 [1923], s. 136-141]
En Çok Okunanlar
Türkler ve Zaferleri4 yıl agoAnafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat [Görüşme] (1)
Maarifimizde İstikamet4 yıl agoAİLE KUCAĞINDA VATAN TERBİYESİ
Türk Tarihi4 yıl ago6 EKİM İSTANBUL’UN KURTULUŞ GÜNÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoİSTİKLÂL MARŞI’NIN YAZILIŞI ve MİLLÎ MARŞ OLARAK KABULÜ
Türk Tarihi3 yıl agoKIZI FERİDE HANIMEFENDİ İLE DAMADI MUHİDDİN AKÇOR, İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİMİZİ ANLATIYOR…
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoLOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI
Türk Tarihi3 yıl agoCABER KALESİ [TÜRK MEZARI (MEZAR-I TÜRK)]
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoMustafa Kemal Paşa’nın Sivas Kongresi’ni Açış Konuşması (4 Eylül 1919)
















