Türk Tarihi
GENÇ OSMAN FACİASI (2)
Published
3 yıl agoon
By
drkemalkocak
Kalabalık bu adları geçenler hakkında verdikleri defteri ulema ile padişaha göndermişlerdi. Padişah, istedikleri adamları vermemekte inat edince ulema ile şeyhler hep birden dediler ki:
– Cumhura [çoğunluğa, kalabalığa] aykırı davranmak iyi değildir. Ulu atalarınız zamanında da olagelmiştir. Bunlar, istediklerini yaparlar, sonra güç olur.
Padişah cevap olarak dedi ki:
– Siz susun… Onlar başsız askerdir, tiz dağılır.
Tekrar nasihat etmeleri üzerine kızıp:
– Onların işi görülmüştür. Onların haklarından geldikten sonra sizin içinizde de haklarından gelinecekler bilinmektedir, dedi.
Ulema padişahtan bu sözü işitince bir şey söylemeyip dışarı çıktılar. Ama padişahın emriyle saraydan dışarı çıkmaya koymadılar, şöyle durdular. Sarayın dışında bulunanlar da ulemanın gelip haber getirmediklerini görüp sözlerinin geçmediğini bildiler. Hepsi Bab-ı Hümayun’a yürüdüler.
– İçeride bostancılar ve iç halkı hazırdır. Toplar kurulmuştur! diye korktuklarından Ayasofya minarelerine adamlar çıkarıp saray tarafından hareket olmadığını bilerek derhal tüfekli yeniçeri önlerinde ve sipahiler arkalarında yalın kılıç Bab-ı Hümayun’a geldiler. Kapıcıların bir kaçı:
– Ha, gafil olmayın… Hazırlıklı gidin… dediler.
Beş yüz kadar yeniçeri ve sipahi ellerinde savaş aletleri ve tüfekle kapıdan bekçi koyup geçtiler ve oradan odun ambarına girip silahı olmayanlara odun dağıttılar. İkinci kapıdan [bugün Topkapı Sarayı Müzesi’nin giriş kapısıdır] girdiler, tekbir ve gülbank çekerek üç bölük olup bir bölüğü vezirlerin oturduğu Kubbealtı önüne doğru gitti. Bir bölüğü mutfak önünde [bugün çini koleksiyonlarının sergilendiği sağdaki yer] durdular. Bir bölüğü Arz Odası’na [Babüssaade denilen üçüncü kapıdan girer girmez karşıya gelen yer] kadar girip:
– Padişahımızdan altı kişiyi istedik, cevap gelmedi. Şer’ ile [Şeriate uygun olarak] davamız ve elimizde fetvamız vardır, diye çok söylediler.
Asla cevap getiren olmadı. Daha içeri, sarayın içine vardılar. Birkaç hadım karşı gelmek istedilerse de fazla bir şey yapmaya cesaret edemediler. Kalabalık Harem’e girince:
– Şer’ile Sultan Mustafa’yı isteriz!.. diye bir sada peyda oldu.
Bu sözü işitenler hep böyle söylediler. Zülüflü baltacılardan sordular:
– Sultan Mustafa nerededir?
Asla cevap vermedilerse de içlerinden bir oğlan Harem tarafını işaret etti ve bir kubbe gösterdi. Kalabalığın içinden bazıları güçlükle o kubbenin üzerine çıktılar. Çünkü kapısı Harem tarafında idi. Sultan Mustafa’nın hizmetinde olan cariyelerden biri hazin bir sesle:
– Sultan Mustafa buradadır, diye seslendi. Hemen mutfaktan baltalar ve kazmalar getirip kubbenin üzerindeki kurşunları keserek kubbeyi deldiler, pencere demirlerini kırdılar. Öte yandan Sultan Osman bu hali görünce can başına sıçrayıp: .
– Tiz Dilaver Paşa’yı bulun! dedi.
Meğer kaçmış imiş… Bostancılar derhal varıp Üsküdar’da Şeyh Aziz Mahmut Efendi tekkesinde bularak bir kayığa koydular ve getirdiler.
Bu yanda ise kalabalık kubbeyi delerken birkaç hadım ok attıklarından hemen yetişip paraladılar ve kubbe üzerindekiler de kubbeyi tamamen deldiler. Ama aşağı inmek mümkün değildi… İp bulunmadığından vezirlerin oturdukları Divanhane’nin perde iplerini kesip üç sipahi ve üç yeniçeri kendilerini ipe bağlatarak aşağıya indiler ve Sultan Mustafa’nın ayaklarına baş koydular. İçlerinden biri gönlünden kopan şu şiiri okudu:
Cümlenin re’yile Şahım sözümüz birdir bizim,
Halis ü muhlis muhibb-i bi-riya hep çakeriz.
Çık senindir taht hep emrindeyiz şah ol bize,
Biz senin mahkûmunuz her emrine fermanberiz
Halimizden Tuğı’ya sorarsa yaran-ı safa,
Şah-ı âlem devrine eriştiğimizi söyleriz.
Sultan Mustafa’ya:
– Padişahım, asker dışarıdadır. Padişahımızı bekliyorlar, denilince, ilk cevabı:
– Medet su!.. oldu.
Birkaç yerden su yetiştirdiler. İçip:
– Allah’a hamd olsun, dedi. İki gündür bana su vermezler. Açlık ve susuzlukla öldürmek isterler, kılıç ile öldürmeye kudretleri yok. Hakkın emridir, Allah takdir eder.
Allah için insaf edilirse o gün öyle büyük bir kubbeyi delip yıkanlara ve kendilerine ip takıp Sultan Mustafa’nın yanına inen yiğitlere tahsin [ne güzel yaptılar, bravo] demez misin?
İstanbul şehri alındığından beri o yere kul takımından [yani askerden] kimse ayak basmış değildi. Sonra, Sultan Mustafa’yı iple bağlayıp yukarı çektiler. Arkasından Sultan Mustafa’nın hizmetinde olan iki cariyeyi çıkardılar ve aşağıya indirerek kalabalığın içine getirdiler. İşte o zaman Sultan Osman iş işten geçtiğini gördü. Dilaver Paşa’yı getirtmişti ve saray hareminden bir kapı açtırıp hadımlar Dilaver Paşa ile kızlarağasını dışarı bıraktılar:
– İşte istediğiniz adamlar! dediler ve acele kızlar dairesinin kapısını kapadılar. O anda kalabalık asla durmayıp her ikisini de paraladılar. Sonra Sultan Mustafa’yı Arz Odası’nın kapısı önünde biraz oturtup oradan Esad Efendi’nin atına bindirdiler. Ancak, zindandan çıkmış adam gibi oturmaya takati yoktu. Bu yüzden yine Arz Odası’nın karşısında oturttular.
Bu sırada Sultan Osman tarafından şeyhülislam ve kazaskerler ile ulemanın ileri gelenleri ve şeyhler kalabalığın içine geldiler ve:
– Padişahımız Sultan Osman size selam söyleyip, istedikleri adamları verdim. Öbürlerini de bulayım, her ne istekleri varsa verelim, dedi. Sultan Mustafa’yı bırakın dursun ve biz de bu hususta kefil olalım. İstedikleriniz her ne ise yaptırıverelim, dediler.-
Kalabalık:
– Bu söz evvelce gerekti, biz istediğimizi bulduk, cevabını verdiler.
Bu sırada Sultan Mustafa oturuyordu ve üzerinde ferace yoktu. Ulemadan ferace istediler, kimse vermedi. Sonra:
-Sultan Mustafa’ya biat edin [yani padişah olarak kabul edin] dediler.
Ulema cevap verdiler ki:
– Henüz Sultan Osman tahtta oturur, biat caiz değildir.
Ahali bütün ulema ile bir saat kadar çekiştiler. Sonra herkesten evvel Kethüda Mustafa Efendi biat edip bunun üzerine ulema ve şeyhler hepsi biat ettiler ve İstanbul şehri içinde tellallar çıkarıp:
– Sultan Mustafa Padişah oldu, diye ilan ettirdiler.
Bu biat gürültüsünden, ulemadan Kafzade Faizi Efendi birdenbire öldü. Sonra kalabalık dedi ki:
– Padişahımız, sen burada oturma, Sultan Osman sana bir zarar eriştirir. Seni Eski Saray’a götürelim.
Ama Sultan Mustafa’nın orada bile oturmaya takati yoktu. Dışarıdaki hastalar arabasına bindirip iki cariye ve annesi ve Derviş adındaki bir kölesi arabaya bindirildiler. Arabaya her taraftan ipler takılıp her birini elele tutup arabayı çekerek Eski Saray’a getirdiler.
Oradan kalabalığın bir bölüğü varıp İstanbul ve Galata zindanlarını açarak içinde olanları salıverdiler. Bir büyük kalabalık Baki Paşa’nın evini yağmaya gittiler. Bir bölük de Hoca Ömer Efendi’nin oğlu İstanbul kadısının evini yağmaya gitti. Bu sırada Sultan Osman’ın yeniçeri ağalığını kapıcıbaşıya verdiği haberi yayıldı. Adı geçen Kara Ali Ağa da Sultan Osman’dan el öpüp evine geldi. Ağalığa layık elbiseler giydi. Kul ağaları da onun elini öpmeye gelirler diye otuz kese [bir kese beş yüz altın] akçayı yeniçeri için ve iki yüz hilat [değerli üstlük elbise] de ocak ağaları için hazırlayıp durdu. Ama kalabalık evini basıp bütün malını kalburdan eleğe kadar yağma ettiler. Kendisi ise kaçıp kurtuldu.
Bu gece Osman, bostancılarla Eski Saray’a gelip Sultan Mustafa’yı öldürecek diye bir haber yayılınca, kalabalığın bir kısmı dediler ki:
-Bu gece Eski Saray’da Sultan Mustafa’yı bekleyelim. Bir bölüğü de:
– Hayır, Sultan Mehmet camiine götürelim, orada bekleyelim, dediler.
Nihayet namlı sipahilerden Feridun Efendi’nin sözüyle Etmeydanı’ndaki Orta camie götürmeye karar verdiler. Bir araba hazırlayarak padişahı ve validesini ve cariyeyi bindirip arabanın yanında saray ağası ile Derviş adlı silahtar köle yaya olarak akşam vakti Orta Camie götürdüler.
[Hicri 1031] Recep ayının sekizinci [19 Mayıs 1622] günü cuma gecesi idi. Sultan Mustafa Orta camie girdi ve el kaldırıp dua etti.
Duasında dedi ki:
– Ey Padişahlar Padişahı… Ricam budur ki bana zulmeden Sultan Osman’ı da bu mescitte göreyim.
Biz, yine sözümüze gelelim.
Bu sırada Sultan Mustafa yeniçeri ağalığını eski ağaya verip hatt-ı hümayun gönderdi.
– Orta camie gel! diye davet etti.
Fakat ağa gelmedi.
– Ne Sultan Osman’a, ne de Sultan Mustafa’ya varırım. Vezirler orada değil, ben orada ne yapayım? dedi.
Sonunda odabaşılardan birkaçı kapıya [ağanın makamına] varıp:
– Eğer biz ister ve dilersek elbette gelirsin! deyince, ağa Orta camie geldi, Sultan Mustafa’ya buluşup el öperek hilat giydi. Sonra dışarı çıkıp kul takımına:
– Padişahınız mübarek olsun! dedi.
Yatsı vakti henüz geçmişti. Ağa kapıya geldi, Sultan Osman’ı kapıda buldu. Sadrazam Hüseyin Paşa ve Bostancıbaşı Mehmet Ağa da Sultan Osman ile beraber idiler.
Biz yine sözümüze gelelim:
Bundan evvel Sultan Osman, Sultan Mustafa’yı Eski Saray’dan Orta camie götürdüklerini duyunca can başına sıçradı. Derhal Hüseyin Paşa’yı davet edip vezaret mührünü ona teslim etti ve:
– Kendi kendimize inadımızla acayip iş işledik; şimdi yapılacak nedir, ne dersiniz? deyince Hüseyin Paşa ve Bostancıbaşı Pir Mehmet Ağa dediler ki:
– Mademki Sultan Mustafa odalara [Etmeydanı kışlasına] varıp sığındı, biz de Ağakapısı’na varalım.
Sultan Osman: .
– Yok, bu söz değildir… Eğer yalnız yeniçeri olsaydı onlara söz geçerdi. Ulema, sipahi ve eşkıya beraberdir. Hala iki yüz kese [yüz bin altın] bağlıdır. Birkaç yüz bize tabi kimse ile kayıklar hazırlayıp Anadolu’ya geçelim, sonra eski payitaht Bursa’ya varalım. Asker yazalım, yığınak yapalım… Görelim ne zuhur eder… dedi.
Hüseyin Paşa ile Pir Mehmet:
– Padişahım, bu makul değildir, kapıya varmanız daha iyidir, deyip on beş kese filori [Floransa altını veya genellikle altın para] alarak yatsıdan sonra kapıya geldiler. O vakitte yeniçeri ağası da Orta camiinden kapıya gelip Sultan Osman’ı buldu. Danışmaya oturdular. Sonunda şuna karar verdiler:
Yeniçeri ağası sabahleyin erkenden odalara varacak, odabaşıları davet edip ellişer filori ihsan ve [kaputluk] mor çuha verilecek ve sipahi onar akça terakki [yani gündeliklerine onar akça zam] olacak. Yeter ki Sultan Mustafa’yı tekrar saraya götürsünler.
Bu karar üzerine yeniçeri ağası gün doğarken odalara gelip evvelce çorbacısı [komutanı] olduğu Odaların odabaşılarını çağırıp yapılacak ihsanları bildirince:
– Öbür odabaşılar da gelsinler de bu sözleri sizden işitsinler, denildi.
Haber gönderilip Eski ve Yeni Odaların [Eski Odalar Şehzadebaşı’nda camiin karşısında idi. Etmeydanı kışlaları ise Yeni Odalar diye anılırdı] odabaşıları hep gelerek bu sözleri duyunca:
– Makul buyurursunuz. Biz neferlere söylesek belki itimat etmezler. Kendiniz Orta camie gelin ve bunları söyleyin. Bütün sipahiler ve yeniçeriler işitsinler. Umulur ki hayrola, dediler.
Ağa:
– Ne ola! diyerek Orta camie varıp girdi, Sultan Mustafa ile buluştu. Sonra dışarı çıkarak cümle kapısının önünde merdiven başında durup:
– Ağalar, yoldaşlar… Padişahınız mübarek ola. Ama Sultan Osman da ocağınıza düştü, kapıya geldi ve size sığındı. Ellişer filori ihsan, çuhalarınız mor ve sipahi ağalarına da ihsan… demeye kalmadı, bir sipahi, ağayı eteğinden çekip merdivenden aşağıya düşürdü. Silah üşürüp paraladılar ve o günahsız mazlumu şehit ettiler. Hemen kalabalıktan bir bölük öldürülen ağanın ayağına ip bağlayarak Aksaray çarşısına bıraktılar ve bir bölük de merhumun evini yağma ettiler. Ocak ağaları ise perişan olup dağıldılar. Bir kalabalık Gümrük Emiri Murad Çavuş’un evini yağmaya gittiler. Bir bölük de Hacı Subaşı’nın evine gittiler. Bir alay eşkıya ise Sultan Osman için Ağakapısı’na seğirtti. O kadar istediler, bulamadılar. Meğer ta içeride kadınların yanında imiş… Sadrazam Hüseyin Paşa kaçtı. Ardından yetiştiler, Saka kârhane[imalathane]si önünde paraladılar ve Pir Mehmet Ağa’yı serbest bıraktılar. Sultan Osman’ı kadınların yanında bulup çıkardılar ve bir beygire bindirdiler. Başında arakıyyesi [kavuk altına giyilen ve başın terini alan ince takke] bile yok, kâkülü perişan… O merhum mazlumun gözlerinden yaşlar akar. Orada Panazoğlu adlı bir sipahi acıyıp kendi tülbendini [sarığını] padişaha giydirdi.
Eğer sorulursa ki:
– Pir Mehmet Ağa’yı serbest bırakıp Sadrazam’ı öldürmenin sebebi ne idi?
Cevabı budur ki:
– Sultan Osman, Hotin seferinde iken Hüseyin Paşa sadrazam idi. Cenk günlerinde lüzumsuz yürüyüş teklif edip asker:
– Yürüyüş yeri değildir. Boşuna kulu kırdırırsınız, dedikçe:
– Padişaha kul eksik olmaz. Topal eşeğin yerine sağlamını bağlarız, derdi.
Bir sebep de budur ki sefere giderken her gün Sancak-ı Şerif’in yanında Fetih suresi okunurken birkaç çeşteciler [çöğür cinsinden beş kirişli bir nevi sazı çalanlar] asla Kur’an-ı Kerim’i dinlemeyip Hüseyin Paşa’nın övgüsünü sayar dökerlerdi. Hafızlardan biri:
– Benim Sultanım Allah’ın kelamı okunurken Kur’an’ı hafife almayın, deyince:
– Askerlik halidir. Bazı yerde tilavet [Kur’an okuma], bazı yerde şekavet [şakilik] olur, cevabını verdiler.
Pir Mehmet Ağa’nın kurtuluşuna ise şu sebep oldu ki, Sultan Osman meyhaneleri basıp sipahi ve yeniçerilerden tuttuğunu bahçe önünde istediği gibi dövdükten sonra:
– Öldür! diye Bostancıbaşıya emrettikçe, Pir Mehmet Ağa, Padişah’a:
– Öldürdüm, diye cevap verip gizlice serbest bırakarak nice yüz adamın kurtulmasına sebep oldu. “İyilik kaybolmaz” diye meşhurdur.
Biz yine sözümüze gelelim.
Sultan Osman’ı Ağakapısı’ndan bir beygire bindirerek türlü gösteri ve hakaretlerle yola çıkardılar. Yolda ona söyledikleri kötü sözler, saçma sapan laflar ve ettikleri ağır küfürler tekrarlansa insana gam getirir. Ancak şu kadar var ki:
– Canım Osman Çelebi… Meyhaneleri basıp sipahi ve yeniçeriyi taş gemisine koymak olur mu?
Dedikleri gibi Altıncıoğlu adlı bir aşağılık, hayâsız ve pis itibarsız herif Padişahın ayaklarını sıkıp bazı ağır sözler söyleyince merhum ağlayıp:
– Behey edepsiz… Padişahınız değil miyim? Gençlik başınızdan geçmedi mi?
Derdi. Bazıları da:
– Ataların Sekbanla mı memleketler fethettiler? Sekban eşkıyasının azgınlığından memleket elden gidip baban Sultan Ahmet zamanında onu sekiz yıl uğraştıran Kalenderoğlu, Canbolat’ı ve buna benzer eşkıya, sekban eşkıyası değil miydi?
Dediler. Sultan Osman da:
– Hey adamlar… Ne eyliyeyim? Bana ne oldu ise Hoca ile Kızlarağası’ndan oldu. Hüseyin Paşa’nın günahı yoktu, dedi.
Hele bu hal ile Orta camie getirdiler. Bir köşeye koydular. Üzerine on dördüncü cemaat ortasından [Yeniçeri taburu] Mihalıçlı Mehmet Ağa’yı kendi taraflarından vekil koydular. Orada ağalık hizmeti Sultan Mustafa’nın hizmetindeki Derviş adlı köleye verildi. Kethüda beyin atına bindirip başında iç oğlanı arakıyyesi ile kapıya gönderdiler. Sadrazamlık, Sultan Mustafa’nın eniştesi Davud Paşa’ya verildi. Beri yandan bütün halk:
– Padişahımız çıksın, görelim, dediler.
Sultan Mustafa camiden çıkıp merdiven başına geldi ve halka selam verdi. Gülbank getirdiler. Sultan Osman gülbankı işitip Mehmet Ağa’ya:
– Sen ocakta ne idin? diye sordu.
Mehmet Ağa:
– Haseki kulun idim, dedi.
Sultan Osman bir başkasına sordu:
– Ya sen nesin?
– Yeniçeri kethüdasıyım…
– Kethüdalığı sana kim verdi?
– Sultan Mustafa verdi.
– Ya onun hükmü geçer mi? Aç şu pencereyi, ben de kullarıma söyleyeyim.
Pencereyi açtılar. Sultan Osman başını dışarı çıkarıp:
– Benim ağalarım, benim yeniçeri babalarım ve sipahi babalarım… Münafık sözü ile tazelik belası ile bir küstahlık ettim ve beni böyle eylemekten ise ne olaydı şimdi gelirken tüfekle vuraydınız. Ya beni istemez misiniz? diye yalvardı.
Hep birden dediler ki:
– Seni istemeyiz ve öldürmelerine de razı değiliz.
Sultan Osman, bu cevaptan ye’se düştü. [2]

Türk Dilinin İstiklali: 13 Mayıs 1277 Fermanı’ndan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne Tarihsel Bütünlük ve Süreklilik
Giriş
Türk devlet geleneğinde dil, sadece bir haberleşme aracı değil, siyasi egemenliğin ve milli bekanın temel göstergesidir. Türk dili, tarihsel süreçte Türkistan coğrafyasından Anadolu’ya taşınan en güçlü kültürel omurgadır. Ancak Anadolu Selçuklu Devleti’nin son dönemlerinde Farsçanın bürokratik ve edebi hegemonya kurması, Arapçanın ise bilim dili olarak yerleşmesi, “yöneten” ile “yönetilen” (halk) arasında sosyolojik bir yarılmaya yol açmıştır.

Bu çalışmada, 13 Mayıs 1277 tarihinde Karamanoğlu Mehmet Bey’in “Şimden girü hiç kimesne kapuda ve divanda ve mecalis ve seyranda Türki dilinden gayri dil söylemeye” Türkçe fermanıyla başlayan, 1928 Harf İnkılabı ile yapısal bir dönüşüme uğrayan ve Gazi Mustafa Kemal’in; Sadri Maksudi Arsal’ın “Türk Dili İçin” (Ankara 1930, s. 3) adlı eserinin başına 2 Eylül 1930 tarihinde el yazısıyla kaleme aldığı şu satırlardaki “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin… Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” sözleriyle Türk milletinin bağımsızlığını korumasında olduğu gibi kültürel varlığını sürdürmesinde de dilin belirleyici bir unsur olduğunu vurgulamasıyla kurumsallaşan dil politikasının, Türk Dil Kurumu (TDK) ve Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (DTCF) eksenindeki tarihsel bütünlüğü eleştirel bir bakış açısıyla analiz edilmektedir.
1. Vaka Analizi: 13 Mayıs 1277 Fermanı
13. yüzyıl Anadolu’su, Moğol istilası altındaki Selçuklu otoritesinin sarsıldığı ve Türkmen beyliklerinin kendi kimliklerini aradığı bir dönemdir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin son dönemlerinde Farsçanın bürokratik ve edebi hegemonya kurması, Arapçanın ise bilim dili olarak yerleşmesi, “yöneten” ile “yönetilen” (halk) arasında sosyolojik bir yarılmaya yol açmıştır.
Karamanoğlu Mehmet Bey’in 13 Mayıs 1277 tarihli fermanı, Anadolu sahasında Moğol/Fars etkisine karşı bir kültürel direnç hattıdır.

Kavramlar ve Semboller
“Kapu, Divan, Meclis ve Seyran”: Bu dörtlü yapı, Devletin karar ve icra mekanizmalarını temsil etmektedir. Devletin kalbi (bürokrasi), karar mekanizması (yönetim), sosyal hayat (meclis) ve kamusal alanı (seyran) simgeler. Ferman, Türkçeyi bu alanların tamamında hâkim kılarak dili “saraydan sokağa” birleştirici bir unsur yapmıştır. Bu mekânlarda Türkçenin mecburi kılınması, bürokrasinin “millileşmesi” anlamına gelmektedir.
Türkistan Mirası: Mehmet Bey’in bu çıkışı, aslında Türkistan’dan getirilen sözlü kültürün ve Kaşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lugâti’t-Türk ile çizdiği “Türk dilinin üstünlüğü” idealinin bir eyleme dönüşmüş halidir.
“Gayri dil söylemeye”: Bu ifade bir yasaktan ziyade, Türkistan’dan Anadolu’ya taşınan halk kültürünün devlet katında tescilidir.
Kişiler ve Kurumlar
Karamanoğlu Mehmet Bey: Kozmopolit Fars kültürüne karşı, halkın öz değerlerini ve Türkistan kökenli dil birliğini savunan “milli iradeyi” temsil etmektedir.
Selçuklu Sarayı: Dönemin aydın yabancılaşmasını ve halktan kopuk yönetim anlayışını temsil eden bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Temsil Edilen Değerler
Mehmet Bey, Selçuklu seçkinliğine karşı halkçılığı ve yerel kimliği temsil etmektedir. Bu çıkış, Osmanlı’nın kuruluş evresindeki “Yunus Emre Türkçesi“ne ve idari dile zemin hazırlayan ilk kıvılcımdır.
2. Yapısal Dönüşüm: Harf İnkılabı ve 1930 Bildirisi
20. yüzyıla gelindiğinde dil meselesi, artık sadece bir kullanım tercihi değil, modernleşme ve millet-devlet inşasının merkezidir.
Harf İnkılabı (1928): Sembolik Bir Kopuş ve Başlangıç
Yeni Türk alfabesi, halkın eğitime erişimini engelleyen seçkinci bir engelin (Arap alfabesinin fonetik uyumsuzluğu) yıkılmasıdır. Bu, 1277’deki “halkın diline dönme” idealinin teknik ve yapı tamamlayıcısıdır.
Kavramlar ve Semboller
Milli His: Tarihsel coğrafyadan gelen ortak aidiyet duygusu. Atatürk, dilin zayıflamasını “milli hissin” zayıflaması olarak görmektedir.
Özleşme: Dilin yabancı unsurlardan (Arapça ve Farsça kaidelerden) temizlenerek, kendi köklerine (Türkistan dönemi yalınlığına) dönme çabasıdır.
2 Eylül 1930: “Milli His” ve Zihniyet Devrimi
Gazi Mustafa Kemal’in el yazısıyla kayda geçirdiği şu satırlar, dilin sosyolojik derinliğini açıklamaktadır:
“Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin… Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”
Burada dil, “milli hafıza” sembolüdür. Gazi Mustafa Kemal, dili esir olan bir milletin zihninin de sömürgeleşeceğini vurgulayarak, 1277 ruhunu modern bir teoriyle birleştirmiştir.
3. Kurumlaşma: TDK ve DTCF’nin Stratejik Rolü
Gazi Mustafa Kemal, dil meselesini şahsi bir ideal olmaktan çıkarıp devletin beka stratejisi haline getirmek için iki temel kurum inşa etmiştir:
Türk Dil Kurumu (TDK – 12 Temmuz 1932): Dilin özleşmesi, yabancı kaidelerden arındırılması ve Türkistan’daki kadim köklerle (Orhun Yazıtları, Divan-ı Lügat-it Türk) bağ kurulması için bilimsel bir laboratuvar işlevi görmüştür.
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (DTCF – 9 Ocak 1935): İsminde “Coğrafya” ve “Tarih“in “Dil” ile yan yana gelmesi tesadüf değildir. Bu fakülte, Türk milletinin tarihsel coğrafyasını (Türkistan ve Anadolu) ve bu coğrafyadaki dil varlığını antropolojik ve filolojik olarak ispatlama görevi üstlenmiştir.
Temsil Edilen Değerler ve Anlamlar
DTCF binasının girişindeki “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” vecizesi, dil inkılabının “duygusal” bir tepki değil, bilimsel bir inşa olduğunu göstermektedir. Temsil edilen değer, evrensel bilim yöntemiyle milli kimlik inşasıdır.
4. Yansımalar ve Tepkiler:
Süreklilik: Mehmet Bey’in fermanı siyasi bir darbeyle (ölümüyle) sekteye uğratılmış olsa da, o ruh Osmanlı’nın kuruluşundaki Türkçe bilincini beslemiştir.
Yansımalar: Eğitimde fırsat eşitliği artmış, devlet ile halk arasındaki dil uçurumu kapanmıştır.
Atatürk dönemi dil hamleleri, sadece bir alfabe değişikliği değil, bin yıllık bir “kendi sesine dönme” yolculuğudur. Bu süreçte muhafazakâr çevrelerin “gelenekten kopuş” eleştirileri, sosyolojik olarak “saray dili” ile “halk dili” arasındaki eski gerilimin bir tezahürüdür.
Tepkiler: 1277’de Selçuklu bürokrasisi fermanı görmezden gelmeye çalışmış; 1930’larda ise bazı muhafazakâr çevreler “geçmişle bağın koparıldığı” eleştirisinde bulunmuştur. Ancak sosyolojik olarak her iki hamle de Türkçeyi “tebaa dili” olmaktan çıkarıp “vatandaş dili” haline getirmiştir.
Sonuç: Tarihsel Bütünlük ve Süreklilik
13 Mayıs 1277 Fermanı bir istek, 1 Kasım 1928 Harf İnkılabı bir yöntem, 1930 el yazısı metni bir felsefe, 12 Temmuz 1932 TDK ve 9 Ocak 1935 DTCF ise bu gelişmenin mektebidir. Türkistan’dan gelen dil bilinci, Anadolu’da bir beylik fermanıyla ses bulmuş, Cumhuriyet ile bir bilimsel yapıya dönüşmüştür. Her iki vaka da, Türkçeyi yabancı dillerin (Farsça-Arapça veya Batı dilleri) tahakkümünden kurtarmayı amaçlayan “dil istiklali” hareketidir. Bu süreklilik, Türk modernleşmesinin “özgün ve milli” karakterinin en somut göstergesidir.
Kaynakça
Afet İnan, Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1969.
Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 2007.
Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, TDK Yayınları, Ankara, 1972.
Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler): Tarihleri, Boy Teşkilatı, Destanları, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 1999.
İbn Bîbî, El-Evâmirü’l-‘Alâ’iyye fi’l-Umûri’l-‘Alâ’iyye (Selçuknâme), çev. Mürsel Öztürk, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2014.
Şerafettin Turan, Türk Kültür Tarihi: Türk Kültüründen Türkiye Kültürüne ve Evrenselliğe, Bilgi Yayınevi, Ankara 1990.

(Dün-Bugün-Yarın)
1. Ergenekon’dan Çıkış Sahnesi (Bozkurt – Dağlar – Atlı Savaşçılar)

Sembol
- Ergenekon: Kapalı kaderden açık tarihe geçiş
- Bozkurt: Yol gösterici kolektif bilinç
- Dağlar: Kapanmış tarih, kuşatma, zorluk
- Atlı savaşçılar: Hareket, fetih, irade, özgürlük
Anlam
Ergenekon anlatısı yalnızca bir “çıkış” miti değildir; yeniden doğuşun arketipidir [kök örneğidir].
Türk milleti burada:
- Yok olmayı kabul etmeyen,
- Mecburiyet karşısında irade üreten,
- Tarihi kader olarak değil mücadele alanı olarak gören bir özne olarak betimlenmektedir.
Atlı figürler:
- Yerleşik pasifliği değil,
- Dinamik varoluşu temsil eder.
Bozkurt:
- Bir hayvan değil,
- Milletin sezgiye dayalı aklıdır. Yani akıl + sezgi + kolektif hafıza.
Değer (Dünü Temsil Eder)
- Özgürlük
- Direnç
- Birlik
- Kök bilinci
- Töre
Bu sahne Türk milletinin ontolojik [varlık bilimi] başlangıç bilincidir.

2. Ateş – Meşale – Kitap (Bilgi, Aydınlanma, Medeniyet)
Sembol
- Ateş: Dönüştürücü güç
- Meşale: Bilinçli aydınlanma
- Kitap: Hafıza, akıl, birikim, hukuk, eğitim
Anlam
Bu bölüm, Ergenekon’daki ham gücün, artık medeniyet gücüne dönüşmesini temsil etmektedir.
Ateş burada yıkıcı değil;
- Arındırıcı
- Aydınlatıcı
- Kurucu
Kitabın içinden yükselen ateş:
- Bilginin statik değil,
- Canlı ve dönüştürücü olduğunu göstermektedir.
Bu, Türk tarihinin:
- Sadece savaşan değil,
- Devlet kuran
- Hukuk, bilim ve teşkilat üreten yönünü simgelemektedir.
Değer (Bugünü Temsil Eder)
- Akıl
- Bilim
- Eğitim
- Devlet geleneği
- Kültürel süreklilik
Burada “bugün”, modern Türk kimliğinin:
- Mitten kopmadan,
- Aklı merkeze alan aşamasıdır.
3. Türk Bayrağı (Hilal – Yıldız – Kırmızı Zemin)
Sembol
- Hilal: Devamlılık, medeniyet, koruyuculuk
- Yıldız: Bağımsızlık, yön, kaderin merkezinde olma
- Kırmızı: Kan, fedakârlık, direniş
Anlam
Bayrak bu görselde:
- Ne sadece devlet sembolü,
- Ne de yalnızca ulusal işarettir.
Ateşin içinden yükselmesi şunu anlatır:
“Bu devlet, bu millet, kolay doğmadı.”
Bayrak:
- Ergenekon’daki çıkışın,
- Kitaptaki bilginin,
- Meşaledeki aydınlanmanın somut ve siyasal ifadesidir.
Değer (Bugün ve Yarını Birleştirir)
- Egemenlik
- Bağımsızlık
- Ortak kader
- Devlet bilinci
4. Kompozisyonun Bütünü (Zamanlar Arası Süreklilik)
Bu görsel doğrusal bir tarih anlatmaz; sarmal bir tarih bilinci kurar.
Dün
- Ergenekon
- Bozkurt
- Atlı savaşçılar
- Var olma mücadelesi
Bugün
- Kitap
- Meşale
- Akıl ve eğitim
- Devlet organizasyonu
Yarın
- Ateşten doğan bayrak
- Süreklilik
- Bilinçli güç
- Kendi kaderini tayin eden millet
Buradaki en kritik mesaj şudur:
Türk milletinin geleceği, köklerini inkâr ederek değil köklerini bilinçle dönüştürerek mümkündür.
5. Sonuç
Bu görsel:
- Ne romantik bir özlemdir
- Ne de bir milliyetçi slogan
Bu görsel:
- Mit + Akıl + Devlet üçlemesinin görsel bildirisidir.
Türk milletini:
- Sadece geçmişiyle övünen değil,
- Bugünü anlayan,
- Yarını inşa etmeye muktedir bir varlık/özne olarak konumlandırmaktadır.
Türk Tarihi
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]
Published
6 ay agoon
Kasım 17, 2025By
drkemalkocak
Yaşamakta olduğumuz bugünü anlamak için en yakın tarihimizin türlü evrelerini incelemek ve öğrenmek zorundayız. Çünkü kırk yıl önceki, Türk yaşayışı ve düşünüş biçimi ile bugünkü arasında büyük farklar vardır. Bugünün gençlerinin, yaşadıkları yıllarla ölçülen bu geçmişe, bir daha dönmemek için, ulusça çekilen ıstırapları en iyi bilmeleri gerekir.
Tarih, bugünkü kurumların aslını inceleyerek, onları iyice anlamak fırsatını verir. Bu inceleme, en yakın dünümüzden başlayarak, mümkün olduğu kadar gerilere doğru gidilerek yapılır. Çünkü asıl o zaman olayların derin sebepleri anlaşılabilir. Fakat şuna dikkat etmek yerinde olur ki, geçmişin bugünü anlatmasından ziyade, bugünkü durum geçmişi daha iyi açıklar. Bugün gördüğümüz olayların tarihteki ilk izlerini ve kuruluşunu bilmek ise, bugünü daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Onun için tarih okumak ve bilmek, hemen herkes için ve her meslek için, lazımdır.
Konu olarak, üzerinde durmak istediğim konu, İstiklal Savaşımızda tarih bilgisinin birçok sorunları halletmekte ve kamuoyunu hazırlamakta nasıl bir faydası olmuştur? Bunu belgelere dayanarak açıklamaya çalışacağım.
Atatürk, İstiklal Savaşımızın Başkumandanı, Büyük Millet Meclisi’nin Başkanı sıfatıyla Cumhuriyetimizin kurucusudur. İstiklal Savaşımızda ulusal birlik O’nun etrafında toplandı. Orduyu askeri dehasıyla yöneterek zafere ulaştırdı. Bir taraftan da Büyük Millet Meclisi’nde bütün hukuki kuvvetleri topladı. Ulusa, ülkeye ait her sorunun hallini Büyük Millet Meclisi’nden çıkarttı. Ankara’da, 23 Nisan 1920 tarihinde toplanan bu Meclis tarihimizin en buhranlı sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Burada fikirler ve zihniyetler ekseriya çok farklı olmuştur.
İşte Atatürk’ün de Meclis’e, kâh başkanlık ederken gösterdiği otorite ile kâh kürsüde söz söylerken, hitabet, siyaset, ilim ve fen bakımlarından da, üstün kuvvetini sezmemek mümkün değildir.
İnönü, bir makalesinde bu mesele için şöyle der:
Atatürk’ün cemiyet [toplum] ile söyleşmek ve onunla iş görmek hevesi bu memlekette pahası ölçülmez iyilikler yapmıştır. 1919 İhtilali’ne girdiğinden itibaren, fikirlerini kongrelere, heyetlere ve fertlere anlatmaya çalışıyor. Nihayet çetin silah hareketleri ile hallolunacak muğlak [çapraşık] davalar için, her şeyden evvel cemiyeti ikna etmeye, yani cemiyet yapmaya teşebbüs ediyor. Bu zihniyetin en büyük eseri 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meydana gelmesi olmuştur. Harp ve ihtilal içinde bulunan bir milletin meselelerini Meclis ile idare etmek kolay bir iş değildir. Atatürk’ün cemiyet içinde yer tutmak ve çalışmak hassasıdır [özelliğidir] ki, bu temiz ve çetin idareyi bize temin etmiştir.
Atatürk İstiklal Savaşı esnasında beş büyük sorun ile uğraşmış ve mücadele etmiştir: 1.Askeri cephelerde, 2.Yabancı devletlere karşı güdülen siyasette, 3.0smanlı hükümetine karşı, 4.Büyük Millet Meclisi’nde, 5.Halkı, fikirleri ile hazırlamada.
Bütün bunlara etkisi olan bir konu üzerinde duracağım: Tarih bilgisi.

Atatürk, tarihi, kendi ifadesine göre okul sıralarındaki derslerinden itibaren, çok severdi. Bütün hayatının her devresinde çeşitli tarih kitapları okumuştur. Benim de tanık olduğum, sırf tarih üzerindeki çalışmaları, bu bölüm konusunun dışında kalıyor. Çünkü bu yazılarımda bundan önceki devreyi ele alacağım.
Atatürk İstiklal Savaşımızın türlü safhalarının belgelerini Nutuk kitabında toplamış ve olaylar hakkındaki düşünceleri kendisi tarafından açıklanmış ve tespit edilmiştir. Nutuk örneğine az rastlanan bir tarih belgesidir.
Atatürk, askeri olaylar için harp tarihi bilgilerinden, bunlara kendi hayatındaki deneyimlerini de katarak yararlanmasını bilmiştir.
Şimdi yazılı belgeler üzerinde bir sıralama yapalım:
Atatürk Meclis’teki konuşmalarında tarihten örnekler verir. Ülkeyi dolaşırken, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular, en heyecanlı konuşmalarını oluşturur.
28 Eylül 1925’te Atatürk Samsun’dadır. İstiklal Ticaret Mektebi’nde bir toplantıda nutuklar veriliyor; Atatürk onlara cevabında tarihten söz ediyor ve diyor ki:
Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir [geçmişe sahiptir]. Milletimizin hayat-ı asarını [yaşadığı yüzyılları] düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil [denk] olan, Büyük Türk devrine kavuşturur.
Bu sözleriyle Atatürk, Anadolu tarihindeki Türk varlığını, bin yıllık bir geçmişe dayatıyor. Bu yurda sahip oluşu tarih bilgisiyle kuvvetlendiriyor ve derinleştiriyor. Ondan sonraki sözler daha geneldir. Büyük Türk devrine işaretle yetiniyor.
Yine aynı nutkun bir başka noktasında, o toplantı da bir öğretmenine tesadüf ettiği için, en yakın geçmişten söz ediyor:

Bilirim ki bugünkü intibahı [uyanışı] düne, maziye medyunuz [geçmişe borçluyuz]. Her halde babalarımızın, analarımızın ve mürebbilerimizin [eğiticilerimizin], ruh ve dimağlarımızın [bilincimizin] inkişafında feyizli tesirleri [gelişmesinde verimli etkileri] vardır.
İzah etmek istiyorum ki ilk ilham, ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından terbiyesinden alınır. Bu ilhamatın mahzar-ı inkişaf [esinlerin gelişmeye değer] olması millet ve memlekete büyük ve derin alaka yaratan fikir ve duygularla, her an takviye olunmak [sağlamlaştırmak] lazımdır. Bu fikir ve duyguların membaı [kaynağı], bizatihi [özünden] memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne [eğilimine] temas etmek, onun icabatına hasır-ı mevcudiyeti [gereklerine varlığını vakfetmeyi], hareket düsturu [ilkesi] bilmek, hakiki yolda yürüyebilmek için yegâne esastır.
Atatürk 1927’de söylediği Büyük Nutuk‘ta, ise eski tarihten de örnekler almıştır. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülme şeklini birçok yerlerden örnekler alarak, bir tarihi mantık zinciri dâhilinde yapıyor. Şu satırları Nutuk ‘tan alıyorum:
Hayat demek, mücadele, müsademe [uğraşma] demektir. Hayatta muvaffakiyet [başarı], mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, manen ve maddeten kuvvete, kudrete istinat eder [dayanır] bir keyfiyettir [durumdur]. Bir de insanların meşgul olduğu bütün mesail [sorunlar], maruz kaldığı bilcümle mehalik [tehlikeli durumlar], istihsal ettiği muvaffakiyetler [elde ettiği başarılar], maşeri [ortaklaşa], umumi bir mücadelenin dalgaları içinden tevellüt ede gelmiştir [doğmuştur].
Bu hayat düsturundan sonra tarih konusuna geçiyor ve diyor ki:
Akvam-ı Şarkiyye’nin [Doğu ulusları], akvam-ı Garbiyye’ye [Batı ulusları] taarruz ve hücumu, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Akvam-ı Şarkiyye meyanında [arasında], Türk unsurunun başta ve en kavi [güçlü, zorlu] olduğu malumdur. Filhakika Türkler, kablelislam [İslam’dan önce] ve ba’delislam [İslam’dan sonra], Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilalar yapmışlardır. Garb’a taarruz eden ve istilalarını, İspanya’ya, Fransa hudutlarına kadar temdit eden [uzatan] Araplar da vardır.
Fakat her taarruza karşı daima, mukabil [karşı] taarruz düşünmek lazımdır. Mukabil taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı emniyete şayan tedbir bulmadan hareket edenlerin akıbeti [sonu) mağlup ve münhezim [bozguna uğramış] olmaktır, münkariz olmaktır [tükenmektir]. Garb’ın, Araplara mukabil taarruzu Endülüs’te acı ve şayan-ı ibret [ibret alınması gereken] bir felaket-i tarihiye [tarihi felaket] ile başladı. Fakat orada bitmedi. Takip, Afrika şimalinden [kuzeyinden] de devam etti.
Mustafa Kemal burada Attila’nın Fransa ve Batı Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

Selçuk Devleti enkazı üzerinde teşekkül eden Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Şarki [Doğu] Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere irca-ı nazar edelim [bakışlarımızı çevirelim]: Osmanlı tacdarları [padişahlar] içinde, Almanya’yı, Garbi [Batı] Roma’yı zapt ve istila ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olanlar vardı.
Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslam âlemini bir noktaya raptederek [bağlayarak] sevk ve idare etmeyi düşündü. Bu emelin şevkiyle Suriye’yi, Mısır’ı zapt etti. Halife unvanını takındı. Diğer bir sultan da, hem Avrupa’yı zapt etmek, hem âlem-i İslam’ı hükmü ve idaresi altına almak gayesini takip etti.
Garb’ın mütemadi [sürekli] mukabil [karşı] taarruzu, İslam Âlemi’nin hoşnutsuzluğu ve isyanı ve böylece cihangirane tasavvurlar ve emellerin, aynı hudut içine aldığı muhtelif unsurların adem-i imtizaçları [uyumsuzlukları], binnetice [sonuçta] emsali [benzerleri] gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da, tarihin sinesine tevdi etti.
diyerek tarihin bütün devirleri üzerinde açıklamalar yapıyor.
Atatürk, güttüğü siyaset için, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinden iki suretle faydalanmıştır:
1. Osmanlı İmparatorluğu’nun, yaşamakta olan bazı lüzumsuz ve zararlı teşkilatını yıkmak isterken, onların kuruluş tarihlerini anlatmak ve bu suretle ömürlerini bitirmiş olduklarını belirtmek. Aynı zamanda bu örneklere tarih boyunca bakarken, onlar gibisini kurmamak. Demek ki bu noktada iki esas vardır: Bugün, bir teşkilatı yıkıp yenisini kurarken, eskisinin kuruluş ve gelişimini bilmek. Gelecek için, yenisi kurulurken, onun kötü taraflarını almamak.
2. Manevi kuvveti tazelemek ve cesaret vermek için, ulusal benliğin üzerinde durarak tarihten yararlanmak. Ülkeyi kurtarmak girişiminde ilerlerken, ulusun yeteneklerini, tarihten örnekler getirerek kuvvetlendirmek, manevi kuvveti yükseltmek.
27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya ilk gelişinde şehrin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadaki şu sözlerini okuyalım:
Cihanın malumudur ki Devlet-i Osmaniye pek vasi [geniş] olan ülkesinde bir hududundan diğer hududuna ordusunu sürat-i fevkalade ile [fevkalade hızlı] ve tamamen mücehhez [donanımlı] olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce, hüsnü-i iaşe ve idare ederdi [iyi besler ve yönetirdi]. Böyle bir hareket, yalnız ordu teşkilatının değil, bütün şuabat-ı idariyenin [yönetim kollarının] fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delalet eder.
İşte Mustafa Kemal’in bu sözleri, daha ilk mücadele yılında ulusun kuvvet ve kudretine işaret ederek ulusun yeteneklerini cesaretlendirmek içindi.

28 Ağustos 1925’te İnebolu’da halk ile konuşma yapıyor ve onlara şöyle hitap ediyor:
Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatte medenidir… Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.
diyor ve evvela bir tarihi gerçeği belirtiyor. Sonra da yeni devrimlerin benimsenmesi için telkinlerde bulunuyor.
Şimdi yukarıda birinci olarak ayırdığımız kısmın üzerinde bazı örnekler verelim… 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de [Türkiye] İktisat Kongresi toplanmıştır. Mustafa Kemal orada şunları söyler: “Tarih, milletimizin itila [yükselme] ve inhitatı [çöküş] esbabını [sebeplerini] ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır.“
Kapitülasyonların Lozan Antlaşması’nda ne kadar çetin münakaşalardan sonra kaldırıldığını biliyoruz… Ve O, kapitülasyonlar üzerinde konuşurken şu tarihi safhaları anlatır:
Fatih zamanında Cenovalılara verilen imtiyazlarla [ayrıcalıklarla] açılan yol, kendisinden sonra daima tevessü etmiştir [genişlemiştir]. Bu imtiyazat, bu istisnaiyet [ayrıcalıklar ve istisnalar], hükümetin en kuvvetli, en azametli zamanında vuku buluyordu, mahza bir Müsaade-i Şahane [padişahın izni], bir İhsan-ı Şahane [padişahın lütfu] olmak üzere vuku buluyordu.
Cümleniz hatırlayabilirsiniz: Kanuni Sultan Süleyman, Venedikliler ile ticaret taahhüdüne girişmeyi, kendi şerefine ve izzet-i nefsine mugayir [aykırı] buldu. Zira onun zihniyetine göre muahede [antlaşma] yekdiğerine müsavi [eşit] milletler arasında yapılırdı. Venedik halkı, Osmanlı Devleti’ne müsavi [eşit] olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya esiri vaziyetinde idi. Binaenaleyh, Zat-ı Şahane [padişah] böyle bir muahede yapamazdı. Fakat ona müsaadatta bulundu [izin verdi]. İşte bu “müsaade” kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Hâlbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi bir kale içinde muhasara olunan [kuşatılan], bütün esbap-ı vesait-i tedafüiyesini [savunma araçlarını] kullandıktan sonra arz-ı teslimiyete mecbur olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi padişahımızın müsaadesi diye tercüme ederek kullanmış bulunuyorlar.
Bir başka örnek: Başkumandan Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasındaki zamanda, İslam tarihi okumaktadır. Her vesile ile rastladığı kimselere bu tarihten sualler sormakta ve kamuoyunu hazırlamaktadır.
Büyük Taarruz neticesinde askeri zafer tamamlanmış ve ülke düşman kuşatmasından kurtarılmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde, 1 Kasım 1922’de çok önemli bir mesele üzerinde çetin müzakereler cereyan etmektedir. Çünkü zafer kazanan Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında, ihaneti sabit olan İstanbul Hükümeti de, Barış Konferansı’na çağrılıyor. Atatürk karar veriyor: “Saltanat hilafetten ayrılacak. Bu suretle, Osmanlı hanedanından devlet reisi olan zat, yalnız din reisi yani halife olarak kalacak.” Gazi Mustafa Kemal’in savaş esnasında okuduğu İslam tarihinin manası şimdi anlaşılacaktır.
Bu meselede Meclis’teki durum, çok karışıktır ve fikirler henüz istenildiği kadar olgun değildir. Heyecanlı ve tarihi bir oturum olan bu toplantıda, bilimsel kanıtlar istenmektedir. Atatürk bu vesile ile tarihten büyük ilham almıştır. Oradaki beyanatı, hilafetin tam tarihini anlatır. Halifeliğin kökenini, görevlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet başkanlığı ile birleşmesini. . . Kısacası bu uzun açıklama bir tarih dersidir, fakat aynı zamanda Meclis’te bulunanların fikirlerinin kendi kararına uymasını sağlamıştır. O açıklamalarında, İslam tarihi içinde halifeliğin geçirdiği devirleri anlattıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na geçişini şu şekilde açıklar:
Selçuk Devleti’nin idaresinde teşeddüt [şiddet] hâsıl olması üzerine Türkler 699 tarih-i hicride Selçuk Devleti yerine, Osmanlı Devleti’ni ihyaen tesis eylediler [yeni bir güç olarak kurdular]. Bu devletin ulularından Yavuz hazretleri 924 tarih-i hicride, Mısır’ı zapt eylediği zaman, orada idam eylediği Mısır hükümdarlarından başka unvanı olan bir zat buldu. Halife sıfatının böyle bir şahsı-ı aciz tarafından kullanılması, âlem-i İslam için şin olduğuna şüphe etmediğinden, o sıfatı, Türkiye devletinin kuvvasına [kuvvetlerine] istinat ettirmek [dayandırmak], ihya ve i’la eylemek [canlandırmak ve yüceltmek] üzere aldı.
Osmanlı Devleti ki 699’da teessüs etmişti [kurulmuştu], Hilafet’i aldığı tarihten ancak elli sene sonrasına kadar tarih-i cihanda [dünya tarihinde] devr-i i’tila [yükselme devri] denilen ve muvaffakiyet-i mütevaliye [üst üste başarılar] ve azime ile mali olan, takriben üç asırlık bir devir yaşadı. Ondan sonra inhilal [dağılma] başlıyor. Devri inhitatın [çöküş devrinin] her safhası Türkiye Devleti’nin hudutlarını biraz daha darlaştırıyor. Türk milletinin maddi ve manevi kuvvetlerini biraz daha fazla taksim ediyor, devletin istiklalini [bağımsızlığını] darbeliyor, arazi, servet, nüfuz ve haysiyet-i millet azami bir süratle mahv ve heba oluyor. Nihayet Al-i Osman’ın otuz altıncı ve sonuncu padişahı Vahdettin’in devri saltanatında Türk milleti, en derin hufre-i esaretin [esaret çukurunun] önüne getiriliyor.
Atatürk, Vahdettin’in hıyanetinden ve şahsi saltanatın zararlarından söz ettikten sonra, katiyetle şunları söylüyor:
Artık, milletin, en makul ve en meşru ve en insani salahiyetini istimal etmek [kullanmak] zamanı geldiğine tereddüt kalmamıştır. Tarih-i cihanda bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osmanlı devleti tesis eden ve bunların hepsini hadisat [olaylar] ile tecrübe eyleyen Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında, bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında memur olduğu, kabiliyet ve kudretle ahz-i mevki etti [yer aldı]. Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün efradı [bireyleri] tarafından müntehip [seçilmiş] vekillerden terekküp eden [oluşan] bir Meclis-i Ali’de [Yüce Meclis’te] temsil etti. İşte o Meclis, “Meclis-i Aliniz”dir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu makam-ı hâkimiyetin hükümetine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Bundan başka bir makam-ı saltanat, bundan başka bir Heyet-i Hükümet yoktur ve olamaz.
Bu sözleri ile Mustafa Kemal, demokrasi esaslarına dayanan yeni Türk devletinin resmen temelini atmış bulunuyor. Bunun neticesinde ilk adım olarak, saltanat kaldırılmış ve hilafet ayrılmıştır. İkinci adım bildiğimiz gibi, 3 Mart 1924’te hilafetin de lağvedilmesidir. Atatürk hilafet meselesini Büyük Nutuk’unda açıklarken şöyle diyor:
Halka sordum, bir devlet-i İslamiye olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini [yetkisini] tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin istiklalini, milletinin hâkimiyetini muhildir [bozar]. Millete şunu da ihtar ettim ki, kendinizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi dünyanın vaziyetini tanımaktaki gafletle, gafillerce uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler artık yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.
Bu suretle halifelik, ömrünü bitirmiş bir teşekkül olarak Büyük Miller Meclisi’nin kararı ile tamamen kaldırılmıştır. Meclis, tarihten aldığı derse göre, bunun · yerine bir yenisini de koymamıştır.
Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki Atatürk, tarih bilgisine çok kuvvetli olarak sahip bulunuyordu. Hayatının her devresinde tarih okumuştur. Tarihin yeni keşifleriyle de derinden ilgilenmiş ve Türk Tarihi bilimine yepyeni bir yol açmıştır. İstiklal Savaşımız sıralarında ise türlü fırsatlarda söylediği sözlerde tarih, bazen ulusal bir heyecan kaynağı oluyor, bazen de, tarihi bilimsel bir konu olarak eline aldığında, en büyük yetki ve açıklıkla konuşuyor. Tarih, yasalaştırmak istediği meseleler için dayanak noktası oluyor. Tarihten deliller getirerek, ikna edici örnekler veriyor, neticelerini gösteriyor. Bozulmuş kurumları yıkarken, onların tarihte geçirmiş oldukları evrelerin bilinmesiyle, ömürlerinin tamam olduğuna inanıyor. Onun için kendisi, bir devlet başkanı olmuştur, fakat asla bir ‘halife’ olmak istememiştir. Çünkü tarihte ve uygulamalarda, siyasi hayat için, halifeliğin büyük bir rolü olmadığını biliyordu. O, yalnız Türklüğün birliğini temin ederek bu devleti kurdu. Panislamcılığın, Pantürkçülüğün birer hayal olduğunu ve tarihte asla gerçekleşmemiş olduğunu anlamıştı. Hayaller ve imparatorluklar peşinde gitmeyi asla istememiştir ve böyle hayalleri milletine telkin etmemiştir. Atatürk, bütün devrimlerinde olduğu gibi, bunda da yapılabilecek işlerin sınırını aşmamıştır.
Bu örnekleri Atatürk’ten aldım, bütün nutuklarını taradım, tarihten bahsettiği kısımlardan bazılarını topladım ve göstermek istedim ki, bir devlet kurucusunun, bir büyük siyaset adamının kişiliğinde, kararlarında tarih bilgisi ne büyük rol oynar ve ulusun kaderini nasıl değiştirebilir?
Tarih bilmenin büyük faydaları her sahada tecrübe edilmiştir. Tarih, siyaset adamlarına lazımdır. Bir kumandanın en çok bileceği şeylerden biri “Harpler Tarihi”dir; her ilim adamı, uğraştığı sahanın tarihini iyi bilirse, yeni keşifler için kendisini o kadar hazır bulur; edebiyatçı tarihten konu ve örnekler alır, bir mimar eski tarihi anıtlardan ilham alırsa, kendisi de bunlar gibi büyük eserler yapabilir. Velhasıl tarihin girmediği saha ve lüzumlu olmayan meslek tasavvur edemiyorum. Ulusal yurt tarihi ise, her bilgimizin temelini oluşturmalıdır.
Yazımı Atatürk’ün, 28 Eylül 1925’te Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde, daima tazeliğini ve dinamizmini koruyan düşüncelerini anlatan şu sözleriyle bitirmek isterim:
Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayatta muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir [en gerçek yol gösterici bilimdir], fendir, ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir [sapkınlıktır]. Yalnız, ilim ve fennin, yaşadığımız her dakikada safhalarının tekâmülünü idrak etmek [evrelerinin gelişimini anlamak] ve terakkiyatını zamanında takip eylemek [ilerlemesini zamanında izlemek] şarttır.
[*] Bu konferans 1 Aralık 1944’te DTCF’de, 8 Ocak 1945’te Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, 31 Mayıs 1966’da ise Kayseri Halkevi’nde verilmiştir.
[Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Yeni Baskıya Hazırlayan: Arı İnan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s.125-137]

13 Mayıs Türk Dil Bayramı

Meşruiyet Kavşağında Milli Devletin Doğuşu: Heyet-i Temsiliye’nin 21 Nisan 1920 Tarihli Tamimi [Genelgesi]

Heyet-i Temsiliye’nin Ankara’da Toplanma Çağrısı: 19 Mart 1920 Tarihli Seçim Genelgesi
En Çok Okunanlar
Türkler ve Zaferleri4 yıl agoAnafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat [Görüşme] (1)
Maarifimizde İstikamet4 yıl agoAİLE KUCAĞINDA VATAN TERBİYESİ
Türk Tarihi4 yıl ago6 EKİM İSTANBUL’UN KURTULUŞ GÜNÜ
Türk Tarihi3 yıl agoKIZI FERİDE HANIMEFENDİ İLE DAMADI MUHİDDİN AKÇOR, İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİMİZİ ANLATIYOR…
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoİSTİKLÂL MARŞI’NIN YAZILIŞI ve MİLLÎ MARŞ OLARAK KABULÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoLOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI
Türk Tarihi3 yıl agoCABER KALESİ [TÜRK MEZARI (MEZAR-I TÜRK)]
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoAli Fuat Cebesoy’un Milli Mücadele Hatıraları’na Göre Amasya Kararları-Amasya Genelgesi











