Tarihi Toplantılar
Nutuk’un Okunması (15–20 Ekim 1927): Tarihin Anlatımı, Cumhuriyetin Hafızası Ve Siyasal Meşruiyet
Published
15 saniye agoon
By
drkemalkocak
Özet
Mustafa Kemal Atatürk’ün 15–20 Ekim 1927 tarihleri arasında Cumhuriyet Halk Fırkası’nın İkinci Büyük Kongresi’nde okuduğu Nutuk, yalnızca Millî Mücadele’nin ve Cumhuriyet’in kuruluşunun anlatıldığı uzun bir siyasi söylev değildir. Aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin çözülüşünden yeni Türk devletinin kuruluşuna uzanan dönemi anlamlandıran, kişiler arasındaki anlaşmazlıkları değerlendiren, geçmişin sorumluluklarını tartışan ve gelecek kuşaklara bir siyasal hafıza aktaran kurucu bir tarih anlatısıdır. Atatürk’ün konuşması altı gün sürmüş, yaklaşık 36 saat 33 dakikada tamamlanmış ve 19 Mayıs 1919’dan 1927’ye uzanan bir zaman dilimini kapsamıştır. Son bölümün Gençliğe Hitabe ile bitirilmesi, tarih anlatısını geçmişin açıklanmasından geleceğin sorumluluğuna taşıyan önemli bir tercihtir. [1]
Bu makalenin temel tezi, Nutuk’un üç görevinin birlikte değerlendirilmesi gerektiğidir: Birincisi, Millî Mücadele ve Cumhuriyet’in kuruluşu hakkında birincil kaynak niteliği taşıyan bir anlatı sunması; ikincisi, 1927’de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın ve yeni devletin siyasal meşruiyetini tarih üzerinden açıklaması; üçüncüsü, sonraki kuşakların geçmişi nasıl hatırlayacağını etkileyen güçlü bir kolektif hafıza çerçevesi oluşturmasıdır. Bununla birlikte eseri eleştirel biçimde incelemek, onun tarihi önemini azaltmak değil; anlatılanlarla belgelenenleri, olaylarla yorumları ve dönemin siyasal ihtiyaçlarıyla tarihi gerçekliği birbirinden ayırmaktır.
Anahtar kelimeler: Nutuk, Mustafa Kemal Atatürk, Millî Mücadele, Cumhuriyet Halk Fırkası, tarih yazımı, siyasal meşruiyet, kolektif hafıza, Gençliğe Hitabe, eleştirel tarihçilik.
Giriş: Bir konuşmadan tarihi hafızaya
15 Ekim 1927 sabahında Ankara’da başlayan ve 20 Ekim’de sona eren Nutuk, Türkiye’nin yakın tarihini anlatan en etkili metinlerden biri hâline gelmiştir. Ancak bu olayın anlamı yalnızca Atatürk’ün altı gün boyunca konuşmuş olmasında aranamaz. Asıl mesele, Millî Mücadele’nin üzerinden sekiz yılı aşkın bir süre geçtikten sonra, savaşın ve devlet kuruluşunun başlıca kişilerinden birinin geçmişi geniş bir siyasal topluluğun önünde yeniden değerlendirmesidir.

Nutuk, olayların meydana geldiği 1919–1927 yıllarının içinden yazılmış sıradan bir günlük değildir. Geçmişteki gelişmelerin sonuçları bilindikten sonra hazırlanmış, belgelerle desteklenmiş ve belirli bir siyasal bakış açısından düzenlenmiş geriye dönük bir anlatıdır. Dolayısıyla metin hem geçmiş hakkında bilgi verir hem de 1927’de geçmişin hangi kavramlarla, hangi kişiler üzerinden ve hangi sebep-sonuç ilişkileri içinde anlaşılması gerektiğine ilişkin bir teklifte bulunur.
Atatürk Ansiklopedisi’nde yer alan Temuçin Faik Ertan’ın incelemesi, eserin hazırlanışını ve altı günlük okunma durumunu ortaya koyarken; Cezmi Eraslan’ın İslâm Ansiklopedisi’ndeki “Nutuk” maddesi, eserin yakın dönem tarihinin temel kaynaklarından biri olarak önemini vurgulamaktadır. [2]
Bu çalışmada şu sorulara cevap aranacaktır:
Nutuk’un okunmasından önce Türkiye’nin siyasal, toplumsal ve kurumsal şartları nasıldır?
Atatürk, 1919–1927 arasındaki olayları hangi anlatı düzeni içinde ele almıştır?
Metindeki kişiler, kurumlar, kavramlar ve semboller hangi anlayışları temsil etmektedir?
Nutuk’un CHP kongresinde okunması, eserin muhatabını ve siyasal anlamını nasıl etkilemiştir?
Nutuk, tarihi belge ile siyasi yorum arasındaki sınır bakımından nasıl değerlendirilmelidir?
Eserin sonraki basımları, eğitim alanındaki kullanımı ve kolektif hafızadaki yeri, Türkiye’nin tarih bilincini nasıl şekillendirmiştir?
Yöntem olarak olay ve içerik analizi, tarihi anlamlandırma, kaynak eleştirisi, tarihi coğrafya ve sosyolojik çözümleme birlikte kullanılacaktır. Dipnot sistemi esas alınacak; ancak farklı baskıların sayfa numaralarının değişebileceği dikkate alınarak doğrulanmamış sayfa numaraları kesin bilgi gibi sunulmayacaktır.
1. Nutuk’un okunmasından önce: 1918–1927 arasında değişen siyasal ve toplumsal zemin
1.1. Osmanlı Devleti’nin çözülüşü ve Millî Mücadele’nin başlangıcı
Nutuk’un başlangıç noktası olan 19 Mayıs 1919, yalnızca Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkış tarihi değildir. Bu tarih, Mondros Mütarekesi sonrasında askerî işgallerin yaygınlaştığı, Osmanlı merkezî yönetiminin otoritesinin zayıfladığı, Anadolu’da yerel direniş örgütlerinin geliştiği ve devletin geleceğine ilişkin farklı siyasal seçeneklerin tartışıldığı bir dönüm noktasını temsil etmektedir.
İstanbul Hükûmeti, saray çevreleri, askerî kadrolar, yerel Müdafaa-i Hukuk örgütleri, Kuvayı Milliye birlikleri ve farklı siyasi eğilimlere sahip aydınlar aynı krize farklı çözümler önermişlerdir. Bağımsızlık, saltanatın korunması, hilafetin geleceği, yabancı devletlerin himayesi ve millî egemenlik gibi meseleler, dönemin siyasal tartışmalarının merkezinde yer almıştır.

Atatürk, Nutuk’un girişinde bu seçenekleri değerlendirirken kendi kararını bağımsızlık hedefiyle ilişkilendirmektedir. Böylece 1919’daki belirsizlikleri, 1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla sonuçlanan tarihi dönemin başlangıç aşaması olarak sunmaktadır.
Burada önemli bir yöntem meselesi ortaya çıkmaktadır: 1919’da henüz sonucu bilinmeyen olaylar, 1927’de sonuçları bilinen bir geçmiş olarak anlatılmaktadır. Bu sebeple Nutuk’taki sebep-sonuç ilişkilerini incelerken, olayların yaşandığı sıradaki belirsizliklerle sonradan meydana gelen tarihi anlamı birbirinden ayırmak gerekmektedir.
1.2. Erzurum ve Sivas kongrelerinden Büyük Millet Meclisine
1919’daki Erzurum ve Sivas kongreleri, yerel direniş hareketlerinin ortak bir siyasi program etrafında birleşmesinde belirleyici rol oynamıştır. Heyet-i Temsiliye, bu örgütlenmenin temsil ve koordinasyon merkezlerinden biri hâline gelmiştir. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisinin Ankara’da açılmasıyla millî egemenlik iddiası yeni bir kurumsal zemine taşınmıştır.
Bu gelişmelerin önemi yalnızca askerî mücadeleyle sınırlı değildir. Anadolu’daki direnişin siyasi temsilini oluşturmak, farklı bölgelerdeki kaynakları bir araya getirmek, askerî kararları meşrulaştırmak ve yeni bir yönetim merkezi kurmak gerekmektedir.
Nutuk, bu aşamaları birbirini takip eden bir kuruluş dönemi içinde değerlendirmektedir. Ancak dönemdeki bütün kişilerin aynı hedefe, aynı zamanda ve aynı yöntemlerle bağlı oldukları varsayılamaz. Millî Mücadele’ye katılan kişilerin amaçları ve Cumhuriyet’in geleceğine ilişkin beklentileri farklılık göstermektedir.
Dolayısıyla Millî Mücadele’nin ortak başarılarını açıklamak kadar, bu mücadele içinde ortaya çıkan görüş ayrılıklarını ve siyasi rekabetleri de araştırmak gerekmektedir.
1.3. Saltanatın kaldırılması, Cumhuriyet’in ilanı ve muhalefet
1922–1927 dönemi, askerî zaferin yeni bir devlet düzenine dönüştürülmesi bakımından belirleyicidir. Saltanatın kaldırılması, Lozan Barış Antlaşması, Cumhuriyet’in ilanı ve halifeliğin kaldırılması, yalnızca yönetim biçiminde yapılan değişiklikler değil; egemenliğin kaynağını, devletin meşruiyetini ve toplumun siyasi kurumlarla ilişkisini yeniden tanımlayan gelişmelerdir.
Bu dönüşüm, Millî Mücadele döneminde birlikte hareket eden kadrolar arasında görüş ayrılıklarının belirginleşmesine de yol açmıştır. Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Rauf Orbay gibi Millî Mücadele’nin önemli isimleriyle Mustafa Kemal arasındaki siyasi ayrışma, yeni rejimin niteliği ve yönetim yöntemleri üzerine tartışmaların bir parçasıdır.
1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmuştur. 1925’teki Şeyh Sait İsyanı sonrasında Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarılmış ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılmıştır. 1926’daki İzmir suikastı soruşturması ve yargılamaları ise siyasi ortamı daha da germiştir.
Cezmi Eraslan’ın değerlendirmesi, bu gelişmelerin Nutuk’un hazırlanma ve okunma bağlamından ayrı düşünülemeyeceğini belirtmektedir. Eserin tarihi açıklama amacı kadar, geçmişte alınan kararları savunma ve yeni rejimin gelişimini meşrulaştırma görevi de bu çerçevede incelenmelidir. [3]
Bu tespit, Nutuk’un yalnızca siyasi hesaplaşma amacıyla yazıldığı anlamına gelmemektedir. Daha isabetli yaklaşım, tarihi açıklama, siyasal savunma, hesap verme ve gelecek kuşakları uyarma amaçlarının aynı metinde birleştiğini kabul etmektir.
2. Nutuk’un hazırlanışı ve okunması: 15–20 Ekim 1927
2.1. Cumhuriyet Halk Fırkası’nın İkinci Büyük Kongresi
Cumhuriyet Halk Fırkası, 9 Eylül 1923’te kurulmuştur. Sivas Kongresi’ni kendi örgütsel geçmişinin başlangıcı olarak değerlendiren parti, 1927’ye kadar yeni bir büyük kongre gerçekleştirmemiştir. Bu sebeple 15 Ekim 1927’de başlayan İkinci Büyük Kongre hem parti örgütünün yenilenmesi hem de Cumhuriyet’in kuruluşunun siyasi bakımdan değerlendirilmesi açısından önemlidir. [4]
Kongre, bugün Cumhuriyet Müzesi olarak bilinen ve o tarihte yeni tamamlanan TBMM binasında toplanmıştır. Bu mekân tercihi anlamlıdır: Millî Mücadele’nin siyasi merkezini temsil eden Ankara, aynı zamanda yeni rejimin geçmişinin anlatıldığı ve geleceğinin tartışıldığı bir sahnedir.

Mustafa Kemal Paşa önce kongrenin açılış konuşmasını yapmıştır. Parti çalışmaları ve tüzük değişiklikleri ele alındıktan sonra Nutuk’un okunmasına geçilmiştir. Kongre tüzüğünde Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik ve Laiklik ilkelerinin yer alması da Nutuk’un okunduğu dönemde parti kimliğinin yeniden tanımlandığını göstermektedir. [5]
Böylece iki dönem aynı kongrede buluşmuştur: Bir yandan parti kurumsal ilkelerini belirginleştiriyor, diğer yandan partinin önderi, Millî Mücadele’den Cumhuriyet’e uzanan tarihi kendi değerlendirmesiyle açıklamaktadır.
2.2. Altı günlük kronoloji
15 Ekim
Cumartesi
Samsun’dan Sivas Kongresi’ne
Millî Mücadele’nin başlangıç şartları, İstanbul Hükûmeti, işgaller, kurtuluş seçenekleri ve millî örgütlenmenin ilk aşamaları.
16 Ekim
Pazar
Sivas sonrasından Osmanlı Mebusan Meclisi seçimlerine
Millî teşkilatlanmanın genişlemesi, İstanbul’la ilişkiler ve siyasi temsil meselesi.
17 Ekim
Pazartesi
Büyük Millet Meclisinin açılışına giden gelişmeler
İstanbul’un işgali, millî iradenin yeni bir merkezde temsil edilmesi ve Meclisin kuruluş şartları.
18 Ekim
Salı
Meclis hükûmetinden askerî zaferlere
Yeni yönetimin örgütlenmesi, askerî ve diplomatik mücadele, Birinci ve İkinci İnönü savaşlarına uzanan gelişmeler.
19 Ekim
Çarşamba
Askerî zaferlerden Lozan’a
Büyük Taarruz, Mudanya Mütarekesi ve bağımsızlığın uluslararası alanda tanınmasına giden gelişmeler.
20 Ekim
Perşembe
Lozan sonrası ve Gençliğe Hitabe
Cumhuriyet’in kuruluşundan sonraki siyasi gelişmelerin değerlendirilmesi ve genç kuşaklara tarihi sorumluluk çağrısı.
Kronoloji, Atatürk Ansiklopedisi’ndeki Nutuk incelemesi ile TDV İslâm Ansiklopedisi’ndeki tarihi çerçeve esas alınarak özetlenmiştir. [6]
Bu kronoloji, Nutuk’un yalnız bir olaylar listesi olmadığını ortaya koymaktadır. Anlatı, başlangıçtaki belirsizliklerden örgütlenmeye, örgütlenmeden askerî başarıya, askerî başarıdan uluslararası tanınmaya ve son olarak Cumhuriyet’in korunması sorumluluğuna doğru ilerlemektedir.
2.3. Süre, ses ve dinleyici
Nutuk’un yaklaşık 36,5 saat boyunca okunması, siyasi hitabetin fizik ve zaman boyutunu da önemli hâle getirmiştir. Bu kadar uzun bir konuşmanın dinleyiciler üzerindeki etkisi yalnızca sözcüklerin içeriğinden kaynaklanmamakta; tekrar, vurgu, anlatının kesintisizliği ve konuşmacının olayların merkezinde bulunmuş olmasındandır.
Kongrede parti delegeleriyle birlikte milletvekilleri, devlet görevlileri ve dönemin siyasi çevrelerinden kişiler bulunmaktadır. Bu sebeple ilk dinleyici kitlesi, Türkiye toplumunun tamamıyla özdeş değildir. Metin doğrudan belirli bir siyasi kongrede okunmuş, daha sonra basılarak çok daha geniş bir okuyucu kitlesine ulaştırılmıştır. [7]
Bu ayrım önemlidir. Kongredeki dinleyicinin siyasi konumu ile daha sonraki kuşakların okur olarak metinle kurduğu ilişki aynı değildir. İlkinde konuşma, canlı bir siyasi olaydır; ikincisinde ise incelenebilen, yeniden basılabilen, yorumlanabilen ve eğitimde kullanılabilen bir tarih metnine dönüşmüştür.
3. İçerik ve vaka analizi: Nutuk’un tarihi anlatı yapısı
3.1. Başlangıç: Millî Mücadele’nin zorunluluk olarak sunulması
Nutuk’un ilk bölümünde Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da karşılaştığı siyasi, askerî ve toplumsal şartları değerlendirmektedir. İşgaller, ordunun durumu, İstanbul Hükûmetinin tutumu, farklı kurtuluş önerileri ve Anadolu’daki millî örgütlenme ihtiyacı, bu başlangıç çerçevesinin temel unsurlarıdır.
Anlatının merkezinde, bağımsızlık mücadelesinin hangi şartlarda ve hangi kararlarla başlatıldığı sorusu bulunmaktadır. Mustafa Kemal Paşa, farklı kurtuluş seçeneklerini karşılaştırırken kendi tercihinin bağımsızlığa dayandığını vurgulamaktadır. Böylece başlangıçta karşılaşılan karmaşık durum, millî egemenliğe yönelen bir siyasi karar süreci olarak anlamlandırılır.
Eleştirel değerlendirme: Bu anlatı, Millî Mücadele’nin amaçlarını ve karar mekanizmalarını anlamak için temel bir kaynaktır. Bununla birlikte 1919’daki bütün siyasi seçeneklerin, o sırada bilinen bilgiler ve mevcut imkânlar çerçevesinde değerlendirilmesi gerekmektedir.
3.2. Örgütlenme: Yerel direnişten ulusal egemenliğe
Erzurum ve Sivas kongreleri, Heyet-i Temsiliye ve TBMM’nin açılması, anlatının ikinci ana eksenini teşkil etmektedir. Bu aşamada tarihi özne yalnızca Mustafa Kemal değildir; kongre delegeleri, yerel direniş örgütleri, askerî komutanlar, milletvekilleri ve farklı toplumsal çevreler de gelişmelerin parçasıdır.
Ancak Nutuk’un anlatım merkezi, bu çok kişili süreci birleştiren ve kararlar arasında süreklilik kuran liderliktir. Mustafa Kemal, kişisel kararlarını millî hareketin örgütlenmesi ve siyasi iradenin teşekkülüyle ilişkilendirmektedir.
Bu yaklaşımın iki önemli sonucu bulunmaktadır:
Millî Mücadele, dağınık direnişlerin toplamı olmaktan çıkarak ortak siyasi hedefe yönelen bir hareket olarak görünmektedir.
Mustafa Kemal’in liderliği, olayları açıklayan temel unsurlardan biri hâline gelmektedir.
Bu yorum tarihi olarak önemlidir; fakat yerel örgütlerin, toplumsal dayanışma ağlarının ve farklı komutanların katkılarını bağımsız biçimde inceleme gereğini ortadan kaldırmamaktadır. Liderlik ile kolektif eylem, birbirinin alternatifi değil, birlikte araştırılması gereken unsurlardır.
3.3. Askerî mücadele: Savaşın siyasi kuruluşla ilişkisi
Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz gibi askerî gelişmeler, Nutuk’ta bağımsızlık mücadelesinin dönüm noktalarıdır. Bu olaylar yalnızca cephede kazanılan başarılar olarak değil, yeni devletin siyasi ve diplomatik hareket alanını genişleten gelişmeler olarak değerlendirilmektedir.
Askerî zaferlerin ardından Mudanya Mütarekesi ve Lozan Barış Antlaşması gelmektedir. Böylece savaş alanındaki sonuçlar, diplomatik müzakereler ve uluslararası tanınma ile ilişkilendirilmektedir.
Bu bakımdan Nutuk, askerî tarih ile siyasi tarih arasındaki bağı incelemek için elverişlidir. Ancak savaşların sonuçlarını yalnızca liderlerin kararlarıyla açıklamak yeterli değildir. İnsan gücü, ikmal, ulaşım, haberleşme, coğrafya, ekonomik kaynaklar, yerel halkın katkısı ve karşı tarafın stratejik tercihleri de analize katılmalıdır.
3.4. Cumhuriyet’in kuruluşu: Askerî zaferden yeni rejime
Nutuk’un önemli bir bölümü, askerî mücadelenin ardından devletin kurumsal ve siyasi dönüşümüne ayrılmaktadır. Saltanatın kaldırılması, Cumhuriyet’in ilanı ve yeni yönetim anlayışının geliştirilmesi, bu anlatının yalnızca son aşaması değil, Millî Mücadele’nin anlamını yeniden belirleyen gelişmelerdir.
Buradaki temel mesele, bağımsızlığın kazanılmasının ardından egemenliğin kim tarafından ve hangi kurumlar aracılığıyla kullanılacağıdır. Millî egemenlik ilkesi, TBMM’nin kuruluşunda somutlaşırken Cumhuriyet’in ilanıyla devletin yönetim biçiminin açık ifadesi hâline gelmiştir.
Bununla birlikte Millî Mücadele’ye katılmış olmak, Cumhuriyet’in kuruluş yöntemleri veya sonraki inkılaplar konusunda bütün kişilerin aynı görüşte bulunduğu anlamına gelmemektedir. Bu sebeple yeni rejimin ortaya çıkışı hem kurumsal dönüşüm hem de siyasi uzlaşmazlıklar tarihi olarak ele alınmalıdır.
3.5. 1926’ya uzanan değerlendirme: Geçmişin hesaplaşmaya dönüşmesi
Nutuk’un kapsamı, 1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla sona ermez. Metin, 1926 yılı ortalarına ve bazı baskılarda anlatının sonlandığı dönemin farklı biçimlerde ifade edilmesine konu olan gelişmelere kadar uzanmaktadır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, eski mücadele arkadaşlarıyla yaşanan ayrılıklar ve İzmir suikastı dönemi, eserin siyasi bağlamını anlamak bakımından önemlidir. [8]
Bu bölümde geçmişin anlatılması, aynı zamanda yakın dönemdeki siyasi kararların açıklanması, yaşananların gerekçelerini görünür kılmaktadır. Mustafa Kemal, kendi değerlendirmesini tarihi bir çerçeveye yerleştirirken rakiplerinin tutumlarını da yorumlamaktadır.
Eleştirel tarihçilik açısından burada üç düzeyi ayırmak gerekmektedir:
- Olay: Bir siyasi örgütün kurulması, kapatılması veya bir yargılamanın yapılması.
- Belge: Olayın meydana geldiğini, kararın alındığını veya kişiün belirli bir görüş bildirdiğini gösteren kayıt.
- Yorum: Olayın hangi sebepten meydana geldiği, kişilerin hangi amaçlarla hareket ettiği ve bunların tarihi anlamı hakkındaki değerlendirme.
Bir olayın belgelenmiş olması, ona ilişkin bütün yorumların aynı ölçüde doğrulanmış olduğu anlamına gelmemektedir. Özellikle siyasi sorumluluk ve niyet atıfları, karşılaştırmalı kaynak incelemesi gerektirmektedir.
4. Kavramlar, semboller ve anlamları
Nutuk’un etkisi yalnızca anlattığı olaylardan değil, olayları açıklamak için kullandığı kavramlardan da kaynaklanmaktadır. Aşağıdaki tablo, metnin ana kavramlarını tarihi işlevleriyle birlikte ele almaktadır.
| Kavram veya sembol | Nutuk içindeki işlevi | Eleştirel inceleme sorusu |
| Millî egemenlik | Yönetme yetkisinin millete ait olduğu düşüncesini temellendirir. | Millet iradesi hangi kurumlar ve temsil mekanizmaları aracılığıyla ifade edilmiştir? |
| Bağımsızlık | Mücadelenin temel hedefini tanımlar. | Askerî, ekonomik ve diplomatik bağımsızlık arasındaki ilişki nasıl kurulmuştur? |
| Millet | Farklı toplum kesimlerini ortak siyasi özne olarak birleştirir. | Milletin sınırları ve temsil biçimi nasıl tanımlanmıştır? |
| Cumhuriyet | Yeni devletin yönetim biçimini ve meşruiyetini ifade eder. | Cumhuriyet’in ilanı öncesindeki alternatifler ve siyasi itirazlar nasıl ele alınmıştır? |
| İnkılap | Devlet ve toplum düzenindeki köklü değişimi anlamlandırır. | Değişimin yöntemleri, toplumsal maliyetleri ve farklı gruplar üzerindeki etkileri nelerdir? |
| Vesika / belge | Anlatının doğrulanabilirliğini ve siyasi savunmasını destekler. | Belge hangi amaçla seçilmiş, nasıl aktarılmış ve hangi kayıtlarla karşılaştırılmıştır? |
| Gençlik | Cumhuriyet’in gelecekteki koruyucusu olarak konumlandırılır. | Geçmişten geleceğe aktarılan sorumluluk nasıl yorumlanmıştır? |
| Ankara ve TBMM | Millî egemenliğin kurumsal ve coğrafi merkezini temsil eder. | Yeni merkez, taşra ve eski başkent İstanbul ile nasıl ilişki kurmuştur? |
Bu kavramlar birbirinden bağımsız değildir. Millî egemenlik, millet ve Cumhuriyet arasında bir meşruiyet zinciri kurulurken; bağımsızlık ve inkılap, bu siyasi düzenin kuruluş dönemini açıklayan kavramlara dönüşmektedir.
Özellikle “belge” kavramının iki yönü üzerinde durulmalıdır. Belgeler, anlatının doğrulanmasına yardımcı olur; ancak belge seçimi, sıralanışı ve yorumlanışı da anlatının kuruluşunun parçasıdır. Dolayısıyla belge içeren bir metin kendiliğinden tarafsız hâle gelmez. Belgelerin başka kayıtlarla karşılaştırılması ve hangi sorulara cevap vermek için kullanıldığının açıklanması gerekir.
5. Kişiler ve kurumlar: Temsil ettikleri anlayışlar ve değerler

5.1. Mustafa Kemal Atatürk: Lider, tanık ve anlatıcı
Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuk içindeki konumu çok katmanlıdır. O, anlattığı olayların önemli bir bölümüne doğrudan katılmış bir siyasi ve askerî liderdir; aynı zamanda geçmişteki kararları değerlendiren anlatıcı ve Cumhuriyet’in kuruluşunu açıklayan siyasi öznedir.
Bu konum, esere büyük bir tarihi değer kazandırmaktadır. Başka kaynaklarda bulunmayan karar dönemleri, görüş ayrılıkları ve kişisel değerlendirmeler onun anlatımı sayesinde araştırılabilmektedir. Fakat aynı konum, eleştirel incelemeyi de gerekli kılmaktadır: Bir olaya katılmış olmak, olayın bütün yönlerini görmüş olmakla; kendi kararını açıklamak da bu kararın bütün sonuçlarını tarafsız biçimde değerlendirmekle aynı değildir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün liderlik anlatısı, bireysel irade ile kolektif siyasi eylem arasındaki ilişkiyi de gündeme getirmektedir. Devletin kuruluşunu tek kişinin iradesine indirgemek, kurumların, yerel direnişlerin ve toplum kaynaklarının katkısını görünmez kılabilmektedir. Buna karşılık liderliğin etkisini bütünüyle ihmal etmek de kararların merkezî rolünü açıklamakta yetersiz kalabilmektedir.
5.2. Türkiye Büyük Millet Meclisi: Millî iradenin kurumu
TBMM, Millî Mücadele’nin siyasi temsil merkezi ve yeni devletin kurumsal temelidir. Nutuk’ta Meclis, millî iradenin somutlaştığı yapı olarak anlam kazanmaktadır.
Bununla birlikte Meclisin yalnızca bir birlik sembolü olarak ele alınması yeterli değildir. Meclis içindeki tartışmalar, farklı siyasi gruplar, karar alma dönemleri ve yürütme organıyla ilişkiler de incelenmelidir. Millî egemenlik, soyut bir ilke olmanın ötesinde, temsil ve karar mekanizmaları aracılığıyla işleyen bir siyasi düzendir.
5.3. Cumhuriyet Halk Fırkası: Siyasi örgüt ve tarih anlatısının zemini
Nutuk’un bir parti kongresinde okunması, metnin kurumsal bağlamını belirlemektedir. Kongre, yalnızca konuşmanın gerçekleştirildiği yer değil, siyasi geçmişin parti kimliği ve rejimin geleceğiyle ilişkilendirildiği ortam niteliğine sahiptir.
CHP’nin 1927’deki tüzük düzenlemeleri, Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik ve Laiklik ilkelerini parti kimliğinin merkezine yerleştirmiştir. Bu bağlamda Nutuk, Millî Mücadele’nin geçmişini anlatırken aynı zamanda yeni rejimin hangi ilkeler üzerinden anlaşılması gerektiğine ilişkin bir çerçeve sunmuştur.
Bu durum, eserin değerini azaltmamakta; ancak metnin yalnızca kişisel hatırat veya tarafsız bir tarih kitabı olarak okunamayacağını göstermektedir.
5.4. Eski mücadele arkadaşları ve siyasi muhalefet
Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Rauf Orbay gibi isimler, Millî Mücadele’nin kuruluş aşamalarında önemli roller üstlenmiş, sonraki yıllarda ise Mustafa Kemal’le siyasi ayrılıklar yaşamışlardır.
Bu kişilerin tarihi konumlarını yalnızca Nutuk’taki değerlendirmeler üzerinden belirlemek yöntem bakımından sakıncalıdır. Kendi hatıratları, yazışmaları, dönemin gazeteleri, Meclis tutanakları ve resmî belgeler birlikte incelenmelidir.
Karşılaştırmalı okuma, aynı olayın farklı kişiler tarafından nasıl anlamlandırıldığını ortaya koymaktadır. Bir kişinin siyasi muhalif hâline gelmesi, önceki hizmetlerini geçersiz kılmadığı gibi Millî Mücadele’ye katkıda bulunmuş olması da sonraki siyasi tercihlerinin eleştirilemeyeceği anlamına gelmez.
5.5. Halk ve yerel toplumsal kişiler
Nutuk’un temel siyasi öznesi millettir. Bununla birlikte halk, anlatıda her zaman kendi sesini doğrudan duyuran, kendi düşüncelerini bağımsız biçimde ifade eden bir topluluk olarak yer almamaktadır. Çoğu zaman siyasi kararların, direniş hareketlerinin ve liderliğin etkilediği geniş bir toplumsal bütün olarak temsil edilmektedir.
Bu sebeple köylüler, işçiler, kadınlar, esnaf, yerel dinî önderler, aşiretler, göçmenler ve cephe gerisinde çalışanlar gibi kişilerin tarihi deneyimleri ayrıca araştırılmalıdır. Yerel basın, belediye kayıtları, hatıratlar, yardım kampanyaları, nüfus ve iktisat verileri, bu toplumsal boyutun anlaşılmasına katkıda bulunabilir.
Buradaki temel soru, milletin tarihi özne olarak anılmasıyla toplumun farklı kesimlerinin kendi sesleriyle tarihe katılmaları arasındaki farktır.

6. Tarihi coğrafya: Samsun’dan Ankara’ya, Ankara’dan Lozan’a
Nutuk’un coğrafyası, yalnızca olayların meydana geldiği yerlerin sıralanmasından ibaret değildir. Mekân, siyasi otoritenin kurulmasını, askerî kaynakların örgütlenmesini ve yeni devletin merkezinin teşekkül ettmesini etkileyen tarihi bir unsurdur.
Samsun — başlangıç ve temas alanı
19 Mayıs 1919, Millî Mücadele’nin başlangıç simgesidir. Samsun’un Karadeniz kıyısındaki konumu, İstanbul’dan Anadolu’ya geçişi ve bölgedeki askerî-siyasi şartları anlamak bakımından önemlidir.

Erzurum ve Sivas — siyasi örgütlenme
Kongreler, bölgesel direnişlerin ortak hedefler çevresinde birleşmesi için zemin teşkil etmiştir. Coğrafi uzaklıkların, ulaşım imkânlarının ve yerel siyasi ağların bu örgütlenmedeki etkisi ayrıca değerlendirilmelidir.
Ankara — siyasi merkez ve kurumlaşma
Ankara’nın TBMM’ye ev sahipliği yapması, Millî Mücadele’nin siyasi merkezini teşkil etmiştir. Şehrin demiryolu bağlantıları, Anadolu içindeki konumu ve askerî-idari ağları, başkent oluşunun tarihi arka planının parçalarıdır.

Lozan — uluslararası diplomasi
Lozan, askerî mücadelenin diplomatik müzakere ve uluslararası tanınma boyutunu temsil etmektedir. Böylece anlatı, Anadolu’daki direniş alanından uluslararası diplomasi merkezine uzanmaktadır.
Bu coğrafi çerçeve, üç farklı ölçeğin birlikte ele alınmasını gerektirmektedir:
- Yerel ölçek: Kasabalar, köyler, kongre merkezleri, yerel direniş örgütleri ve halkın gündelik deneyimleri.
- Ulusal ölçek: Ankara’daki karar mekanizmaları, cepheler arası koordinasyon, TBMM ve devletin kurumsallaşması.
- Uluslararası ölçek: İşgal politikaları, diplomatik ilişkiler, askerî destekler ve Lozan görüşmeleri.
Bu ölçeklerden yalnızca birine odaklanmak, dönemin bütününü açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Ankara’daki kararların etkisini anlayabilmek için taşradaki uygulamalar; yerel direnişin başarısını açıklayabilmek için de ulusal koordinasyon ve uluslararası şartlar birlikte incelenmelidir.
7. Tarih sosyolojisi: Millet, liderlik ve toplumsal dönüşüm
7.1. Milletin siyasi özne hâline gelmesi
Nutuk’ta millet, yalnızca ortak bir geçmişi paylaşan insan topluluğu değildir; bağımsızlık mücadelesinin ve yeni devletin meşruiyetinin temel kaynağıdır. Bu anlayış, hanedan merkezli egemenlikten millî egemenlik ilkesine geçişin anlatı tarzında ifadesidir.
Ancak milletin siyasi özne hâline gelmesi, toplumdaki bütün kesimlerin aynı ölçüde karar süreçlerine katıldığı anlamına gelmemektedir. Temsil, katılım ve siyasi güç arasındaki ilişki tarihi belgeler üzerinden araştırılmalıdır.
7.2. Liderlik ve kolektif eylem
Mustafa Kemal Atatürk’ün anlatısı, liderliğin karar alma ve siyasi hedefleri birleştirme gücünü vurgulamaktadır. Bununla birlikte Millî Mücadele’nin toplumsal temelleri, çok sayıda kişinin ve kurumun katkısını gerektirmiştir.
Bu açıdan iki indirgemeci yaklaşımdan kaçınmak gerekmektedir. Birincisi, bütün başarıyı tek bir lidere bağlamaktır. İkincisi, liderliğin belirleyici etkisini yok sayarak dönemi kendiliğinden gelişen bir toplumsal hareket gibi değerlendirmektir.
Daha güçlü açıklama, liderlik ile kolektif eylemin hangi şartlarda birbirini tamamladığını; hangi durumlarda ise çatıştığını incelemektir.
7.3. Savaşın toplumsal maliyetleri
Siyasi ve askerî anlatılar çoğu zaman zaferler, kararlar ve komutanlar üzerinde yoğunlaşmaktadır. Ancak savaşın toplumsal maliyetleri; nüfus hareketleri, üretim kayıpları, yoksulluk, ailelerin dağılması, sağlık meseleleri ve yerel ekonomilerdeki dönüşüm üzerinden de araştırılmalıdır.
Nutuk, bu alanlarda soru üretmek için önemli bir başlangıç kaynağıdır; fakat savaşın bütün toplumsal deneyimini tek başına temsil etmemektedir. Yerel arşivler, nüfus istatistikleri, belediye kayıtları, hatıratlar ve ekonomik verilerle desteklenmesi gerekmektedir.
7.4. Yeni devlet ve yeni vatandaşlık anlayışı
Cumhuriyet’in kuruluşu, devletin meşruiyet kaynağındaki değişim kadar vatandaşlık anlayışının yeniden düzenlenmesiyle de ilgilidir. Nutuk’un millî egemenlik, bağımsızlık ve Cumhuriyet kavramları, yeni siyasi topluluğun kendisini nasıl tanımladığını anlamak açısından önem taşımaktadır.
Bununla birlikte ideallerle uygulamalar arasında ayrım yapılmalıdır. Bir siyasi ilkenin metinde savunulması, o ilkenin toplumsal hayatta her yerde ve aynı biçimde gerçekleştiğini ispatlamaz. Bunun için hukuk düzeni, eğitim politikaları, yerel yönetimler, seçimler ve vatandaşların deneyimleri ayrıca incelenmelidir.
8. Yansımalar ve tepkiler: Nutuk’un okunmasından yayınlanmasına
8.1. Kongre ortamındaki karşılık
Nutuk ilk olarak parti kongresinde dinleyicilere sunulmuştur. Konuşmanın uzunluğu, siyasi içeriği ve anlatıcının olaylara doğrudan katılmış olması, eseri sıradan bir kongre konuşmasından ayırmaktadır.
Bununla birlikte kongredeki dinleyicilerin tepkilerini yalnızca sonraki yıllarda meydana gelen anma geleneğinden hareketle açıklamak doğru değildir. Alkışlar, konuşma sırasındaki tutumlar, kongre tutanakları ve dönemin gazete haberleri ayrı ayrı incelenmelidir. Sonraki yıllardaki resmî saygı ve anma biçimleri, 1927’deki bütün dinleyicilerin düşüncelerinin doğrudan delili sayılamaz.
8.2. Basım, dağıtım ve erişim
Nutuk, 1927 tarihli ilk baskılarında Arap harfleriyle Osmanlı Türkçesi olarak yayımlanmıştır. Eserin basım ve dağıtım süreci 1928 yılına kadar devam etmiştir. Daha sonra Latin harfli baskılar ve farklı düzenlemeler yapılmıştır. 1934’teki üç ciltlik baskı, metnin ve belgelerin yeni harflerle okura sunulmasında önemli bir aşamadır. [9]
Bu dönem, eserin topluma erişimini anlamak bakımından önemlidir. Bir metnin tarihi etkisi yalnızca yazıldığı veya ilk kez okunduğu tarihle belirlenmez; hangi baskılarla, hangi okur gruplarına, hangi dil ve alfabe aracılığıyla ulaştığı da belirleyicidir.
İlk baskının eski harflerle yapılması, sonraki kuşakların esere erişiminde alfabe değişiminin etkisini gündeme getirmiştir. Latin harfli basımlar, sadeleştirmeler ve açıklamalı edisyonlar erişimi kolaylaştırırken metnin dili, terminolojisi ve yorumlanma biçimi üzerine yeni tartışmalar doğurmuştur.
8.3. Yurt içi ve yurt dışındaki değerlendirmeler
Nutuk, yalnızca Türkiye’de değil, yabancı diplomatik çevrelerde ve basında da ilgi görmüştür. TDV İslâm Ansiklopedisi’nde aktarılan değerlendirmeler, İngiliz ve Avusturyalı diplomatların eserin siyasi içeriğiyle ilgilendiklerini ve onu yeni Türkiye’nin kuruluşunu açıklayan bir metin olarak değerlendirdiklerini göstermektedir. [10]
Bu ilgi, eserin uluslararası önemini gösterse de yabancı diplomatların değerlendirmeleri tarafsız birer hüküm olarak kabul edilmemelidir. Her diplomatik rapor, yazıldığı ülkenin dış politika öncelikleri, bilgi kaynakları ve dönemin uluslararası ilişkileri içinde okunmalıdır.
8.4. Tarih yazımı ve kolektif hafıza
Nutuk, sonraki tarih yazımında hem temel bir kaynak hem de tartışılan bir tarih anlatısı/hikayesi olarak yer almıştır. Birçok araştırmacı, Millî Mücadele’nin siyasi ve askerî gelişmelerini incelerken eserden yararlanmıştır. Öte yandan metnin siyasi niteliği, lider merkezli anlatısı ve rakip kişiler hakkındaki değerlendirmeleri, farklı tarih yazımı yaklaşımlarının inceleme konusu olmuştur.
Bu iki durum birbirine aykırı değildir. Bir metin hem son derece değerli bir tarihi kaynak hem de eleştirel biçimde incelenmesi gereken bir siyasi anlatı olabilir.
Kolektif hafıza açısından Nutuk, belirli olayları, kişileri ve kavramları ortak tarih bilincinin merkezine yerleştirmiştir. Ancak kolektif hafıza yalnızca bu eserden meydana gelmez; okul kitapları, törenler, anıtlar, aile anlatıları, basın, popüler kültür ve yerel tarih çalışmaları da geçmişin hatırlanma biçimini etkilemektedir.
9. Gençliğe Hitabe: Geçmişin geleceğe devredilmesi
Nutuk’un 20 Ekim 1927’de Gençliğe Hitabe ile sona ermesi, eserin anlatı yapısının en önemli özelliklerinden biridir. Konuşma, geçmişte yaşanan olayları açıklamakla kalmaz; bu geçmişin gelecekte nasıl korunması gerektiğine ilişkin bir sorumluluk tanımlamaktadır.
Gençliğe Hitabe’de bağımsızlık ve Cumhuriyet, yalnızca geçmişte kazanılmış değerler olarak değil, gelecekte korunması gereken siyasi kazanımlar olarak sunulmaktadır. Böylece tarihi anlatı, bir sorumluluk aktarımına dönüşmektedir.
Buradaki temel semboller üç başlıkta toplanabilir:
- Gençlik: Geçmişten devralınan değerlerin gelecekteki taşıyıcısı.
- Cumhuriyet: Korunması gereken siyasi düzen ve millî egemenliğin kurumsal biçimi.
- Kudret ve sorumluluk: Geleceğin yalnızca geçmişin mirasına bağlı olmadığı, yeni kuşakların iradesiyle de şekilleneceği düşüncesi.
Hitabe, tarih eğitimi bakımından iki farklı biçimde ele alınabilir. Bir yaklaşım, metni Cumhuriyet’in temel değerlerini aktaran bir yurttaşlık metni olarak okumaktadır. Diğer yaklaşım ise hitabenin yazıldığı dönemi, siyasi dilini ve tarihi şartlarını sorgulayarak metnin farklı kuşaklarda nasıl yorumlandığını incelemektedir.
Bu iki yaklaşım birlikte yürütülebilir. Tarihi metnin taşıdığı değerleri anlamak, onu tarihi bağlamından koparmayı gerektirmez. Aynı şekilde eleştirel inceleme de metnin tarihi etkisini veya toplum için taşıdığı anlamı yok saymak zorunda değildir.
10. Eleştirel tarih yöntemiyle Nutuk’u okumak
Nutuk’un tarihi değerini belirlemek için onu ne tartışılmaz bir hakikat metni ne de yalnızca siyasi propaganda ürünü olarak değerlendirmek yeterlidir. Eser, dönemin olaylarına katılmış bir liderin anlatısını, belge kullanımını, siyasi amaçlarını ve sonraki kuşaklar üzerindeki etkisini birlikte incelemeyi gerektirmektedir.
10.1. Kaynak eleştirisinin temel ölçütleri
1. Kaynağın niteliği
Nutuk, olayların yaşandığı sırada tutulmuş kesintisiz bir günlük değil, sonradan hazırlanmış bir anlatıdır. Yazarın olaylara katılmış olması önemli bir avantajdır; ancak geriye dönük değerlendirmeler içerdiği unutulmamalıdır.
2. Belge ve yorum ayrımı
Metinde aktarılan telgraflar, yazışmalar ve resmî kayıtlar ile bu belgelerden çıkarılan siyasi sonuçlar ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Belgenin gerçekliği kadar seçilme ve yorumlanma biçimi de önemlidir.
3. Karşılaştırmalı okuma
Nutuk’ta adı geçen kişilerin hatıratları, TBMM zabıtları, dönemin gazeteleri, askerî kayıtlar ve diplomatik belgelerle karşılaştırma yapılmalıdır. Birbirine aykırı anlatılar, otomatik olarak birinin bütünüyle doğru, diğerinin bütünüyle yanlış olduğunu göstermez.
4. Dönemin şartlarını dikkate alma
Bir kişinin kararını değerlendirirken o sırada sahip olduğu bilgi, yetki, kaynak ve seçenekler dikkate alınmalıdır. Sonucu bilerek geçmişteki kişileri yargılamak, tarihi bağlamı gözden kaçırabilir.
5. Sessizliklerin incelenmesi
Metinde hangi kişi ve toplumsal grupların ayrıntılı biçimde anlatıldığı, hangilerinin sınırlı yer tuttuğu veya hiç yer almadığı araştırılmalıdır. Ancak bir konunun metinde bulunmaması, tek başına kasıtlı biçimde gizlendiğini ispatlamaz.
10.2. Nutuk’un temel tezlerinin sınanması
| Araştırma sorusu | Başvurulabilecek kaynaklar |
| Millî Mücadele’nin başlangıç kararları nasıl alındı? | Nutuk, telgraflar, kongre tutanakları, dönemin hatıratları |
| Millî egemenlik düşüncesi nasıl kurumsallaştı? | TBMM zabıtları, kanunlar, kongre kararları |
| Komutanlar arasındaki ayrılıklar nasıl gelişti? | Nutuk, Kazım Karabekir ve Ali Fuat Cebesoy’un hatıratları, yazışmalar |
| Cumhuriyet’in ilanı hangi siyasi tartışmalar içinde gerçekleşti? | Meclis tutanakları, gazeteler, siyasi hatıratlar |
| İzmir suikastı nasıl yorumlandı? | Mahkeme kayıtları, dönemin basını, resmî belgeler ve hatıratlar |
| Halkın ve yerel örgütlerin katkısı neydi? | Yerel basın, belediye kayıtları, Müdafaa-i Hukuk belgeleri, sözlü ve yazılı tanıklıklar |
| Nutuk sonraki kuşakları nasıl etkiledi? | Farklı baskılar, ders kitapları, eğitim programları, anma ve yayın faaliyetleri |
Bu karşılaştırma yöntemi, Nutuk’u yalnızca doğrulanan bilgiler için başvurulan bir kaynak olmaktan çıkarmaktadır. Eserin anlatı yapısını, tarihi hafızayı nasıl kurduğunu ve siyasi meşruiyetin hangi kavramlarla açıklandığını araştırmanın da temelini oluşturmaktadır.
11. Nutuk’un tarih eğitimindeki yeri
Nutuk, Türkiye’de yakın tarih öğretimi bakımından hem içerik hem de yöntem açısından önemlidir. Millî Mücadele’nin siyasi aşamalarını, devlet kuruluşunu ve Cumhuriyet’in ilk yıllarını bir arada ele alması, öğrencilerin olaylar arasında bağlantı kurmasına yardımcı olabilir.
Ancak metnin eğitimde kullanılması, yalnızca belirli bölümlerin ezberletilmesi veya tek bir yorumun benimsetilmesi biçiminde sınırlandırılmamalıdır. Tarih eğitimi, öğrencinin kaynakları incelemesini, farklı açıklamaları karşılaştırmasını ve delille yorum arasındaki ayrımı kavramasını sağlamalıdır.
Bu amaçla şu uygulamalar geliştirilebilir:
Belge karşılaştırması: Nutuk’ta aktarılan bir telgrafın aslı, ilgili TBMM tutanağı ve başka bir kişinin hatıratı birlikte okunabilir.
Zaman çizelgesi: 1919–1927 arasındaki olaylar, olayların meydana geldiği tarihle Atatürk’ün onları anlattığı tarih ayrıştırılarak gösterilebilir.
Kişi analizi: Mustafa Kemal, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve diğer kişilerin belirli bir olay hakkındaki değerlendirmeleri karşılaştırılabilir.
Mekân analizi: Samsun, Erzurum, Sivas, Ankara ve Lozan arasındaki bağlantılar harita üzerinde incelenebilir.
Söylem analizi: “Millet”, “bağımsızlık”, “egemenlik”, “inkılap” ve “Cumhuriyet” kavramlarının farklı bölümlerdeki işlevleri araştırılabilir.
Hafıza analizi: 1927’de okunan metin ile sonraki baskılar ve ders kitaplarında öne çıkarılan bölümler karşılaştırılabilir.
Bu yaklaşım, Nutuk’un tarihi önemini azaltmamaktadır. Aksine öğrencilerin eseri yalnızca otoriteye dayalı bir metin olarak değil, tarihi bilgi üretiminde incelenebilen bir kaynak olarak kavramalarını sağlamaktadır.
Sonuç
15–20 Ekim 1927 tarihleri arasında okunan Nutuk, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemini anlatan bir eser olmanın ötesinde, geçmişin siyasi anlamını belirleyen ve gelecek kuşaklara tarihi sorumluluk aktaran kurucu bir metindir. Samsun’dan Ankara’ya, Anadolu’daki direnişten askerî zaferlere, Lozan’dan Cumhuriyet’in kurumlaşmasına uzanan anlatısı, Millî Mücadele’yi ve yeni devletin ortaya çıkışını belirli bir bütünlük içinde açıklamaktadır.
Eserin önemi, üç temel düzeyde ortaya çıkmaktadır. İlk olarak Nutuk, 1919–1927 dönemine ilişkin önemli bilgiler, belgeler ve birinci elden değerlendirmeler sunmaktadır. İkinci olarak 1927’nin siyasi ortamında, Cumhuriyet’in kuruluşunu ve liderliğin rolünü açıklayan bir meşruiyet anlatısı ortaya koymaktadır. Üçüncü olarak Gençliğe Hitabe aracılığıyla geçmişin korunması sorumluluğunu geleceğe yöneltmekte/yüklemektedir.
Bununla birlikte tarihi anlatının bütünlüğü, dönemin karmaşıklığını ortadan kaldırmamalıdır. Millî Mücadele, yalnızca tek bir kişinin kararlarıyla değil; yerel örgütlenmelerin, askerî kadroların, Meclisin, toplum dayanışmasının ve uluslararası şartların etkileşimiyle şekillenmiştir. Cumhuriyet’in kuruluşu da yalnızca bir zaferin doğal sonucu değil, farklı siyasi seçeneklerin tartışıldığı, kurumların yeniden kurulduğu ve ciddi görüş ayrılıklarının yaşandığı bir dönemdir.
Bu sebeple Nutuk’u eleştirel tarih yöntemiyle okumak, onun anlatısını reddetmek veya olduğu gibi kabul etmek arasında seçim yapmak değildir. Asıl amaç, metnin hangi olayları nasıl açıkladığını, hangi belgeleri kullandığını, kişileri hangi ölçütlerle değerlendirdiğini ve sonraki kuşakların tarih bilincini nasıl etkilediğini ortaya koymaktır.
Sonuç olarak Nutuk’un tarihi değeri, yalnızca Millî Mücadele’nin nasıl kazanıldığını anlatmasında değil, Cumhuriyet’in nasıl anlamlandırıldığını göstermesinde de yatmaktadır. Eser, bir yandan geçmişin birincil kaynaklarından biri, diğer yandan tarih yazımının, siyasal meşruiyetin ve kolektif hafızanın incelenebileceği temel bir araştırma nesnesidir.
Dipnotlar
[1] Temuçin Faik Ertan, “Atatürk’ün Nutuk Adlı Eseri,” Atatürk Ansiklopedisi, 30 Aralık 2020; Cezmi Eraslan, “Nutuk,” TDV İslâm Ansiklopedisi, 2007, s. 276–278.
[2] Ertan, “Atatürk’ün Nutuk Adlı Eseri”; Eraslan, “Nutuk.”
[3] Eraslan, “Nutuk,” s. 276–278.
[4] “Atatürk’ün Nutuk Adlı Eseri,” Atatürk Ansiklopedisi, ilgili madde; “Nutuk,” TDV İslâm Ansiklopedisi.
[5] Eraslan, “Nutuk,” s. 276–278.
[6] Ertan, “Atatürk’ün Nutuk Adlı Eseri”; Eraslan, “Nutuk.”
[7] İstanbul Aydın Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezi, “Nutuk”.
[8] Eraslan, “Nutuk,” s. 276–278.
[9] Eraslan, “Nutuk,” s. 276–278.
[10] Eraslan, “Nutuk,” s. 276–278.
Kaynakça
Mustafa Kemal, Nutuk, Türk Tayyare Cemiyeti, Ankara, 1927.
Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt: I 1919-1920, Türk Devrim Tarihi, Enstitüsü, MEB Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1970.
Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt: II 1920-1927, Türk Devrim Tarihi, Enstitüsü, MEB Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1969.
Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt: III Vesikalar, Türk Devrim Tarihi, Enstitüsü, MEB Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1969.
Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 19, Nutuk I (1927), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2006
Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 20, Nutuk II (1927), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2007
Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 21, Nutuk III Vesikalar (1927), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2007
Süleyman Tüzün, “Büyük Nutuk’un Yurt İçi ve Yurt Dışı Basımları”, Atatürk Ansiklopedisi, 5 Ocak 2021.
Sevim Yılmaz Önder, “Nutuk’un Dil ve Üslup Özellikleri”, Atatürk Ansiklopedisi, 9 Mart 2021.
Temuçin Faik Ertan, “Atatürk’ün Nutuk Adlı Eseri”, Atatürk Ansiklopedisi, 30 Aralık 2020.
Akçura Oğlu Yusuf, “Nutuk”, Türk Tarih Encümeni Mecmuası, Yeni Seri Cilt: I, Sayı: 1 (Haziran-Ağustos 1929), İstanbul, 1929, s. 1-25.
Burak Sülün, “Nutuk ve Türk Devrimi: Tarih, Yazım Süreci ve Okunması”, Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, Cilt: 8, Sayı: 1 (31 Temmuz 2024), s. 59-85.
You may like

Hâkimiyet-i Milliye Gazetesine Göre Mudanya Mütarekesi (11 Ekim 1922): Diplomasi, Askerî Güç, Millî Egemenlik ve Basının Tarih İnşası

Hâkimiyet-i Milliye Gazetesine Göre İstanbul’un Kurtuluşu (Öncesi, Anı ve Sonrası)

Türk Tarihinde Ekim Ayı: Olgu ve Olaylar Üzerinden Eleştirel Bir Tarih İncelemesi

Sivas Kongresi Beyannamesi: Millî İrade, Vatan, Egemenlik ve Siyasal Meşruiyetin İnşası

EMİRDAĞLI DELİ BATTAL’IN MİLLÎ MÜCADELE’DEKİ FAALİYETLERİ

NUTUK’TA BÜYÜK TAARRUZ VE BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ

Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa’dan
Samsun’da Öğretmenlere Nutuk
(22 Eylül 1924)
Giriş
Her türlü külfet ve nimet dengesizliğine rağmen öğretmenlik mesleğini sevgi, heyecan, hoşgörü ve saygı değerleriyle bütünleştirerek idealist bir anlayışla yaşayan ve yaşatan meslektaşlarımın “Öğretmenler Günü”nü tebrik ederim…
Osmanlı Devleti döneminde, asiler dahi öğretmenlerine el kaldırmamış, öğretmeninin tavsiye ve telkini ile isyanı bastırmakla görevli kişilere teslim olmuşlardır.
1923-1938 döneminde milletvekili maaşlarının az olduğu ve artırılması gerektiği gündeme gelmiş ve artış oranı Atatürk’e sorulmuştur. Merhum Atatürk’ün verdiği cevap akıl sahiplerine ibret vericidir, insana, eğitim-öğretime ve öğretmene verilen değerin çarpıcı sonucudur:
Artış, öğretmen maaşını geçmesin!..
Gazi Mustafa Kemal Paşa, 24 Mart 1923’te Kütahya Sultanisi’nde Öğretmenlere yaptığı konuşmada “Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri milletin istikbalini [geleceğini] yoğuran irfan ordusu. Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir, feyizlidir, muhteremdir; fakat bu iki ordudan hangisi daha kıymetlidir, hangisi yekdiğerine müreccahtır [tercih edilir]. Şüphesiz böyle bir tercih yapılamaz, bu iki ordunun ikisi de hayatidir.” sözleriyle Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk Eğitim Ordusunun önemini ve vazgeçilmezliğini ifade etmiştir. Savunma ve Eğitim Bakanlıklarının önünde yer alan “Milli” sıfatının anlam ve öneminin kaynağı açıkça anlaşılmaktadır.
O halde Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının sosyal ve ekonomik hakları ne ise Türk Eğitim Ordusu mensuplarının sosyal ve ekonomik hakları da öyle olmalıdır.
Başta Başöğretmen Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Türk Milli Eğitimine hizmet etmiş öğretmen, yönetici ve müfettişlerimizden fani âlemden baki âleme göç edenlere Yüce Tanrı’dan rahmet niyaz eder, minnet ve şükranlarımı sunar; yaşayanlara sağlık, mutluluk, başarı ve huzur dolu ömürler dilerim.
***

Samsun: 23 [Eylül 1924] (A. A.) – Reisicumhur Hazretleri 22 Eylül’de [1924] Samsun’da kıtaat-ı askeriyeyi [askeri kıtaları], kışlaları teftiş etmiş ve gördüğü intizam ve talim ve terbiyenin mükemmeliyetinden beyan-ı memnuniyet [memnuniyetlerini beyan] etmişler[dir]. Badehu [ondan sonra] bütün Samsun muallime ve muallimlerinin toplandığı İstiklal Ticaret Mektebi’ne gidilerek orada Gazi Paşa Hazretleri’nin şerefine verilen bir çay ziyafetinde pek samimi iki saat geçirilmiştir. Ziyafete piyano refakatiyle talebe tarafından teganni olunan [söylenen] milli şarkılarla başlanmış ve bir muallime ve üç muallim tarafından nutuklar irat olunmuştur. Reisicumhur Hazretleri cevaben bütün samiini [dinleyicileri] pek teheyyüç [heyecanlandıran] ve mütehassis eden atideki [aşağıdaki] nutku irat buyurmuşlardır:
“Muhterem Hanım, Muhterem Beyefendiler,
Bu çay ziyafetini tertip edenlere suret-i mahsusada [özel olarak] teşekkür ederim. Bu vesile beni Samsun’un çok münevver [aydın] bir muhitinde bulundurmuş oldu. Bu vesile, beni dimağları [beyinleri] ilim ve fen ile müzeyyen [süslü], kıymetli insanlardan mürekkep [meydana gelen] bir heyetin huzurunda bulunmakla pek mesut etti.
Efendiler, dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit [yol gösterici] aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir [sapkınlıktır]. Yalnız, ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının tekâmülünü [gelişmesini] idrak etmek ve terakkiyatını [ilerlemelerini] zamanında takip eylemek şarttır.

Bin, iki bin, binlerce sene evvelki ilim ve fen lisanının çizdiği düsturları, şu kadar bin sene sonra bugün aynen tatbike çalışmak elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir. Çok mesut bir his ile anlıyorum ki, muhataplarım bu hakikatlere nüfuz etmişlerdir. Mesudiyetim yükseliyor. Şununla ki, muhataplarım taht-ı talim ve terbiyelerinde [talim ve terbiyeleri altında] bulunan yeni nesli de bu hakikatin nurlarıyla doğuşuna müessir [etkili] ve amil [etken] olacak surette yetiştireceklerini vaat eylemişlerdir. Bu, cümlemiz [hepimiz] için iftihara değer bir noktadır.
Muhterem efendiler, hemşiremiz hanımefendi ve ondan sonra beyanatta bulunan
muhterem ve hassas arkadaşlarımız uzak maziyi çok güzel işaretle tavzih ettiler [açıkladılar]. Yakın mazinin acılarını da hakikaten kalpleri dilhun edecek [kan ağlatacak] tarzda beyan buyurdular. Bu vesile ile şahsıma çok teveccühatta [teveccühkâr] bulunmak nezaketini ibraz buyurdular [gösterdiler]. Bu teveccühatın [teveccühlerin] samimi kalplerden çıkması itibariyle şüphesiz çok memnunum, mütehassisim ve müteşekkirim. Yalnız sizden olan bir şahsa sizden fazla ehemmiyet atfetmek, her şeyi bir ferd-i milletin [milletin bir ferdinin] şahsiyetinde temerküz ettirmek [toplamak], maziye [geçmişe], hale [bugüne], istikbale [geleceğe], bütün bu edvara [devirlere] ait bir heyet-i içtimaiye [toplum] mesailinin [meselesinin] tavzih [açıklanmasını] ve tebarüzünü [ortaya konulmasını], bu yüksek bir heyet-i içtimaiyenin [topluluğun] münferit [tek başına, mütevazi] bir şahsiyetinden beklemek, elbette ki layık değildir; elbette ki lazım değildir.
Muhterem kardeşler! Memleket ve milletin hayat ve atisine [geleceğine] olan muhabbet ve hürmetimden dolayı huzurunuzda bir nokta-ı hakikati [hakikat noktasını dinleyiciler] izaha mecburum.
Vatandaşlar, vatanınızda herhangi bir şahsı, istediğinizi sevebilirsiniz! Kardeşiniz gibi, arkadaşınız gibi, babanız gibi, evladınız gibi, sevgiliniz gibi sevebilirsiniz. Fakat bu sevgi sizi, mevcudiyet-i milliyenizi [milli mevcudiyetinizi/milli varlığınızı], bütün muhabbetlerinize rağmen, herhangi bir şahsa, herhangi bir sevdiğinize vermeye saik olmamalıdır [sevk etmemelidir]. Bunun aksine hareket kadar büyük hata olamaz. Ben, mensup olduğum büyük milletimin böyle bir hatayı artık irtikâp etmeyeceğine [işlemeyeceğine] dair kemal-i itimat [tam itimat] sahibi olmakla müsterih [gönlüm/içim rahat] ve müftehirim [iftihar ediyorum].
Arkadaşlar, ben ve benim gibi birçok vatandaşlar, kardeşler, bundan beş, beş buçuk sene evvel vatan ve millet ümitsiz bir felakete düştüğü zaman, muvazzaf [vazifeli] oldukları, vicdan, namus, haysiyet hissiyle mükellef bulundukları vazifeyi yapmak mevkiinde kaldılar. Bunu bittabi yapacaklardı. Yapmaları mecburi idi, vicdani idi, insani idi, namusu milli [milli namus] icabı idi. Ben bu mukaddes esasların haricinde hareket edebilir miydim?
Efendiler, elbette edemezdim. Türk milletinin hakiki hiçbir ferdi bu icabatın [icapların] haricinde hareket edemezdi. Ben elbette bu acı manzara karşısında vicdanımın emirlerine muhalif, namusu milliyemizin [milli namusumuzun] hilafında [karşısında/aykırı] hareket edemezdim. Mensubiyetiyle [mensubu olmakla] müftehir bulunduğum [iftihar ettiğim] yüksek heyet-i içtimaiyenin [toplumun] yüksek haysiyetine elbette münafi [aykırı] hareket edemezdim.
Bence mensup olmakla müftehir bulunduğum milletin hiçbir ferdi bu icab-ı namustan [namus icabından] asla inhiraf etmemiştir [ayrılmamıştır]. Eğer bundan müstesna gösterilenler varsa, emin olunuz aziz ve namuskâr vatandaşlar; onların kalp ve vicdanı milletimizin müşterek vicdan-ı tenezzühünden [temiz vicdanından] hiç ilham alamamış, kapkara, sefil vicdanlardır.
Efendiler, bizim milletimiz derin, büyük bir maziye sahiptir. Milletimizin hayat-ı asarını [hayat eserlerini] düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı-yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil [denk] olan büyük Türk devrine kavuşturur. Bütün bu edvara [devirlere] dikkat buyurunuz, Türk kendi ruhunu, benliğini, hayatını unutmuş, nereden geldiği belirsiz birtakım reislerin şuursuz vasıtası olmak mevkiine düşmüştür. Türk milleti kendi benliğini, kendi dimağını, kendi ruhunu unutur gibi olmuş ve bütün mevcudiyetiyle herhangi bir maksada, neticesi zillet olan, esaret olan, fisebilillah [karşılık beklemeksizin] köle olmaya müncer olan [götüren] hakir bir hedefe sürüklenmiştir. Millet maatteessüf [ne yazık ki] bu hal-i gafleti [gaflet halini] çok sürdürdü. Bu yüzden her türlü sefaletlere ve mahkûmiyetlere uğramaktan kendini kurtaramadı. Bütün bu tebaiyetleri; aldığı gayr-i milli [milli olmayan] terbiyenin icabatı [icapları] olduğunu fark etmeksizin, mehakim [sağlam] bir terbiyenin eseri olduğu kanaatiyle tatbik ediyordu. Esas-ı terbiye [terbiyenin esası], hedef ve mahiyet-i terbiye [terbiyenin hedefi ve mahiyeti] ne büyüktür. Bu hususta istikamet yanlış ise ve koskoca bir millet emniyet ve itimat ettiği kitaplardan şahit göstererek, rehber olduklarını iddia edenlerin sözlerine inanarak yürürse ve bu yürüyüş istikameti kendilerini mahv ve izmihlale [yok olmaya] düşürürse, kabahat; bu istikameti takip eden nezih, ahlaklı, fedakâr, rehberlerine itimat eden zavallı halktan ziyade, rehberlere ait değil midir?
Efendiler, söz söyleyen arkadaşlarımızdan biri bana nereden ilham ve kuvvet aldığımı sordu. Bu sualine [sorusuna] kısa bir cevap vermek isterim. Bilirim ki, bugünkü intibahı [uyanışı], düne, maziye medyunuz [borçluyuz]. Her halde babalarımızın, analarımızın, mürebbilerimizin; ruh ve dimağlarımızın [beyinlerimizin] inkişafında [gelişiminde] feyizli tesirleri vardır. Gerçi biz, belki burada bulunanların kâffesi [tamamı] dünyaya geldiğimiz zaman bu topraklar üzerinde yaşayanlarla beraber, kahhar [kahredici] bir istibdadın pençesi içinde idik. Ağızlar kilitlenmiş gibi idi. Muallimler, mürebbiler yalnız bir noktayı dimağlara yerleştirmeye mecbur tutulmakla idi: Benliğini, her şeyini unutarak bir heyulaya boyun eğmek, onun kulu, kölesi olmak. Bununla beraber, tahattur etmek [hatırlamak] lazımdır ki, o tazyik altında dahi, bizi bugün için yetiştirmeye çalışan hakiki ve fedakâr muallimler ve mürebbiler eksik değildi. Onların bize verdikleri feyiz elbette esersiz kalmamıştır. Şimdi burada bir zatıâliye tesadüf ettim. O, benim rüştiye birinci sınıfında muallimim idi. Bana henüz iptidai [temel] şeyleri öğretirken istikbal [gelecek] için ilk fikirleri de vermişti.

Efendiler, izah etmek istiyorum ki, ilk ilham ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından, terbiyesinden alınır. Bu ilhamatın [ilhamların] mazhar-ı inkişaf [gelişmeye mazhar] olması, millet ve memlekete hizmet edebilecek kudret ve kabiliyeti bahşedebilmesi için, millet ve memlekete büyük ve derin alaka yaratan fikir ve duygularla her an takviye olunmak lazımdır. Bu fikir ve duyguların menba [kaynağı] bizzat memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne [eğilimine] temas etmek ve onun icabatına [icaplarına] mevcudiyetini hasretmeyi hareket düsturu bilmek, hakiki yolda yürüyebilmek için yegâne esastır. Bir milletin efradında [fertlerinde] hâkim olması, riayet edilmesi icap eden milletin müşterek arzusu, ortak fikridir. Bir insan memleket ve milletine nafi [faydalı] bir iş yaparken, gözünden bir an uzak bulundurmamaya mecbur olduğu düstur milletin hakiki temayülüdür [eğilimidir].
Binaenaleyh [dolayısıyla] efendiler, arkadaşımızın sorduğu ilham ve kuvvet kaynağı milletin kendisidir. Milletin müşterek [ortak] temayülünün [eğiliminin], umumi [genel] fikri olduğunu münkir [inkâr eden] olanlar da vardır. Bu gibileri cümleniz [hepiniz] çok işitmişsinizdir. Bu gibiler, memleket ve milletle alakasız ve gafil insanlardır. Memleketimizin ve milletimizin başına gelmiş olan bunca felaketler hiç şüphe etmemelidir ki, bu gafil insanların memleketin talih ve iradesini ellerinde tutmuş olmalarından ileri gelmiştir.
Efendiler, bir heyet-i içtimaiyenin [toplumun] mutlaka müşterek [ortak] bir fikri vardır. Eğer bu her zaman ifade ve izhar [1] edilmiyorsa [ortaya konulmuyorsa], onun adem-i mevcudiyetine [mevcut olmadığına] hükmolunmamalıdır. O, fiiliyatta behemehâl [mutlaka] mevcuttur. Varlığımızı, istiklalimizi [bağımsızlığımızı] kurtaran bütün afal [fiiller] ve harekât [hareketler], milletin müşterek fikrinin, arzusunun, azminin yüksek tecellisi eserinden başka bir şey değildir.
Arkadaşlar, bugün vasıl olduğumuz [ulaştığımız] netice şüphe yok, çok şayan-ı memnuniyet [memnuniyet] ve ümid-i bahşdır [ümit vericidir]. Fakat bu memnuniyeti mahfuz tutabilmek için, ümitleri saha-ı fiiliyata [fiiliyat sahasına] koyabilmek için bundan sonra dikkat edilecek noktalar da çoktur. Son söz söyleyen hoca efendinin beyanatından ilham alarak arz edeyim ki, en mühim, en esaslı nokta terbiye meselesidir. Terbiyedir ki, bir milleti hür, müstakil [bağımsız], şanlı, ali bir heyet-i içtimaiye [yüksek bir toplum] halinde yaşatır veya bir milleti esaret ve sefalete terk eder.
Efendiler, terbiye kelimesi yalnız olarak kullanıldığı zaman herkes kendince maksut bir medlule [kast olunan bir manaya] intikal eder. Tafsilata girişilirse terbiyenin hedefleri, maksatları tenevvü eder [çeşitlilik gösterir]. Mesela dini terbiye, milli terbiye, beynelmilel [milletlerarası] terbiye. Bütün terbiyelerin hedef ve gayeleri başka başkadır. Ben burada yalnız yeni Türk Cumhuriyeti’mizin yeni nesle vereceği terbiyenin milli terbiye olduğunu katiyetle ifade ettikten sonra diğerleri tevakkuf etmeyeceğim [üzerinde durmayacağım]. Yalnız işaret etmek istediğim manayı kısa bir misal ile izah edeceğim.
Efendiler, yeryüzünde üç yüz milyonu mütecaviz [aşkın] İslam vardır. Bunlar ana baba, hoca terbiyesiyle terbiye ve ahlak almaktadırlar. Fakat maalesef hakikat-i hadise [hadisenin hakikati] şudur ki, bütün bu milyonlarca insan kitleleri şunun veya bunun esaret veya zillet zincirleri altındadır. Aldıkları manevi terbiye ve ahlak onlara bu esaret zincirlerini kırabilecek meziyet-i insaniyeyi [insani meziyeti] verememiştir, veremiyor. Çünkü terbiye hedefleri milli değildir.
Efendiler, milli terbiyenin ne demek olduğunu bilmekte artık herhangi bir tenevvüş [karışıklık] kalmamalıdır. Bir de milli terbiye esas olduktan sonra, onun lisanını, usulünü, vasıtalarını da milli yapmak zarureti gayr-i kabulü münakaşadır [münakaşa kabul etmez]. Milli terbiye ile inkişaf [geliştirilmek] ve ila [yükseltilmek] edilmek istenilen genç dimağları [beyinleri] bir taraftan da paslandırıcı, uyuşturucu, hayali zevaitle [lüzumsuz şeylerle] doldurmaktan dikkatle içtinap etmek [kaçınmak] lazımdır.
Hoca efendi bu fikrini izah için “Vettini vezzeytuni ilah…” ayetini kendince tefsir ettiler [yorumladılar]. İncir ve zeytin çekirdeğinden düstur çıkardılar. Birindeki kesire [çokluğa] diğerindeki vahdeti [tekliğe] işaret ettiler. Ayetin medlulü [manası] bu mudur, değil midir, bir şey demeyeceğim. Yalnız bu seyahatim esnasında tesadüfen bu ayetin manasını ben diğer bir hoca efendiden sormuştum.
Bunun için yarım saat kadar mütalaaya [düşünmeye/araştırmaya] ihtiyaç olduğunu söyledi. Ömrünü medariste [medreselerde] ulum-ı diniye [dini ilimler] tedris ve tedrisiyle [okumak ve okutmakla] geçiren bir zat bir kitabın bir satırını Türkçe ifade edebilmek için böyle bir ihtiyaç dermeyan ederse [öne sürerse], millet, efrad-ı millet [milletin fertleri] ne desin? Onun için efendiler, genç neslin beyni yorulmadan, onun her şeyi ahz [almaya] ve özümlemeye müsait [yatkın] elvahı hakikat izleriyle tezyin olunmalıdır [süslenmelidir].
Muhterem efendiler, bu içtimada [toplantıda] söylenen sözler o kadar hissiyatıma, rikkatime mucip [sebep] oldu ki, samiimde [kulağımda] o kadar ilahi bir ahenk vücuda getirdi ki, bunu bozmamak için bir kelime bile telaffuz etmek niyetinde değildim. Fakat huzurunuzun ruhumda hâsıl ettiği gayr-i kabil-i zapt [zapt edilemez] haz ve his beni beyan-ı hissiyat ve efkâra [hissiyat ve fikrimi beyana] sevk etti. Beni dinlemek zahmetine katlandığınızdan, cümlenize [hepinize] teşekkürler ederim.”
Ziyafetten avdetinde halk pek müteheyyiç ve hassas on binlerce kitleler halinde fenerlerle şehri dolaştıktan sonra Reisicumhur Hazretlerinin ikametgâhları önünde toplanmışlar ve Gazi Hazretlerini şiddetle alkışlamışlardır. Halktan birisi Samsunluların Reisicumhur Hazretlerine hissiyat-ı tazimkaranesini arz etmiş ve Gazi Paşa Hazretleri teşekkür etmişlerdir. Halk saatlerce şehrin sokaklarını dolaşarak icray-ı şadımani eylemişlerdir. [2]
DİPNOTLAR
[1] Hâkimiyet-i Milliye, 25 Eylül 1924, No: 1230, s. 1, sütun: 3-5
[2] Hâkimiyet-i Milliye, 25 Eylül 1924, No: 1230, s. 2, sütun: 4
file:///C:/Users/admin/Downloads/0208.pdf
[1, 2] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 17 (1924-1925), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2005, s. 44-48
Tarihi Toplantılar
GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN ADANA ÇİFTÇİLERİYLE HASBIHALİ [SOHBETİ, SÖYLEŞİSİ] ( 16 MART 1923) (2)
Published
3 yıl agoon
Mayıs 10, 2023By
drkemalkocak
GİRİŞ
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Gazi Mustafa Kemal [ATATÜRK] önderliğinde gerçekleştirilen Türk İstiklal Harbi/Milli Mücadele’den sonra kurulmuştur. Türk Milletinin bağımsızlığını kazanmasından sonra Gazi, zaman zaman yurt gezilerine çıkmıştır. Bu gezilerinde, Millî Mücadele sırasında düşmana karşı omuz omuza birlikte mücadele ettiği milleti ile daha yakından temas kurma imkânına kavuşmuştur. Gezilerinden, uzun süren harplerden yeni çıkmış olan halka moral vermiş, yeni kurulan “Türk Milletinin/Milli Kültürümüzün” muasır medeniyetler seviyesine ulaşması için yapılması gerekenler hakkında, kulluk/kölelikten kurtularak hürriyetine kavuşan vatandaşları bilgilendirmiş, yapılan inkılâpların uygulanışını görmüş ve yapılacak inkılâplarla hakkında kamuoyu oluşturmuştur. İhtiyaç duyduğu kamuoyu desteğini sağladığına kanaat getirdikten sonra, yapmak istediği inkılâpları Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunmuş ve uygulamaya/hayata geçirmiştir.
Bu geziler, Gazi’i görmek isteyen Türk halkı tarafından büyük bir sabırsızlıkla beklenmiştir. Nitekim geziler öncesinde zaman zaman Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği tarafından karşılama töreni yapılmaması istenmesine rağmen kadını-erkeği, genci-yaşlısı bütün Türk halkı, Gazi’ye olan sevgi ve saygısını göstermek için büyük bir heyecan ve coşkuyla geçeceği yollar üzerine toplanmıştır. Halkın ilgisinden ziyadesiyle memnun olan Gazi, gittiği her yerde özellikle vatandaşlarla yüz yüze görüşebileceği ve fikir alışverişinde bulunabileceği belediye, okul, Cumhuriyet Halk Fırkası, Türk Ocağı ve diğer kurum ve kuruluşları ziyaret etmiştir. Bu görüşmelerin katkısıyla halkın beklentileri hükümet programlarında ve uygulamalarında anlamını ve yerini bulmuştur. Bu sebeple Gazi’nin yurt gezileri, genellikle önemli siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel değişim ve gelişmelerin yaşandığı/yaşanacağı günlerin öncesi veya sonrasında gerçekleşmiş olması bakımından anlamlıdır.
Gazi Mustafa Kemal, Türk İstiklal Harbi/Millî Mücadele’nin zaferle neticelenmesinden sonra başta Adana olmak üzere güney vilâyetlerini kapsayan ilk gezisine 13 Mart 1923’te çıkmıştır. Gezi esnasında Gazi’ye bir buçuk ay önce [29 Ocak 1923] evlendiği Latife Hanım, Eskişehir mebusu Hüsrev Sami [KIZILDOĞAN], Adana mebusu Zamir Damar [ARIKOĞLU], Konya mebusu Refik [KORALTAN], Siirt mebusu Mahmud [SOYDAN], Gaziantep mebusu Kılıç Ali [KILIÇ], Başyaveri Salih [BOZOK], Yaveri Muzaffer [KILIÇ], Muhafız Birliği Kumandanı İsmail Hakkı [TEKÇE], Dr. Yüzbaşı Asım, Yeni Gün Gazetesinden İsmail Habib [SEVÜK], Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi Sahibi Recep Zühdü [SOYAK], Şebinkarahisar mebusu Mehmet Emin [YURDAKUL] ile birkaç kişi daha refakat etmiştir.
Gazi Mustafa Kemal, yurt gezileri kapsamında Adana’yı üçü cumhuriyetin ilanından önce, altısı ilan edildikten sonra olmak üzere dokuz defa ziyaret etmiştir. Cumhuriyetin ilanından önce Adana’ya ilk defa 31 Ekim 1918’de Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı görevini devralmak için, müteakiben Millî Mücadele yıllarında gerçekleştirilen Pozantı Kongresi’ne başkanlık etmek üzere gelmiştir. Gazi’nin gerçek anlamda ilk Adana ziyareti 15 Mart 1923’te gerçekleşmiştir. Cumhuriyet’in ilanından sonraki ilk ziyareti ise 13 Ocak 1925’te Adana Belediyesi’nin kendisine vereceği hemşehrilik beratı sebebiyle olmuştur. Bunu, 16 Mayıs 1926, 16 Şubat 1931, 28 Ocak 1933, 19 Kasım 1937 ve Hatay meselesi sebebiyle yapmış olduğu 24 Mayıs 1938’deki ziyaretleri takip etmiştir.
Aşağıda, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın 15 Mart 1923’te başlayan Adana seyahatinde kendisine eşlik eden Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi Sahibi Recep Zühdü [SOYAK]’ın kaleminden “GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN ADANA SEYAHATİ”nin, “GAZİ MUSTAPA KEMAL PAŞA’NIN ADANA ÇİFTÇİLERİYLE HASBIHALİ” adlı, Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nin 21 Mart 1923 tarihli nüshası 1 ve 2. sayfalarında yayımlanan bölümü, Osmanlı Türkçesinden çevirilerek sunulmuştur.
***
Arkadaşlar, bir hükûmet iyi midir, fena mıdır? Hangi hükûmetin iyi veya fena olduğunu anlamak için, hükûmette gaye nedir? Bunu düşünmek lazımdır. Hükûmetin iki hedefi vardır: Biri milletin mahfuziyeti [korunması], ikincisi milletin refahını temin etmek. Bu iki şeyi temin eden hükûmet iyi, edemeyen fenadır. Eski Osmanlı hükûmet bu iki gayeyi temin etmiş midir? Bu suale [soruya] kemali katiyetle [kesinlikle] verilecek cevap menfidir [olumsuzdur]. O hükûmet bir defa milleti muhafaza edemediği gibi daima ve daima kırdırmıştır. Bilir misiniz, yalnız son kırk beş seneden beri Yemen’de mahvolan askerlerimiz ve dönmeyen evlatlarımızın adedi bir buçuk milyona karibdir [yakındır]. Balkanlar’ı, Suriye’yi, şurayı burayı düşününüz.
Birçok yerlerde bekçilik yapmak için öldürülen hadsiz hesapsız evlatlarımızı düşününüz. O hükûmetin bu milleti nasıl doğrattığını anlarsınız. O hükûmet birinci gayesini yapamadı. Bari ikinciyi yaptı mı; bari kalanlar mesut ve zengin midir? Bunu hiç düşünmeye mahal yok. Maatteessüf [ne yazık ki], memleket baştan nihayete kadar harabezardır [harabeliktir]. Her yerde baykuşlar ötüyor. Milletin yolu yok, serveti yok, hiçbir şeyi yok. Bütün millet acınacak bir fakrı sefalet içindedir.
İşte eski hükûmet tarzı milleti bu halde bıraktı. Çiftçi arkadaşlar, herkes sizler gibi vicdanlı, saf ve nezih kalpli olsaydılar, onlara eski hükûmetin fenalığını anlatmayı zaid addederdim [lüzumsuz sayardım]. Fakat kendisini malumatlı zanneden birtakım akılsız ahmaklar, vicdansız hainler var. Bunlar, benim fena olarak izah ettiğimi, size iyi olarak anlatacaklardır. Onlara verilecek cevabın ne olması lazım geldiğini sizlere terk ediyorum.
Şimdiki şekli hükûmetimiz [hükûmet şeklimiz], bizim için en iyi ve en muvafık [uygun] olanıdır. Henüz üç buçuk dört yaşında olan bu hükûmetin, bu müddet zarfında yaptığını vahidi kıyas [ölçü] olarak alınız ve aynı vahidi [ölçüyle] bundan sonrayı da tedkik edin [inceleyin]. Bu tarzı hükümetin [hükûmet tarzının] dört senede ne yaptığını düşününce, bundan sonra da ne yapabileceğini anlarız. Dört senelik kısa bir zaman içinde mevcudiyeti milliyemizi [milli mevcudiyetimizi], şerefimizi, haysiyetimizi kurtardık. Bütün dünyaya karşı yalnız bugünkü mevcudiyetimizi muhafaza ile kalmadık, asırların omuzlarımıza yüklettiği seyyiatı [suçları] da temizledik ve onların faili olmadığımızı cihanı beşeriyete [insanlık dünyasına] fiilen ispat ettik. Vak’a [gerçi] bu tarzı hükümet, bu kısa müddet içinde milleti müreffeh ve mesut yapamadı. Bin türlü mihnet ve meşakkatler içinde ilk adımlarını atan bu hükûmet tarzının semeratını [semerelerini] henüz maddi bir halde görmüş değiliz. Lakin yapılan şeyler bize, yapılacak şeyleri de pek güzel gösteriyor. Hepimiz vicdanlarımızda en kuvvetli kanaatler ve emniyetlerle biliyoruz ki, milletimiz behemehâl zengin, müreffeh ve mesut olacaktır. Hükûmetimizin tarz ve mahiyeti bu gayeyi temine kâfidir, kefildir ve kudreti iyidir.” (Alkışlar)
Paşa Hazretleri, bundan sonra iradei milliyeden [milli iradeden], milletin hâkimiyetini artık kimseye vermeyeceğinden, hâkimiyetin bir millet için hayat, namus ve her şey olduğundan, artık [1] milletin namus ve hayatını başkasına tevdi edemeyeceğinden [veremeyeceğinden], bu milletin elinden hâkimiyetini almak isteyen hain ve gafalikarların [aldatıcıların] artık muvaffak olmalarına imkân olmadığından bahisle sözü kendi haklarında gösterilen tezahürata naklederek dediler ki:
“Gerek bu gece burada ve gerek dünden beri her yerde, muhterem hemşehrilerim Adanalıların hakkımda gösterdikleri çok kıymetli, çok hararetli ve samimi takdirat [takdirlerden] ve teveccühattan [teveccühlerden] bütün mevcudiyetimle mütehassıs ve minnettarım.
Yalnız şunu bir hakikat olarak biliniz ki, şeref hiçbir vakit bir adamın değil, bütün milletindir. (Alkışlar) Eğer yapılan işler mühimse, gösterilen muvaffakiyetler barizse, inkılabat [inkılaplar] calibi dikkatse [dikkat çekiciyse] her fert kendini tebrik etmelidir. Çünkü böyle büyük şeyleri ancak çok kabiliyetli olan büyük milletler yapabilir ve bu milletin her ferdi böyle en kabiliyetli ve büyük bir millete mensup olduğunu düşünerek kendini tebrik etsin. (Şiddetli alkışlar)
Paşa Hazretleri bundan sonra milletteki tesanütten [dayanışmadan], fikir, his ve azim birliğinden, bu üç şeydeki birlikle muvaffakiyete erdiğimizden, milletin bir kitlei tesanüt [dayanışma halinde bir kitle] olması sayesinde Yunanın denize döküldüğünden ve bundan sonraki mücadelede de bu tesanüdü [dayanışmayı] daha ziyade kuvvetlendirmeye ihtiyacımız olduğundan bahsederek nutuklarına ber-vech-i ati [aşağıdaki gibi] devam ettiler:
“Üç dört sene evvel mübreni teşebbüsatımda [teşebbüslerimin başlangıcında] kuvvetli sözler söylemiştim. Bu milletin derecei kabiliyetini [kabiliyet derecesini] yakından ve içinden görmek itibariyle kuvvetli sözler söylemiştim. O zaman onları hafif telakki eden [hafif kabul eden] hafif dimağlı [beyinli] kimseler vardı. Fakat sırf milletimizin ruhundaki büyük kabiliyete güvenerek vukuundan evvel söylediğim o sözlerin, hakayık ve fiiliyat [hakikatler ve fiiller] ile maddeten teyit ettiğini olunduğunu görmekle bahtiyarım. (Alkışlar) Hiçbir sözümde milletime karşı ricat vaziyetinde kalmadım. Onları söylerken bir hayalperest gibi, hayal terennüm eden bir şair gibi değil, onları söylemekliğim bu milletteki kabiliyet unsurlarını bilmekliğimden idi. Yine aynı anasıra [unsurlara] güvenerek siz muhterem çiftçilere katiyetle söylüyorum ki, atiye [geleceğe] ait söylediklerimde kolaylıkla kabili husulünde ve husul bulacaktır. (Alkışlar ) Yeter ki birbirimize olan emniyet ve itimat kaybolmasın.
İyi biliniz ki, bu emniyet ve itimadı ihlale say olanlar [çalışanlar] vardır. Sizi iğfal [aldatmak] ve izlal etmek [küçük düşürmek] isteyenlere açıkça sorunuz: Hâkimiyeti milliye [milli hâkimiyet], istiklal [bağımsızlık] ve devlet mefhumlarında [kavramlarında] fikriniz nedir? diye açıkça sorunuz. Biliniz ki, o iğfalkârlar [aldatıcılar] açık sözden kaçınırlar. Onlar kulaktan kulağa söylemeyi tercih ederler. Siz onlara (fısıldama istemiyoruz) deyiniz. O hainlerin fısıltısı kısılsın, millet her şeyi açıkça öğrensin ve açıkça sorsun.” (Alkışlar)
Paşa Hazretleri badehu [ondan sonra] harp ve barış hakkındaki kanaatlerini izah ettiler: “Behemehâl [ne olursa olsun], şu ve bu sebepler için milleti harbe sürüklemek taraftarı değilim. Harp zaruri ve hayati olmalı. Hakiki kanaatim şudur: Ben milleti harbe götürünce vicdanımda azap duymamalıyım. Öldüreceğiz diyenlere karşı (ölmeyeceğiz) diye harbe girebiliriz. Lakin hayatı millet [millet hayatı] tehlikeye maruz kalmayınca, harp bir cinayettir.
İnşallah iyi ve şerefli bir barış yapacağız. Barışın imzasıyla önümüzde bir çalışma devri açılacak. O zaman Türkiya Büyük Millet Meclisi vazifei tarihiyesini [tarihi vazifesini] ikmal etmiş [tamamlamış] olacağı için, tabiatıyla yeni intihabat [seçimler] yapılacaktır. Muhterem çiftçiler, yeni intihabı [seçimi] çok mühim bir vatan meselesi olarak telakki [kabul] ediniz. Çünkü bundan sonra içtima edecek [toplanacak] olan meclisin memlekete, millete yapmaya mecbur olduğu vazifeler çok güç, çok ağır, çok mühimdir. İçinizde memleketi ve milleti en çok seven, aklına, ferasetine, vicdanına en çok güvendiğiniz insanları intihap ediniz [seçiniz]. Ancak bu sayede Meclis sizin arzularınızı ifaya [yerine getirmeye], layık olduğunuz refahı temin kudretine malik [sahip] olacaktır. Bana gelince, millet beni tekrar intihap ederse [seçerse], bu yeni meclise dâhil olurum. O zaman vazifemi emniyetle yapabilmek için, bir Halk Fırkası teşkili emelindeyim. Fırkanın programını zamanı lazımında [lazım geldiği zaman] bütün millete bildireceğim. Memnun olursanız, iyi bulduğunuz yerler olursa onu kabul, memnun olmadığınız yerler olursa onları da bana bildirirsiniz. Ben de tashih ederim [düzeltirim]. İstiyorum ki, o program şahsi olmasın, bütün milletin programı olsun.” (Alkışlar)
Paşa Hazretleri vaziyeti siyasiye [siyasi vaziyet] hakkında aynen aşağıdaki sözleri söylemişlerdir:
“Devletlere verdiğimiz son mukabil [karşı] cevabı biliyorsunuz. Basit, meşru, hayati olan şartlarımızı devletler kabul etmezler de bizi harbe sevk ederlerse, sakın telaş etmeyiniz. Emin olunuz ki, o zaman belki şimdikinden daha kuvvetli bir devre nail olacak, daha müsait şerait [şartlar] temin edeceğiz. Ordularımızın maddi ve manevi tertibatı, hudutlarımızın [sınırlarımızın] her tarafında maddi ve manevi teminatı istihsale [elde etmeye] kâfi bir kudrettedir.” (Alkışlar)
Paşa Hazretleri çiftçilere teşekkür ederek daha müsait zamanlarda kendileriyle hususiyet dairesinde etraflı görüşeceklerini temin eyleyerek iki saat on beş dakika devam eden nutuklarına şu cümle ile nihayet verdiler:
“Muhterem çiftçiler, sizler hepimizin babamızsınız, hepimizin efendimizsiniz.”
Şiddetli ve sürekli alkışlarla hitam bulan bu nutuktan sonra Paşa Hazretleri ve refikaları Hanım Efendi yanındaki odaya geçerek bir müddet istirahat ve hazırun ile hususi musahabelerde bulundular. Sonra Adana Esnaf Cemiyetinin ziyafeti için tekrar salona geçtiler. Paşa Hazretleri ertesi sabah hareket edecekleri için muhtelif cemiyetler ve müesseseler tarafından verilmek istenen birçok ziyafetler geri kaldığı gibi esnaf cemiyetlerinin ziyafeti çaya kalbedilmiş ve ayrıca vakit olmadığı için bu çay ziyafeti aynı gecede ve aynı Türk Ocağı binası dâhilinde verilmiştir. Çiftçilerin ziyafeti hitam bulduktan ve Paşa Hazretlerine muhtelif esnaf reisleri birer birer takdim edildikten sonra yeniden salonda toplanıldı. Büyük salonun içi çiftçilerin yemek zamanında olduğu gibi hıncahınç dolu idi. Çaylar içildikten sonra Adana Esnaf Cemiyeti Heyeti İdare Reisi Ahmed Remzi Bey tarafından bir nutuk irad edilerek ancak bir senedir faaliyete başlayan cemiyetin tarzı teşkili ve mesaisi hakkında malumat verildi. Adana’da esnaftan her sınıfın birer reisi olduğu ve bu reislere şeyh denildiği ve şeyh miktarının kırka yakın bulunduğu, hükumete nizamnamesi verilerek bu esnaf cemiyetlerinin heyeti umumiyesinden mürekkep bir cemiyet teşkil edildiği, cemiyetin yedi kişilik bir idare heyeti bulunduğu, ancak bir senedir faaliyete başlayan cemiyetin esnaf için gerek şahşi gerek mesleki ve umumi menfaatler temin ettiği anlatıldı. Ezcümle cemiyet bir Çırak Mektebi açmıştır. Mektebin üç mualliminin maaşını esnaf temin ediyor. Mektepte 200’den fazla talebe vardır. Bu çıraklar gündüz dükkânlarda çalışıyor, geceleri muayyen zamanlarda da ders görüyorlar. Sonra cemiyet Cuma tatilini bütün Adana’ya umumi bir surette teşmil ve bunu bir senedir muntazaman tatbik ediyor. Remzi Bey bu Cuma tatilini kabul ettirmek için uğradıkları müşkülatı anlattı. Böyle haftada bir gün tatilin gâvur âdeti olduğu hakkında maatteessüf Büyük Millet Meclisi azasından bulunan bir zatın Camii Kebir’de vaaz verdiğini, birliği tehlike ve tefrikaya ilka için yapılan bu gibi propagandalara rağmen bütün esnafın umumi bir mazbata ile Cuma tatilini kabul ettiklerini bildirdi. Sonra esnaf cemiyetinin yaptığı ve yapmakta olduğu diğer hizmetlere geçti. Cemiyet kuyumculuk, makinistlik, kunduracılık, terzilik gibi alelekser ağyar elinde bulunan sanatlarda onların yerini dolduracak Müslüman sanatkârlar yetiştirdiğini ve bir taraftan da faaliyetle böyle sanatkârlar yetiştirilmekte olduğunu, hiçbir kuvvetin artık cemiyeti bu ulvi gayesine varmaktan men edemeyeceğini anlattıktan ve cemiyetten görülen diğer bir istifade olarak belediye intihabatında cemiyet namzetlerinden iki azanın belediyeye girmiş olduğunu ve diğer intihabatta dahi cemiyetin müessir ve münevver bir amil olduğunu zikrederek şu cümle ile nutkuna hitam verdi: “Biz Adana Esnaf Cemiyeti, siz aziz milletimizin göstereceği hak yolunda daima beraber yürüyeceğiz.” Şiddetle alkışlanan bu samimi ve tabii ifadeli nutka Paşa Hazretleri atideki mukabil hitabeyi irad buyurdular:
“Adana’nın muhterem sanatkârları, hepinizi samimiyetle, takdirle, muhabbetle selamlarım. Arkadaşımızın verdiği izahattan fevkalade memnun oldum. Bir milleti yaşatmak için birtakım temeller lazımdır ve bilirsiniz ki bu temellerin en mühimlerinden biri sanattır. Bir millet sanattan ve sanatkârdan mahrumsa tam bir hayat malik olamaz. Böyle bir millet ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve alil bir kimse gibidir. Hatta kastettiğim manayı bu söz de ifadeye kâfi değildir. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş olur. Yalnız şunu söyleyeyim ki biz milletlere ferden sanatkâr yetiştirmek kâfi değildir. İnsanlar ferdi olarak çalışırlarsa muvaffak olamazlar. Çünkü Allah insanları yaratırken onlara öyle bir hacet vermiştir ki her insan hem cinsi insanlarla çalışmaya mecbur ve mahkûmdur. Bu iştiraki faaliyet adeta bir ihtiyacı ilahi olunca, maksatları birleştirmenin nasıl zaruret olduğunu kolayca anlarız. İlk hakikat olarak anlarız ki, herhangi sanatta emniyetle terakki [ilerleme] arzu edilirse aynı meslek ve sanatta bulunan insanların mütesanit [dayanışma] bir şekil altına girmesi lazımdır. Sizlerin bir sene evvel kendi sanatlarımız dâhilinde birer şekil aldığınızı işitmek ve teşkil ettiğiniz cemiyetle bu şekillerin böyle umumi [genel] bir mecmua [toplam] husule getirdiğini görmek, benim için en ciddi ve fahravar [şeref verici] bir bahtiyarlıktır. Bir millet sanata ehemmiyet vermedikçe büyük bir felakete mahkûmdur. Birçok unsurlar felaketin derecesini fark etmez. Fark ettiği gün de ne kadar müthiş bir faaliyetle çalışmak lazım geldiğini tahmin eyleyemez. Artık tarihe karışan Osmanlı hükümeti, maatteessüf [ne yazık ki] [ümitsizliğe düşmüş] ve müteessir olmuştu [üzülmüştü]. Onların nazarında asırlarca yanlış bir zihniyet sahibi oldu. Çünkü onlar sanatı ve sanatkârları kendi milletlerinden yetişmiş görmekten zevk almazlardı. Hatta en şevketli Osmanlı padişahlarından biri, zannedersem Kanuni Sultan Süleyman, askerlerinden bir Türk ve Müslümanın saraç sanatına sahip olduğunu görünce fevkalade meyus [gözünde] sanatkârların gayrimüslimlerden olması müreccahtır [tercih edilirdi]. Onlar sanattaki hayat menbalarını [kaynaklarını] başka milletlerin elinde bulundurmanın zararlarını göremiyorlardı. Asil milletimiz sanattan mahrumdu. Sanatkârlar azdı. Mevcut olanlar da icap eden derecede sanatta mahir değildi. Arkadaşımız beyanatında demişlerdir ki: Adana’mıza müstevli [istilacı] olan anasırı saire [diğer unsurlar]; şunlar, bunlar, Ermeniler sanat ocaklarımızı işgal etmişler ve bu memleketin sahibi gibi bir vaziyet almışlardır. Şüphesiz, haksızlık ve küstahlığın bundan fazlası olamaz. Ermenilerin bu feyizli ülkede hiçbir hakkı yoktur. Memleketiniz sizindir, Türklerindir. Bu memleket tarihte Türk’tü, o halde Türk’tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır. (Şiddetli alkışlar) Gerçi bu güzel memleket kadim [eski] asırlardan beri çok kere yabancı istilalarına maruz kalmıştı. An [aslında] Türk ve Turani olan bu ülkeleri İraniler zapt etmişlerdi. Sonra bu yerler İranileri mağlup eden İskender’in eline düşmüştü. Onun ölümüyle memalik [memleketler] taksim edildiği vakit Adana kıtası da Selefkelilerde kalmıştı. Bir aralık buraya Mısırlılar yerleşmiş, sonra Romalılar istila etmiş, sonra Şarki [Doğu] Roma, yani Bizanslılar eline geçmiş, daha sonra Araplar gelip Bizanslıları kovmuşlar; en nihayet Asya’nın göbeğinden tamamen kaynayan Türkler soyundan ırktaşlar buraya gelerek memleketi, hayatı sabıka ve asliyesine [eski ve asli hayatına] iade ettiler. (Alkışlar) Memleket en nihayet yine sahibi aslilerinin [asli sahiplerinin] elinde takarrür etti [karar buldu]. Ermeniler vesairenin burada hiçbir hakkı yoktur. Bu bereketli yerler koyu ve öz Türk memleketidir. Arkadaşlar, bu memlekette, bu memleketin halkı üzerinde kimsenin hak ve salahiyeti olmadığı gibi, bu memleketi harice muhtaç ettirmemek de size terettüp eden [düşen] bir vazifedir. Sanatın ehemmiyetini takdir etmeli ve bu takdirin de bugünün icabatına [icaplarına] göre lazım gelen vesaite [vasıtalara] tevessül ile [girişmekle] olacağını anlamalıyız. Sizler ki çok çalışıyorsunuz, çok çalışanlar o nispette havaya, sükûna, istirahate muhtaçtır. Cuma günlerini teneffüs ve tatil günü yapmakla çok makul bir iş yapmış oldunuz. Bu, haftada bir günlük tatil hem sıhhatiniz için, hem de din icabı olarak lüzumludur. Biliyorsunuz ki, şeriatta cuma namazından maksat, herkesin dükkânlarını kapatarak, işlerini bırakarak bir arada toplanmaları ve İslamların umuma [genele] ait meseleler hakkında dertleşmeleri idi. Cuma günü tatil yapmak şeriatın da emri icabıdır. Bu kadarcık bir hakikati size herhangi bir zatın, mebus olsun, ben olayım, hacı olsun, hoca olsun (bu yapılan şey dine aykırıdır) demesi kadar küstahlık, dinsizlik, imansızlık olamaz. (Takdir sadaları)
Muhterem sanatkârlar, aziz arkadaşlar, bizi yanlış yola sevk eden habisler bilirsiniz ki, alelekser [çoğunlukla] din perdesine bürünmüşler, saf ve nezih halkımızı hep şeriat sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz; görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din kisvesi altındaki küfür ve melanetten gelmiştir. Onlar her türlü hareketi dinle karıştırırlar. Hâlbuki elhamdülillah hepimiz Müslümanız, hepimiz dindarız; artık bizim dinin icabatını [icaplarını] öğrenmek için şundan bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Analarımızın, babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler bile, bize dinimizin esasatını [esaslarını] anlatmaya kâfidirler.
Buna rağmen hafta tatili dine mugayirdir [aykırıdır] gibi, hayırlı ve akla, dine muvafık [uygun] meseleler hakkında, sizi iğfal [aldatmaya] ve izlale [küçük düşürmeye] çalışan habislere iltifat etmeyin. Milletimizin içinde hakiki ve ciddi ulema vardır. Milletimiz bu gibi ulemasıyla müftehirdir [iftihar etmektedir]. Onlar milletin emniyetine ve ümmetin itimadına mazhardırlar. Bu gibi ulemaya gidin. (Bu efendi bize böyle diyor, siz ne diyorsunuz?) deyiniz. Fakat sureti umumiyede [genel olarak] buna da ihtiyaç yoktur. Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde bir miyar [ölçü] vardır. Bu miyar ile hangi şeyin bu dine muvafık [uygun] olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa, menfaati ammeye [kamunun menfaatine] muvafıktır, biliniz ki, o bizim dinimize de muvafıktır. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslam’ın menfaatine muvafıksa [uygunsa] kimseye sormayın; o şey dinidir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın tetabuk ettiği [uygun düştüğü] bir din olmasaydı ekmel [en mükemmel] olmazdı, ahir [son] din olmazdı. (Çok doğru sadaları)
Arkadaşlar, cemiyetinizi teşkil edeli henüz bir sene olmuş. Bir sene uzun bir zaman değildir ve düşününüz ki, bu bir seneyi de harp içinde geçirdiniz. Buna rağmen bir sene içinde elde ettiğiniz neticelerden memnun ve müsterih [rahat] olmalısınız. İnşallah harp muvaffakiyetle biter. Sulh [barış] günleri gelecektir. Çalışmanızın semeratını [semerelerini] asıl o zaman göreceksiniz. Yalnız gördüklerimizle iktifa etmeyelim [yetinmeyelim]. Bu görgü bugün için kâfi değildir.
Babalarımız, babalarımızın babaları sanatla, millete hayat ve saadet verecek sahalarla lüzumu kadar iştigal ettirilmemiş; kendi evlerini ve kendi işlerini bırakmışlar, yabancıların bekçiliğini yapmışlar. Hâlbuki bizi mahvetmek isteyenler sanatın her şubesinde terakki etmişlerdir [ilerlemişlerdir]. Bugünkü tezgâhla Amerika ve Avrupa’ya karşı mücadelenin nasibi mağlubiyettir. Kendi derecemizi bilelim. İnsaflı olalım. Neyi öğrenmek lazımsa onu öğrenelim. Bize din de Allah da bunu emrediyor.
Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla alâkası olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler asri olmayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri [yorumu] yapanların maksadı, İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır [beyinledir].
Bu gece milletin hakiki tabakasına mensup siz esnaf ve sanatkârlarla bir sofrada bulunmakla çok memnun ve mesudum. Bu memnuniyet ve saadetim asıl siz sanatkârların ufak dükkânlarınız yerine muhteşem fabrikalar yapıldığını gördüğüm gün, en hakiki ve en yüksek derecesini bulacaktır. Bir senelik faaliyetiniz, yaptığınız teşkilat bana bu neticeye varacağımız emniyetini verdi. Şimdiden memnuniyetimi izhar [beyan] ederim.” [2]
DİPNOTLAR
[1] Hâkimiyet-i Milliye, 21 Mart 1923, No: 769, s. 1, sütun: 1-6
[2] Hâkimiyet-i Milliye, 21 Mart 1923, No: 769, s. 2, sütun: 1-6
[1, 2] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 15 (1923), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2005, s. 209-219
Tarihi Toplantılar
GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN ADANA ÇİFTÇİLERİYLE HASBIHALİ [SOHBETİ, SÖYLEŞİSİ] (16 MART 1923) (1)
Published
3 yıl agoon
Mayıs 7, 2023By
drkemalkocak
GİRİŞ
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Gazi Mustafa Kemal [ATATÜRK] önderliğinde gerçekleştirilen Türk İstiklal Harbi/Milli Mücadele’den sonra kurulmuştur. Türk Milletinin bağımsızlığını kazanmasından sonra Gazi, zaman zaman yurt gezilerine çıkmıştır. Bu gezilerinde, Millî Mücadele sırasında düşmana karşı omuz omuza birlikte mücadele ettiği milleti ile daha yakından temas kurma imkânına kavuşmuştur. Gezilerinden, uzun süren harplerden yeni çıkmış olan halka moral vermiş, yeni kurulan “Türk Milletinin/Milli Kültürümüzün” muasır medeniyetler seviyesine ulaşması için yapılması gerekenler hakkında, kulluk/kölelikten kurtularak hürriyetine kavuşan vatandaşları bilgilendirmiş, yapılan inkılâpların uygulanışını görmüş ve yapılacak inkılâplarla hakkında kamuoyu oluşturmuştur. İhtiyaç duyduğu kamuoyu desteğini sağladığına kanaat getirdikten sonra, yapmak istediği inkılâpları Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunmuş ve uygulamaya/hayata geçirmiştir.
Bu geziler, Gazi’yi görmek isteyen Türk halkı tarafından büyük bir sabırsızlıkla beklenmiştir. Nitekim geziler öncesinde zaman zaman Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği tarafından karşılama töreni yapılmaması istenmesine rağmen kadını-erkeği, genci-yaşlısı bütün Türk halkı, Gazi’ye olan sevgi ve saygısını göstermek için büyük bir heyecan ve coşkuyla geçeceği yollar üzerine toplanmıştır. Halkın ilgisinden ziyadesiyle memnun olan Gazi, gittiği her yerde özellikle vatandaşlarla yüz yüze görüşebileceği ve fikir alışverişinde bulunabileceği belediye, okul, Cumhuriyet Halk Fırkası, Türk Ocağı ve diğer kurum ve kuruluşları ziyaret etmiştir. Bu görüşmelerin katkısıyla halkın beklentileri hükümet programlarında ve uygulamalarında anlamını ve yerini bulmuştur. Bu sebeple Gazi’nin yurt gezileri, genellikle önemli siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel değişim ve gelişmelerin yaşandığı/yaşanacağı günlerin öncesi veya sonrasında gerçekleşmiş olması bakımından anlamlıdır.
Gazi Mustafa Kemal, Türk İstiklal Harbi/Millî Mücadele’nin zaferle neticelenmesinden sonra başta Adana olmak üzere güney vilâyetlerini kapsayan ilk gezisine 13 Mart 1923’te çıkmıştır. Gezi esnasında Gazi’ye bir buçuk ay önce [29 Ocak 1923] evlendiği Latife Hanım, Eskişehir mebusu Hüsrev Sami [KIZILDOĞAN], Adana mebusu Zamir Damar [ARIKOĞLU], Konya mebusu Refik [KORALTAN], Siirt mebusu Mahmud [SOYDAN], Gaziantep mebusu Kılıç Ali [KILIÇ], Başyaveri Salih [BOZOK], Yaveri Muzaffer [KILIÇ], Muhafız Birliği Kumandanı İsmail Hakkı [TEKÇE], Dr. Yüzbaşı Asım, Yeni Gün Gazetesinden İsmail Habib [SEVÜK], Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi Sahibi Recep Zühdü [SOYAK], Şebinkarahisar mebusu Mehmet Emin [YURDAKUL] ile birkaç kişi daha refakat etmiştir.
Gazi Mustafa Kemal, yurt gezileri kapsamında Adana’yı üçü cumhuriyetin ilanından önce, altısı ilan edildikten sonra olmak üzere dokuz defa ziyaret etmiştir. Cumhuriyetin ilanından önce Adana’ya ilk defa 31 Ekim 1918’de Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı görevini devralmak için, müteakiben Millî Mücadele yıllarında gerçekleştirilen Pozantı Kongresi’ne başkanlık etmek üzere gelmiştir. Gazi’nin gerçek anlamda ilk Adana ziyareti 15 Mart 1923’te gerçekleşmiştir. Cumhuriyet’in ilanından sonraki ilk ziyareti ise 13 Ocak 1925’te Adana Belediyesi’nin kendisine vereceği hemşehrilik beratı sebebiyle olmuştur. Bunu, 16 Mayıs 1926, 16 Şubat 1931, 28 Ocak 1933, 19 Kasım 1937 ve Hatay meselesi sebebiyle yapmış olduğu 24 Mayıs 1938’deki ziyaretleri takip etmiştir.
Aşağıda, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın 15 -17 Mart 1923’te gerçekleşen Adana seyahatinde kendisine eşlik eden Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi Sahibi Recep Zühdü [SOYAK]’ın kaleminden “GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN ADANA SEYAHATİ”nin, “GAZİ MUSTAPA KEMAL PAŞA’NIN ADANA ÇİFTÇİLERİYLE HASBIHALİ” adlı, Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nin 21 Mart 1923 tarihli nüshası 1 ve 2. sayfalarında yayımlanan bölümü, Osmanlı Türkçesinden çevirilerek sunulmuştur.
—***—
Adana seyahatinden bir müşahede: Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleriyle çiftçi Ramazan Ağa nasıl bir düşünüyorlar ve bir duyuyorlar?
Paşa Hazretleri diyorlar ki: Dünyada fütuhatın iki vasıtası vardır; biri kılıç diğeri saban, vasıtası yalnız kılıç millet bir gün girdiği yerden kovulur, hakiki fütuhat sabanla yapılandır. Kılıç ve saban! Bu iki fatihten birincisi ikincisine daima mağlup oldu. Türkiya bir eliyle silah kullanırken diğerinde sabanı idare ettiğinden kurtuldu.
—***—
Tarsus, 17 (AA) – Adana’da ikinci gün [16 Mart 1923] akşamına kadar muhtelif müessesatı [çeşitli kurumları] ziyaretle geçirildi. Öğleden evvel kumandanlık dairesi, hastaneler ve Darulmuallimin ziyaret edilmişti. Paşa Hazretleri, Cuma namazını Camii Kebir[Ulu Camii]’de eda eyledi. Namazdan sonra Muallimler Derneği’nin Mektebi Sultani’de verdiği 150 kişilik öğle ziyafetine gidildi. […]
Ziyafeti müteakip Adana izcilerinin yemin merasimi icra edildi. Pek mükemmel bir manzara arz eden, herkesin ve Paşa Hazretleri’nin takdirlerini celp eyleyen [kazanan] Adana izcileri, Kumandan Kenan Bey’in kısa ve izciliğinn maksat ve gayesi hakkındaki bir nutkundan sonra izci nizamnamesi mucibince [icabınca] lazım gelen yemin Büyük Başbuğ’un huzurunda hep bir ağızdan yapıldı ve Gazi Paşa tarafından izciliğin kıymetine, vatanın kendilerinden beklediği hizmete dair mukabeleten veciz bir nutuk irat edildi. […] Adana’nın iplik ve bez fabrikaları da ziyaret edildikten sonra gece Türk Ocağı’nda çiftçiler tarafından verilen ziyafete gidildi. Bu gece Adana’nın en unutulmaz bir gecesi oldu. Bütün tarihimizde hiç görülmeyen ulvi bir halk gecesiydi. Sarıklı, şalvarlı çiftçiler Paşa’nın veçhesindeki [karşısındaki] karşısındaki mevkilere oturdular. Her taraftan öz halk kitlesiyle muhat bulunuşu [kuşatılmış bulunuşu] Paşa’yı fevkalade memnun ediyordu. Yemek samimi hasbıhaller içinde yenildi. Bu ziyafetin gözleri yaşartan ulviyetinden bir fikir vermek için çiftçilerden ihtiyar Ramazan Ağa’nın Paşa ile konuşurken söylediği bazı cümleleri naklediyorum:
“Bre Paşam, iki gündür yüzünüzü görmek için oradan oraya koşuyoruz. Nihayet çok şükür bu gece karşınızdayız, konuşuyoruz. Şu ihtiyar hayatımda bundan sevinçli bir gece görmedim.”
Paşa’nın Türk çiftçisinin mevkiinin her mevkiden yüksek olduğu hakkındaki sözleri üzerine Ramazan Ağa dedi ki:
“Her şeyi biz veririz, büyükleri biz büyütürüz. Sonra da onlardan birinin yanına girmek isteyen bizi dipçikle kovarlar. Fakat şimdi o devirlerin geçtiğini, bizim hakikaten efendi olduğumuzu anladık. Mademki en büyük adamımızla karşı karşıya bir sofrada yemek yiyiyoruz.”
Paşa’nın çok çalışkan olan Türk çiftçisinin zengin de olması hakkındaki kıymetli fikirlerini teyit için de selim akıllı ihtiyar çiftçi şöyle dedi:
“Benim şimdi çiftim çubuğum var; zenginlerden sayılıyorum. Herkes de beni akıllı biliyor ve bana akıl danışıyor. Hâlbuki evvelce fakirdim; 25 yaşında iken deli diye alay ediyorlardı. Sen servetin kerametine bak ki deliden akıllı yapıyor.” İşte Paşa Hazretleri gerek Ramazan Ağa ve gerek diğer çiftçilerle bir saatten fazla böyle açık ve samimi konuştular.
[…] Çiftçilerle bu samimi hasbıhal devam ederken Adana gençlerinden Ramazanzade Kemal Bey çiftçiler namına ayağa kalkarak kuvvetli ve canlı kısa bir nutuk irat etti:
“Ne ulvi manzara!” hitabıyla başlayan bu nutukta, Paşanın çiftçilere gösterdiği bu muamele ile onları nasıl yükselttiğini, artık kendi mevkiinin azametini bilen, benliğini ve izzeti nefsinin duyan Anadolu köylüsünün tacidarlara kölelik etmeyeceğini, artık şimdiye kadar sarayların ve müsriflerin hazinelerini doldurmakla mükellef olan Anadolu çiftçisinin hakiki hedefini bulduğunu, artık kendi eline geçen hâkimiyeti hiçbir ferde vermeyeceğini anlatarak şu sözlerle hitabesine nihayet verdi:
“Türk çiftçisi bir elinde silah ve bir elinde saban olduğu halde milletinin istiklal ve hâkimiyeti için hiçbir fedakârlıktan çekinmeyeceğine büyük Gazilerinin huzurunda ahd ediyor.” (Şiddetli alkışlar) ve yeminlerle karşılanan bu nutuk ve ahidden sonra, Paşa Hazretleri ayağa kalktı, iki saat devam eden atideki kıymetli hitabeyi irat eyledi:
“Aziz çiftçi kardeşlerim!
Diyebilirim ki, hayatımda yaşadığım en ulvi, en sade, en mesut ve samimi gece bu gecedir. Çünkü bu gece çok derin hürmetlerle, muhabbetlerle merbut [bağlı] olduğumuz milletimizin ekseriyeti azimesini [büyük çoğunluğunu] teşkil eden çiftçilerimizle bir sofrada bulunuyorum. Bu sofrada onların emekleriyle husul bulmuş ekmeği onlarla beraber yiyoruz. (Alkışlar) ve (Var ol) sadaları [sesleri].
Arkadaşlar, dünyada fetihlerin iki vasıtası vardır: Biri kılıç, diğeri saban. Başka yerde de söyledim ve burada bir daha tekrarı faydalı buluyorum. Zaferinin vasıtası yalnız kılıçtan ibaret kalan bir millet, bir gün girdiği yerden kovulur, terzil [rezil] edilir, sefil ve perişan olur. Öyle milletlerin sefaleti, perişaniyeti o kadar azim [büyük] ve elim [acı] olur ki, kendi memleketinde bile mahkûm ve esir bir halde kalabilir. Onun için hakiki fütuhat [fetihler] yalnız kılıçla değil, sabanla yapılandır. Milletleri vatanlarında takarrür ettirmenin [sağlam bir şekilde yerleştirmenin], millete istikrar vermenin vasıtası sabandır. Saban, kılıç gibi değildir. O kullanıldıkça kuvvetlenir. Kılıcı kullanan kol çok geçmeden yorulduğu halde sabanını kullanan kol zaman geçtikçe toprağın daha çok sahibi olur. Kılıç ve saban, bu iki fatihten birincisi, ikincisine daima mağlup oldu. Tarihin bütün vakaları ve hadiseleri hayatın bütün müşahedeleri [gözlemleri] bunu teyit ediyor.
Milletimiz çok büyük elemler, mağlubiyetler, facialar görmüştür. Bütün olanlardan sonra yine bu topraklarda bulunuyorsa, bunun hikmeti asliyesi [asıl hikmeti] şundadır: Çünkü Türk çiftçisi bir eliyle kılıcını kullanırken, diğer elindeki sabanla topraktan ayrılmadı. Eğer milletimizin ekseriyeti azimesi [büyük çoğunluğu] çiftçi olmasaydı biz bugün dünya yüzünde bulunmayacaktık.
Arkadaşlar; felaketler, elemler, mağlubiyetler, milletler üzerinde birtakım amiller [etkenler] vücut bulmasına sebebiyet verir. Bu amillerin başlıcası, öyle kara günlerinden sonra milletlerin intibah [uyanış] ve vakarını [ağırbaşlılığını] bulması, kendi benliğini duymasıdır. Uzun asırların elemli netayici [neticeleri] nihayet bizim milletimizde de bu havassı tevlit eyledi [duyguları doğurdu]. Kemali [tam] emniyetle
söylerim ki, milletimiz baştan başa böyle bir intibaha [uyanışa] nail olmuş, tamam ve kamil bir millet halindedir. Vuzuhla [açıklıkla] ve kemali iftiharla [büyük övünçle] ilan ederim ki, bu millet milli benliğini idrak ve bunu bütün dünyaya ispat eylemiştir. Milletimiz son zaferleri hep bu havassı [duyguları], bu idraki sayesinde kazandı. Milletleri yükselten bu havassa [duygulara] bir amil [etken] daha ilave edelim:
İntikam hissi… Milletlerin kalbinde hissi intikam [intikam hissi] olmalı. Bu, alelade bir intikam değil, hayatına, ikbaline, refahına düşman olanların mazarratlarını [zararlarını] izaleye [gidermeye] matuf [yönelik] bir intikamdır. Bütün dünya bilmeli ki, karşımızda böyle bir düşman oldukça onu affetmek elimizden gelmez ve gelmeyecektir. Düşmana merhamet, acz ve zaaftır. Bu, insaniyet göstermek değil, insanlık hassasının zevalini [bitişini] ilan etmektir.
Arkadaşlar, milletleri kurtaran bu havas [duygu] ve amillerin [etkenlerin] inkişafını [gelişmesini] en ziyade çiftçilerimizden temin etmeliyiz. Çünkü çiftçi ve çoban, bu millet için anasırı aslidir [asli unsurdur]. Vak’a [gerçi] diğer anasırlar [unsurlar] bu anasırı asli [asli unsur] için lazım ve faydalıdır. Lakin hiçbir vehme kapılmadan bilmeliyiz ki, o anasırı asli olmazsa diğer anasır da yoktur.”
Paşa Hazretleri, bundan sonra topraklarımızın kıymetinden ve bilhassa Adana vilayetinin toprağındaki feyizden [verimlilikten] bahsetti [söz etti] ve bunun derecesini anlatmak için Mısır’la mukayese etti ve dedi ki:
“Hemşerisi olmakla müftehir bulunduğum [iftihar ettiğim, övündüğüm] bu vilayetin kuvve-i enbatiyesindeki [verimlilik derecesindeki], toprağındaki serveti anlatmak için Adana ile Mısır arasında ufak bir mukayese yapacağım. Bilirsiniz ki, Mısır toprağı feyziyle [bereketiyle], münbit [verimli] ve mahsuldar olması ile “Altın yuvası” denmekle tanınmıştır. Hâlbuki güzel Adana’mız hiçbir vakit Mısır’dan aşağı değildir. Bunu anlamak için muayyen [belirli] birkaç noktayı işaret edeceğim. Bildiğime göre, Mısır’ın asıl kıymetli sahası olan delta kısmı 16 bin kilometrekaredir. Hâlbuki Adana’nın aynı kıymette bulunan toprakları 50 bin kilometrekaredir. Bu saha içinde ovalar parçası ile Seyhan ve Ceyhan arası 20 bin kilometrekaredir. Görüyorsunuz ki, yalnız bu kısım bile mesaha [ölçü] itibariyle Nil Deltası’ndan büyüktür. Sonra Mısır topraklan asırlardan beri işlene işlene çok eskimiştir. O topraklar yorgundur, ancak gübre ve fen sayesinde kuvvetini muhafaza edebilmektedir. Hâlbuki Adana topraklan henüz genç, dinç, her türlü feyze [berekete] hazır ve amadedir. Mısır toprakları vesaiti fenniyeden [fenni vasıtalardan] istifade edebilmek sayesinde ancak bire on veriyor; hâlbuki Adana, alelade ve basit hallerde bire on daima vermektedir. İtina edildiği takdirde bire yirmi, otuz verebilir. Adana’nın Mısır’a müreccah [üstün] hassaları yalnız bunlardan ibaret değildir. Bizim vilayetimiz, denizli, körfezli, limanlı, ovalı, dağlı, tepeli, güneşli, yağmurlu, sıcaklı, serinli muhtelif iklimlerin heyeti umumiyesinden [hepsinden] mürekkep [meydana gelen] bir mecmuadır [toplamdır]. Bu mecmua [toplam] içinde hububata ait havastan [hassalardan] başka, Mısır, bu vilayetin ormanlarında yetişen keresteden mahrum bulunmaktadır.
Bu vilayetin ağnam [koyunlarından] ve hayvanlarından Mısır mahrumdur. Meyvelerin her nevi [türü] Mısır’da yetişmez. Bu itibarla da Adana’mız Mısır’a müreccahtır [üstündür].
Arkadaşlar, buraya kadar Adana ile Mısır arasında hep göğüslerimizi kabartacak, bizi şükür ve iftihara sevk edecek mukayeseler yaptım. Bir de elem verecek makûs mukayeseler de var. Onları da söyleyeyim. Biliyorsunuz ki, Mısır’ın hayatı Nil’dir ve Nil’in membaı hayat [hayat kaynağı] oluşu ise tesisatı fenniye [fenni tesisler] sayesindedir. Adana’yı da üç büyük nehir erva ediyor [suluyor]. Fakat bu nehirler ilim ve fennin o tesisatından mahrum olduğu için, taşkınlar da fayda yerine zarar veriyor. Gayri muntazam [muntazam olmayan] cereyanlar yüzünden nakliyat münkatı [kesik], hâsıl olan bataklıklar yüzünden ovalar sıtmalıdır. Bu hastalıklar yüzünden halk çalışmaya gayri muktedir kalıyor ve vilayetin nüfusu azalmaya mahkûm oluyor. Demin dedim ki, Adana vilayetinin yalnız ova ve nehirler arası bile Mısır’dan fazladır. Hâlbuki bir de her iki kıtanın nüfusunu düşününüz. Adana’daki 400 bin nüfusa mukabil [karşılık] Mısır’da on beş milyon nüfus var. Bunun dokuz milyonu Adana ovasından daha küçük olan Mısır deltasında bulunuyor. Demek ki, deltanın nüfusu Adana ovasından yirmi misli fazladır. Ve demek ki, bu feyizli vilayetin ovaları daha yirmi misli nüfusu müreffeh, mesut, zengin etmeye kâfidir. Bu nüfusu bugünkü şeraiti tabiiye ve müşküle [doğal ve müşkül şartlar] içinde az zamanda temine imkân yoktur. Tezyidi nüfusa [nüfusu artırmaya] ait bütün tedbirlerimizi ittihaz etmekle [almakla] beraber bu tedabir [tedbirler] ne kadar geniş ve kuvvetli olursa olsun, bu nüfus boşluğunu telafiye kâfi değildir. Bu boşluğu ancak makine ile telafi edeceğiz.
Arkadaşlar, Adana vilayeti bir devleti başlı başına idareye kâfi bir servet membaıdır [kaynağıdır]. Harbi Umumi’den evvel Mısır yedi buçuk milyon kantar pamuk istihsal ediyordu [üretiyordu]. Bu pamuk 35 milyon altın lira getirirdi. Vüsatı [genişliği], kuvvesi inbatiyesi [toprağının verimliliği] itibariyle Mısır’dan aşağı kalmayan Adana’nın bu miktarda pamuk istihsaline [üretmesine] hiçbir mani [engel] yoktur. Adana senevi [senelik] 35 milyonu yalnız pamukla pekâlâ temin edebilir. Biz bunların inşallah hepsini temin edeceğiz. Yalnız bunun için bir şeye ihtiyaç vardır: İktisadiyatımızda istiklali tam [tam bağımsızlık]. Güzel vatanımızı fakirliğe, memleketi harabeye sürükleyen esbabı muhtelife [muhtelif sebepler] içinde en kuvvetli ve en ehemmiyetlisi, iktisadiyatımızda istiklalden [bağımsızlıktan] mahrumiyetimizdir. Şayanı şükür hamddir [şükre ve hamda değerdir] ki, bu istiklali bugün fiilen istihsal etmiş [elde etmiş] bir mevkide bulunuyoruz. (Alkışlar ) Ancak fiilen sahip olduğumuz bu istiklali düşmanlarımıza şeklen ve resmen de tasdik ettirmek lazımedendir [gereklidir]. Devletin ve milletin son hedefi işte bu noktayı temine matuftur [yöneliktir]. Kuvvetle ümit ediyoruz ki, bu noktayı teminde muvaffakiyet hâsıl olacaktır. Bu nokta o kadar hayati ki, onu behemehâl [mutlaka] elde edeceğiz. Devletler şimdiye kadar bize şu ve bu mesailde [meselelerde] alayişli [gösterişli] müsaadelerde bulunuyorlar gibi görünüyorlar. Lakin iktisadi esaretle bizi felce uğratırlardı. Öteden beri bize bazı şeyleri vermiş gibi bizim bazı haklarımızı tanımış gibi vaziyet alırlar, hakikatte iktisaden elimizi kolumuzu bağlarlardı. Bu esarete katlanan rical memnundu. Çünkü zahiren [görünüşte] azametli bir bağımsızlık temin etmişlerdi. Fakat hakikati halde [gerçekte] milleti manen hafren meskenete [fakirlik çukuruna] atmışlardı. Bunlar iktisadi mahkûmiyeti gayri müdrik [idrak etmeyen] bedbaht hayvanlardı. Fakat artık bugün milletimiz hayat noktasının nerede olduğunu pek güzel anlamıştır. Bilhassa Adana’nın münevver [aydın] halkı, bu hakayıkı [hakikatleri] çok iyi idrak etmekte bulunuyor.
Arkadaşlar, şimdiye kadar büyük muzafferiyetler kazandık. O zaferleri hayat için, saadet için, milletin refahı için kâfi sandık. Bu suretle gafletten gaflete düştük. Hâlbuki zafer ve fütuhattan [fetihlerden] sonra derhal sanat ve iktisadiyat sahasında seri hatvelerle [adımlarla] yürümek lazımdı.
Bilirsiniz, Ruslar İsveç’in mahkûmuydu. Büyük Petro çok kanlı mücadelattan [mücadelelerden] sonra Rus istiklalini temin etti. Fakat istiklali kurtarır kurtarmaz derhal memleketin içinde ziraat ve sanatı asırların icabatına [icaplarına] göre yürütmeye tevessül etti [girişti]. Bizler de selameti hakikiye [hakiki selamete] ermek istiyorsak, çok kan dökerek kazandığımız muzafferiyetlerden sonra çok fedakârlık yaparak, ziraat, ticaret, sanat sahasında emniyetli adımlarla yürümeye bakalım.”
Paşa Hazretleri, burada kağnı ile otomobile, yelken gemisiyle vapura rekabet edilemeyeceğini memleketimizdeki vesaitin [vasıtaların] ne iptidai [ilkel] mahiyette bulunduğunu, medeniyetten nasıl geri kaldığımızı, bu vesaitsizlik yüzünden Amerika unlarına rekabet edemediğimizi, milletin kendi sevahilindeki [sahillerindeki] ırktaşlarını besleyememesindeki acılığı anlattıktan ve yalnız kendimizi bilmek değil etrafımızdaki komşuları, milletleri ve onların hangi vesaitle mücehhez [donanmış] olduğunu da bilmek lazım geldiğini ve bugün İslam Âleminin ne halde bulunduğunu izah ettikten sonra dediler ki:
“Arkadaşlar!
Milletimizin içinde bulunduğu bu gafletin sebebi aslisi [asli sebebi] nedir? Bu millet ki asırların gafleti içinde en nihayet gözünü açtığı zaman, kendini ademi mezarının [yokluk mezarının] kenarında bulmuştu. Bir an ve bir adım daha, artık ebediyen gözünü açmamaya mahkûm kalacaktı. Bundan sonra inşallah milletin intibah [uyanık] gözleri bir daha kapanmayacak, artık bundan sonra o gözler nurlu, şuleli ve dikkatli kalacaktır. Fakat bunun böyle olmasını temin için eski halin sebebi aslisini [asli sebebini] aramak ve bir daha tekrarına meydan bırakmamak lazımdır.
Bizi mezara götüren o sebebi asli nedir? Bunu hiç şüphesiz mahiyeti idaremizde [idaremizin mahiyetinde] aramalıdır. Demin arkadaşımız Ramazan Ağa çok güzel izah etti: “Ben hiç mektep, medrese görmedim, cahilim, kusura bakmayın” dedi. Keşke mektep, medrese görmeyenlerin hepsi Ağa Hazretleri gibi olsaydı. Çünkü kendileri çok âlimce ve daha hakiki malumat sahibidir. Ümmi olan Ramazan Ağa, cahil olmadığını demin muhasebemiz [sohbetimiz] esnasında pek güzel ispat etti. Ezcümle [bu arada] demiştir ki:
“Eski Osmanlı hükumeti sopaya malikti [sahipti]. Biz çalışırız, mahsulatımızı [mahsullerimizi] elimizden alırlar. Yine karşımızda sopayı görürdük. Dinleyecek makam yoktu. İşitirdik. Birtakım insanların sarayları, cariyeleri varmış, onların başında sultan varmış. Meğer bizim bütün memalikimiz [mal ve mülkümüz] onlarınmış. Bizi her şeyden mahrum eden meğer o saraylar, o sultanlarmış.”
Evet, arkadaşlar, o saraylar ve o sarayların etrafını çeviren hainler asırlarca hu milleti gaflette bıraktılar. Onu nura koşmaktan men ettiler. Onlar bu milleti ve bu memleketi yalnız iki zamanda düşünürlerdi. Biri paraya, diğeri askere muhtaç oldukları zaman! Bir baştan memleketi soyarlar, diğer yandan milletten aldıkları askerle Viyana’yı, Mısır’ı, İran’ı zapt için fütuhata [fetihlere] kalkarlardı. Hâlbuki milletin o fütuhatta hiçbir emeli millisi [milli emeli], arzuyu vicdaniyesi [vicdani arzusu] ve menfaati yoktu. Onların hırsı, şan ve şerefi için, bu milletin evlatları bir daha dönmemek üzere onların arkasından sürüklenirlerdi. Sonra onların saraylardaki debdebe ve daratı [gösterişi] temin için paraya ihtiyaçları vardı. Bu parayı milletten sopa ile alırlardı. Bütün bunların neticesi milleti fakirliğe, harabeye, nihayet ölümün kıyısına götürdü. İşte bu tarzı idareye [idare tarzına] padişahlık idaresi denir. (Kahrolsun bu idare sadaları) Arkadaşlar, bu idareyi bir daha dirilmemek üzere tarihe gömdük. Bugün eski idareden büsbütün ayrı yeni bir Türkiya devleti var. Bunu idare eden, Türkiya Büyük Millet Meclisi Hükûmeti‘dir. Kemali cesaretle [büyük bir cesaretle] diyebiliriz ki, bugün bir halk hükumetimiz vardır. Bu halkın mukadderatı artık ebediyen bu halkın elindedir. (Alkışlar) Vak’a [gerçi] bugün bu hükûmetin bütün prensiplerini, bütün usullerini bu yeni idarenin icabatına göre tatbik edemedik. Lakin insafla düşünmeli, yeni idarenin hayatı kaç seneliktir ve nasıl bir zamanda doğdu ve nasıl şeraitle [şartlarla] büyüdü?

Nutuk’un Okunması (15–20 Ekim 1927): Tarihin Anlatımı, Cumhuriyetin Hafızası Ve Siyasal Meşruiyet

İsmet Paşa ve Rüfekasının [Arkadaşlarının] Ankara’nın Hükûmet Merkezi İttihazı [Kabulü] Hakkındaki Kanun Teklifi ve TBMM Görüşmeleri (13 Teşrinievvel 1339 / 13 Ekim 1923)

Hâkimiyet-i Milliye Gazetesine Göre Mudanya Mütarekesi (11 Ekim 1922): Diplomasi, Askerî Güç, Millî Egemenlik ve Basının Tarih İnşası
En Çok Okunanlar
Türkler ve Zaferleri4 yıl agoAnafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat [Görüşme] (1)
Maarifimizde İstikamet4 yıl agoAİLE KUCAĞINDA VATAN TERBİYESİ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoAli Fuat Cebesoy’un Milli Mücadele Hatıraları’na Göre Amasya Kararları-Amasya Genelgesi
Türk Tarihi4 yıl agoKIZI FERİDE HANIMEFENDİ İLE DAMADI MUHİDDİN AKÇOR, İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİMİZİ ANLATIYOR…
Türk Tarihi4 yıl ago6 EKİM İSTANBUL’UN KURTULUŞ GÜNÜ
Türk Tarihi4 yıl agoCABER KALESİ [TÜRK MEZARI (MEZAR-I TÜRK)]
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoİSTİKLÂL MARŞI’NIN YAZILIŞI ve MİLLÎ MARŞ OLARAK KABULÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoLOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI














